HZ. HÜSEYİN VE KERBELÂ

A.Kerim KARAAĞAÇ

Hz.Hasan'ın Fazileti ; Halifeliği ve Şahadeti

Hz. Hasan(ra), ismi gibi güzel bir insandı. Peygamberimize göğsünden yukarısı çok benzediğinden dolayı ona;"Suret ve siyret bakımından bana benziyorsun " (buhari, müslüm) demişlerdir. Kendisi muttaki ve vera sahibidir. Bir gün mazlum   bir adam Hz. Hasana bir mektup getirir ve huzurunda boynunu büker . Hz. Hasan mektubu henüz açmadan;

-Haydi git isteğin yerine getirilecektir der. Huzurundakiler; "-Ya İmam mektubu açmadın bile, onu okusan daha iyi olmaz mıydı?" derler. Hz. Hasan; "-Mektubu okuyuncaya kadar onu karşımda tutsam, onun çektiği sıkıntı ve utanmadan dolayı Allah (cc.) beni mesul tutar." diye karşımda bekletmedim, diyecek kadar ince ve hassas bir ruh güzelliğine sahiptir.

Yine bir gün Hz. Hasan'a bir adam gelerek yardım istedi .Hz. Hasan ona tuttu on bin dirhem verdi. O fakir  adam parayı görünce  hayret ve dehşetle ürpererek bir çığlık attı. -Ya İmam Ben bunca parayı nerde saklar ne ile taşırım dedi. Hz. Hasan sarığını başından çıkararak  -Al işte bu sarığım senin olsun paralarını bunun içinde muhafaza edersin. Diye buyurdular.Cömertliğin ihlasla buluşması insanı ne kadar çok etkilemektedir.

Fakat, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ticaretle uğraşırken de çok sıkı bir pazarlık yaparlar en düşük birimine kadar ısrar ederlerdi. Onların bu halini görenler Ya imam siz bu kadar ince hesaba karşılık hiç hesapsız dağıtıyorsunuz derlerdi. Hz.Hasan da "Biri Allah için yapılıyor diğeri de ticaretin gereği" ;cevabı ile aynı zamanda ticaretin altın kurallarını koyuyorlardı.

Hz. Hasan altı ay halifelik yapmıştır. Nitekim  Peygamber Efendimizin "halifelik otuz yıldır." buyurdukları tamam olmuştur.  İslam'ın en büyük iki ordusu karşı karşıya geldiği vakit, Peygamberimizin; "Şu benim oğlum Hasan, seyyiddir. Allah onun vasıtasıyla Müslümanların iki büyük ordusunu barıştıracaktır."dedikleri hadise mucizeleri ile gerçekleşmiştir. Halifeliği devrederek barışa vesile olmuştur.Fakat  anlaşmaya göre halife ölünce yerine tekrar Hz. Hasan halife olacaktır, maddesi konmuştur. Fitneciler Yezide gelerek "Babanın saltanatı elinden gidiyor" derler.Onu kışkırtmaları, ayartmaları neticesinde saltanat hırsına kapılır. Ne yazık ki din büyüğü Hz. Hasanın barış yanlısı olması onlara yetmemişti. Yezid saltanatın elinden uçup gidecek diyerek  çok geçmeden harekete geçti. Bunun üzerine, o güzel ahlak timsali Hz.Hasan'ı defaaten zehirlediler. Her defasında Hz. Peygamberin kabrine giderek O'nun şefaatiyle kurtuluyordu. Devamlı doktorların gözetiminde tedavisi yapılıyordu. Fakat ızdırap çekiyor, güçten düşüyordu. Hz. Hasan, verilen zehirlerden dolayı halsiz düşmüş, istirahat ediyordu. Nasipsiz Yezid  devreye girdi. Dünya vaat ederek Cade isimli hanımını kandırmıştı. 0 zalim kadın, bu dünyadaki kötü sonunu ve ahiretteki azabını şöyle hazırladı.  Hz.Hasan'ı uyur bulunca, sinsice hain planını gerçekleştirmeye başladı. Baş ucunda duran testinin içine elmas parçacıklarını döküp suyu karıştırdı. Elmas zerreleri su ile karışırken, o da gelecek için planlar yapıyordu. 0 duygular içinde hızlıca gözden kayboldu. Ama mahkeme-i kübradan kaçamayacağını bilemeyecek kadar kin ve öfke doluydu. Fakat sonunda daha iyi bir yere geleceğini umarken cüzam hastalığına yakalanacak ve kimsenin bulunmadığı bir yere götürülüp yapayalnız  ölüme terk edilecektir.

