HÜSEYİN ÇAVUŞ (I)

Av. Mehmet YALÇINKAYA

Nüfusa göre 1926 doğumluydu. Fakat kendisine sorulduğunda “Ben cumhuriyetin ilan edildiği yıl doğmuşum” derdi. İspat olarak da, Mustafa Kemal’in Kastamonu’ya geldiği günü gösterirdi.  Ağır hastalığından dolayı vilayetteki hastanede tedavi gördüğü sırada babasının o gün kendisini hemşirelere bırakıp, Gazi'yi görmek için meydana koşturduğunu gülerek anlatırdı. “Babam, beni hastanede bırakmış Paşa’yı görmek için ama göremeden de geri dönmüş. Hayıflanır dururdu kalabalıktan yaklaşıp göremedim” diye.

Kendisinden 15 yaş büyük ağabeyi Molla Şükrü’nün aşırı gayretleri sayesinde Kur’an okumayı çok küçük yaşlarda öğrenmişti. Hafız değildi ama yaşlılık zamanlarına kadar en fazla on günde bir hatim indirmeyi adet haline getirmişti. On yaşında başladığı namaza, ölümüne birkaç ay kalıp yatalak oluncaya kadar aksatmadan devam etmişti. Öyle ki, ilmihal kitaplarında yazılan ve adına “tertip sahibi” denilen makamdaydı kendisi. Üç yıl yaptığı askerlik günleri dâhil, üzerine güneş doğmamış, bir vakit namazı kazaya kalmamıştı. Hayatında bir kere bile olsun kaza namazı kılmamıştı.

Kuraklığın hüküm sürdüğü bir yıl, eskilerin “Aşağı Yüz” adını verdiği Devrekâni’den daha aşağıdaki tüm ilçe ve köylerin katılımı ile yağmur duasına çıkılmıştı. O günü çocuklarına şöyle anlatırdı:

Kıyamet gibi bir kalabalık vardı. İğne atsan yere düşmeyecek gibi. Yaşlılar, kadınlar, bebekler, hayvanlar, sakatlar aklınıza kim gelirse toplanmış. Samsun’dan, Trabzon’dan çok büyük hocalar davet edilmiş. Hocalar için yerden yüksek, büyükçe bir platform oluşturulmuş. Kur’anlar okundu, vaazlar verildi. Sıra duaya gelince hocalar, hayatında hiçbir namazı kazaya kalmamış, bir vakit namazını bile geçirmemiş bir kişi varsa Allah rızası için ortaya çıksın duayı o yapsın diye kalabalığa seslendiler. Hocaların içinde de böyle birisi yok. Benim on yaşımdan beri namazım kazaya kalmadı ama hem utandığım için hem de illaki birisi çıkar diye ortaya çıkmadım. Nasıl olduysa beni tanıyan birisi kalabalığın içinden, “Hüseyin Çavuş burada, Hüseyin Çavuş’un bir vakit bile kazası yoktur” diye bağırdı. Hocalar bunu duyar duymaz anons ettiler, “Allah aşkına kimse bu Hüseyin Çavuş buraya gelsin.”

Tanıyanların iteklemesi, herkesin bana bakması karşısında çaresizce ilerledim. Kafamı kaldırdım, gökyüzünde bir tane bulut yok, masmavi. Sıcaktan bütün canlılar kavruluyor. Platforma çıkmak için beş-altı basamak var. Büyük hocaların hepsi, ilgi, merak, hayranlık aklınıza ne gelirse beni karşılamak için sıraya dizilmişler. İlk basamağa ayakbastım ama bende takat kalmadı. Hocalardan birisi elimden tuttu. İçimden, “Ey Allah’ım beni rezil etme! Sanki bende bir şey varmış gibi bana değer veriyorlar. Değerin hepsi senindir. Kıldığım namazların yüzü suyu hürmetine bana yardım et” diye dua ettim.

Yukarıda hocalar bana tek tek sarıldılar. Öpebildiklerimin elini öptüm. Hepsi de bir vakit bile namazım kazaya kalmadığı için beni tebrik ettiler. Elime hoparlör gibi bir şey tutuşturdular. Başladım dua etmeye, dua ediyorum ama ne dediğimi ben bile bilmiyorum. Gönlüme gelen ilk şeyi dudağımdan söylüyorum. Daha duanın yarısına bile gelmemiştim ki, nereden çıktığı belli olmayan kapkara bulutlar kapladı gökyüzünü. Sanırsın az sonra akşam olacak. Bir yağmur başladı ama ben ne o güne kadar ne de o günden sonra öyle yağmur hayatımda görmedim. Duayı bile bitiremedim. Herkes sırılsıklam ıslandı. Millete ikram için pişirilen aş, yağmur suyu ile oldu bulamaç. Kaçışan kaçışana. Hocalardan birisi “Hüseyin Çavuş dua yeter, fatiha de artık” diye ikaz edince duayı bitirdim. Başladım ağlamaya. Duama içimden sessizce devam ettim: Allah’ım sana hamd olsun, beni mahcup etmedin, sana şükürler olsun…

(devamı haftaya)            

  

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.