HAY BENİM ŞANSIMA

Fatma Ç. KABADAYI

  

Şansa inanır mısınız?

Ben mi?

Kararsızım; bir diyorum ki "İnsan kendi şansını kendi yaratır," bir de bakmışsın şunları söylüyor bu üzeri paslı dilim: İnsan da şans olacak, gerisi boş…

Hani derler ya: "Gökten para yağsa, benim başıma taş yağar.” İşte o hesap.

Babam sık sık bir söz söyler; “Sen ivme de işin ivsin.” Ne kadar doğru bir söz olduğunu yaşadıkça daha iyi anlıyorum. Ne yaparsan yap, olmayınca olmuyor. Bir müddet sonra inanıyorsun şansız biri olduğuna.

   

Bunu ne zaman mı fark ettim? Ablamla genç kızlık zamanlarında hafta sonları ilgiyle izlediğimiz bir program vardı. O zamanlar nerde sosyal paylaşım sitesi falan? Program sonunda şu cümleyi söyler kapatırlardı: “Bize sormak istediğiniz her şeyi yazabilirsiniz. Posta kutusu: x Kavaklıdere/Ankara”

Bir gün nihayet ben de bir soru sormaya karar verdim. Israr edip duruyorlar; sorun, sorun, sorun… Yazdım bir mektup. Kaç kez kâğıt değiştirdim, nasıl özendim bilemezsiniz. Koskoca TRT’ye soru soracağım. Artık ne kadar önemli bir soru düşünün siz.

Tabi benim mektubun gitmesi en az beş gün…  Yaz, zarfla, postala etti iki gün… Üç gün sonra yine hafta sonu...  Ne güzel… Program başladı ve dedi ki sunucu: “Bu son programımızda şu konulara değineceğiz!”

"Daha mektubum ulaşmadı, durun!" diye bağırmak istiyorum.

O an tabiri caizse beynimden kaynar sular döküldü. Dedim ki “Ne kadar şanssız ve bahtsızım!” Ablam programın son bulmasından hâla beni suçlar ve der ki: “Yazma dedim sana, bak daha mektup yoldayken, bitirdiler programı.” … Ve güler -her hatırladığında- onun gülüşü bana komik gelmez; gülümsemem.

Yıllar bunu hiç değiştirmedi emin olun. Dakikalarca beklediğim dolmuş, bekleyen herkesi alır, bir bana yer kalmaz, kapı kapanırdı. Üniversitede hamburger kuyruğunda sıra bana gelince ya ekmek biter, ya et… Acil bir işim olsa herkesin o gün işi olur, bana kimse yardım edemez. Kırk yılın bir başı çok sevdiğim bir film izlemeye kalkarım, elektrik kesilir. Komşuya kahveye giderim, evde yoktur. Birine sırılsıklam güvenirim ve hakkında şunu duyarım: “Onun yalancı olduğunu hiç mi anlamadın?” "Daha vakit çok erken, kesinlikle kapanmamıştır," diye gittiğim mekân tadilatta olur.

Velhasıl… Yıllar yılları kovaladı.

Kırk yaşıma geldiğimi kimse öğrenmesin diye belirtmeyeceğim fakat artık duyduklarıma şaşırmıyorum. Sade tek cümle çıkıyor ağzımdan…

  

Aylar sonra bin bir aracı sayesinde istediğim numarayı bulup ararım şu sesi söyler benim güzel telefonum: “Aradığınız numara kullanılmamaktadır.” Tanışmak için bazı büyüklerimin tavsiyesiyle gittiğim, çok memnun olduğum önemli bir şahıs. Kendimi tanıtıyorum, O’nu herkes tanıyor ama nazik bir şekilde yine de özetliyor hayatını. Güzel planlar yapıyoruz edebiyata dair. Aradan iki hafta geçiyor. Bir yerde bahsi geçiyor önemli zatın. Ben, başım dik, gözlerim pırıltılı bir halde, kendisiyle tanıştığımı, onun da benimle tanışmaktan mutlu olduğunu anlatıyorum gururla. Ortamda olan bir diğeri diyor ki:

“Tanışmakla iyi yapmışsın. İyi insandır. Tayini çıkıp gitmeseydi ben de arada uğrayıp fikir alıyordum. Üzüldüm.”

“Tayini mi çıktı? Gitti mi?”

“Bilmiyor muydun?”

İçimden ‘bilmez olaydım’ diyorum ve sesli olarak “Ne kadar şanssız ve bahtsız bir kadınım!” diye mırıldanıyorum. Onlar alışkın zaten.

  

Otuz yıllık sözleşmem olan bir yayınevini iki yıl sonra arıyorum ve önemli bir husus ileteceğim. Heyecanlıyım, çekiniyorum ve sabırsızım. Telefon çalıyor. İçimden dualar ediyorum: “İnşallah dışarıda değildir.”

“Hanımefendi, yayınevi sahibiyle görüşemezsiniz.”

“Müsait değiller mi acaba?”

“Üzgünüz. X Bey, geçen hafta hayatını kaybetti.”

“?”

Duyduklarım karşısında oracığa yığılmamam içten değil ama yutkunuyorum yine. Allah'ıma binlerce şükür, sabırlıyım. Allah rahmet eylesin.

 

Size köşe yazarlığı yapmaya başladığım gazetelerin ani kapanışlarından ki eminim benden dolayı değil, almak için gittiğim kitabın beş dakika önce satıldığından, hangi şehre gideceksem otobüste yer olmadığından, kitabım baskıya girecekken matbaada ya kağıt bittiğinden ya acil iş aldığından dolayı ertelendiğinden, girdiğim kooperatifin on iki yıldır hiçbir şekilde ilerlemediğinden bahsetmeyeceğim. Çünkü ben bu yazıyı bitirmeden elektrikler kesilir, bilgisayar bozulur diye korkuyorum. Hiç şans oyunu oynamam ayrıca. Sebebi kesin ve net: “Allah bizleri haram paradan korusun.”

Bu arada bir araştırmaya göre Şanslı insanlar dört ilke sayesinde şanslarını yaratıyorlarmış:

İlki, şans fırsatlarını yaratma ve fark etme konusunda becerikli olmalarıymış, ikincisi sezgilerini dinleyerek şanslı kararlar verebilirlermiş, üçüncüsü olumlu beklentiler sayesinde doğru tahminlerde bulunabiliyorlarmış ve son olarak da şansızlığı şansa dönüştüren esnek bir yaklaşım benimserlermiş...

İyi de ben hangi maddede hata yaptım anlayamıyorum.

Tabi ki şanslı olduğum çok güzel şey var, eşim, işim ve çocuklarım… Bir de buradan halen kovulmamış olmam.

Şansa inanır mısınız?

Ben mi?

Kararsızım; bir diyorum ki ‘İnsan kendi şansını kendi yaratır,’ bir de bakmışsın şunları söylüyor bu üzeri paslı dilim; İnsan da şans olacak, gerisi boş…

  

  

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.