  Merhamet timsali Hz. Hasan gözlerini açtığında, kız kardeşine;

"-Kardeşim Zeynep, şimdi rüyamda Dedemizi (Peygember s.a.v.)gördüm, beni iştiyakla yanına çağırıyordu." diye seslendi. Sonra o hasretin yangınlığıyla; "Bana biraz su ver ki, ayrılık ateşimi söndüreyim" dedi. Hz. Zeynep zehirli testinin tülbendini açtı. İmam Hasan'ın eline suyu verdi. İmam Hasan bir yudum içti. Elmas zerreleri onun ciğerinin her köşesindeki hayat ipliklerini parça parça ederken, o elmas zerreleri  mel'un kadına beddua ediyor, kendilerinden utanıyordu. İmam inleyerek bir ah çekti, yer ve gök onunla inledi. "Ah bu nasıl bir içecek ki içimi yaktı bıraktı. Bu ne kötü bir içecek ki canımı ciğerimi dağladı."dedi. Testiyi yere atarak parçaladı, içindeki sular döküldü. Şaşılacak şey ki, o zehir, toprağa bile tesir etti ve toprak damar damar ayrıldı.Hz.Hasan'a son dakikalarında bir ürperti geldi. Bu hali gören Hz.Hüseyin;

"-Niçin ürküyorsun gözümün nuru! Hasretini çektiğin dedemiz Allah'ın Resulü orada, babamız Hz.Ali, annemiz Hz.Fatıma, Büyükannemiz Hz.Hatice, dayılarımız Kasım ve Tahir, amcalarımız Hz. Hamza ve Hz.Cafer oradadır, artık senin hasretin bitecek..." diye tesellide bulunuyordu. Hz.Hasan kardeşine;

" -Nasıl ürkmem a kardeşim; şu ana kadar hiç görmediğim ilahi emir sırrına gidiyorum." diyerek şehadet getirdi. Hz.Hasan'ın rengi, cennetteki zümrüt yeşili köşkü gibi oldu ve oraya giderken melekler ona eşlik ettiler. Kardeşinin şehit edilmesinden sonra, artık Hz.Hüseyin yalnızdı...

 

 

Kerbela’ya yolculuk

     Hz.Hüseyin, Medine- i Münevvere'de hayatına devam ediyordu. Tam o sırada,  Şam valisi olan Muaviye'nin vefatından sonra, yerine  oğlu Yezid geçti. Yezid ise gençliğini çölde dayıları Kelboğullarının yanında geçirmiş;  eğitim  olanağı bulamamış ve o dönemde halifelik sorumluluğunun altında ezilebilecek bir şahsiyetti. Halife olmak için  mücadele etmiştir  ancak, yaşadığı dönemin yöneticisi olabilecek bir insan değil,  aksine devlet işlerinden anlamayan, kabiliyetsiz, basireti körelmiş bir kişiydi. Bundan  dolayı hakkaniyet duygusu güçlü olanlar, zamanla onun zorba baskılarına maruz kalacaklardı. Yezit başa geçer geçmez. Kendi makamını sağlamlaştırmak için, Medine valisi Velid'e bir mektup gönderdi:

  "-Yazım sana geldiği zaman, öncelikle Ali'nin oğlu Hüseyin'i, Ömer'in oğlu Abdullah'ı ve Zübeyr'in oğlu Abdullah'ı buldur. Onların, bana biatlarını sağla!" emrini verdi. Vali hemen üçünü de davet etti. Hz.Hüseyin (r.a.), ev halkıyla kendisine bağlı dostlarını yanına alıp hükümet konağına gitti ve etrafındakilere kapıda şu emri verdi:

  "-Ben içeriden çıkmadıkça, sakın buradan bir adım olsun ayrılmayınız! Bir ses işitirseniz, hemen içeriye dalınız!."

  Kendisi cesur adımlarla yürüyerek hükümet konağına girdi. Velid, kendisinden biat etmesini istedi. Bunun üzerine Hz.Hüseyin;

  "-Gizli iş yapmak bize yakışmaz, bia'tin aşikare olması gerekir." buyurdu.

  "-Ya Hüseyin, istediğin gibi olsun!.." dedi. Orada  bulunan biri hemen atıldı:

  "-Ya Velid! Ne yapıyorsun sen? Eğer Hüseyin biat etmeden gidecek olursa nice kanlar dökülmedikçe yola gelmez. En iyisi hapset. Hazır ele geçmişken onu bi'ate zorla."

  Hz.Hüseyin (r.a.) bir aslan gibi yerinden sıçradı ve ortalığı çınlattı:

  "-Ey mor suratlı adamın oğlu! Yalan söyledin... Vallahi, sen alçaklaştın!"

Kainatın Efendisi'nin torunu böylece kükredikten sonra Velid'in yanından ayrıldı, adamlarını peşine taktığı gibi evinin yolunu tuttu... Vali, bu defa Abdullah İbn-i Zübeyr'e adam gönderip onu çağırttı. İbn-i Zübeyr (r.a.) bir günlük mühlet isteyip, ertesi gün geleceğini söyledi. İbn-i Zübeyr gece vakti, kardeşi ve adamlarıyla beraber, yükte hafif olarak nesi varsa alıp, Mekke istikametinde yola çıktı... Vali, arkalarından asker gönderdiyse de onlara yetişemediler...

Vali ve adamları onlarla meşgul iken Cenab-ı Hüseyin (r.a.), yol hazırlıklarını yerine getirip ertesi günün akşamı, kendi ev halkını, kardeşlerini ve kardeşlerinin çocuklarını yanına toplayarak hazırlıklara başladı. Kardeşi Muhammed İbn-i Hanife, Peygamber şehri Medine'de kaldı. Muhammed İbni Hanife de, kardeşleri Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin'i çok seviyordu. Babası Hz. Ali, ağabeylerine o kadar  düşkündü ki, münafıklar bir defasında ona şöyle demişlerdi;

  "-Baban Ali seni sevmiyor, hep ağabeylerini koruyor, senin canın yok mu, hep seni zor ve zahmetli işlerde kullanıyor, aksine onları kolluyor." dediler. Kıymetli insan, onlara nezih bir cevap verdi;

  "Ağabeylerim, babamın gözü gibidir, ben ise babamın eli gibiyim. Tabiatı icabı elleriyle gözlerini korumaktadır." cevabını vermişti.Takdir-i ilahi, onun sefere katılmayışında, Kerbela vakasından sonra şehitlerin öcünü almak için kurulan orduyu bizatihi yönlendirmesi gizlidir...

  Hz.Hüseyin (r.a.) vedalaşırken, sanki bütün anıları gözlerinin önünden akıp gitmişti. Saadetli günleri aklına geldi, hüzünle kederlendi. Babasına olan düşmanlıklarını, Hulefa-i Raşidini şehit etmelerini düşündü ve işte şimdi bunu da İslam adına yapanlar karşısındaydı. Sonuçta bu güruh, şimdi de Ehl-i Beytin zürriyetini kesmek için biricik kardeşini şehit etmiştiler. Sabrı taşmıştı zaten. Ama vazife zamanı şimdi gelip çatmıştı ve gizlilik perdesinde örtülü olan hikmet sırları, sebeplerini hazırlayarak ortaya çıkıyordu. Gözleri ufuklara dalmıştı ve korkunun zerresi dahi yoktu.. Şüphesiz kaza yayından, kader oku fırlatılmıştı. Artık tedbir siperi o kader okunun hedefine varmasına mani olamazdı. Kainatın efendisine sığındı. Sabahlara kadar dua ve niyaz ile münacaat etti. Hz. Hasan'ın ve annesi Hz. Fatıma'nın kabrini ziyaret ederek adeta onlarla buluşmak üzere vedalaştı. Göz nuru çocuklarını bağrına basarak,  Mekke'ye doğru yola koyuldu.Peygamber torununun Medine'yi  bırakışı halka pek zor geldi. Mü'min gönüller onun hasretiyle hüzünlendiler... Gözlerden iplik iplik yaşlar döküldü... Bu, yeni bir çilenin, yeni bir gecenin başlangıcıydı. İmanın billurlaşmış nurdan abidesi Hz.Hüseyin (ra) yolda kendilerine rastlayanlarla beraber yol alıp Mekke'ye vardı. Beyt-i şerife iltica etmiş arkadaşlarıyla beraber bir köşede ibadet ile meşgul idi. Beyt-i şerife girenlerin her türlü taarruzdan korundukları Allah'ın evine sığındılar. Mekke'nin ileri gelenleriyle görüşmeye başladılar...

Bu sırada Kufe ahalisi, Yezid'in Halifelik makamına geçtiğini, Hz. Hüseyin (r.a.) ile İbn-i Zübeyr ve İbn-i Ömer (r.a.)'in bi'atten kaçındıklarını, Hazret-i Hüseyin'in Medine'den Mekke'ye geçtiğini haber aldılar ve hemen kendisine yüzlerce mektup yazdılar. Mektuplarda şöyle diyordular;

     -Ya Hüseyin! Hemen Kufeye gel! Sana bi'at edelim...Senin yanında ölmeyi göze aldık!

     - Haydi, gel artık! Bütün halk, seni  gözlüyor. Onların, senden başka imamları yok!

    - Senin için askerler ve yardımcılar hazırlanmıştır.

      Böylece yüzlerce davetiye geldi.Bu gelen davetiyeler sıradan insanlardan değil, bilakis Kufe ahalisinin önde gelenleri tarafından gönderilmişti. Hasılı Hazret-i Hüseyin'e gelen mektuplar bir heybe dolusu idi... İrfan denizine gark olmuş yüce din eri Hazret-i Hüseyin (ra.) kendisine vekaleten  Müslim bin Akil'i görevlendirdi. Hz. Hüseyin (ra.) sesine tatlılık ve yumuşaklık vererek Müslim'e hitap etti:

  - Ey amcamın oğlu! Seni, Küfe'ye göndereceğim! Küfelilerin görüşlerinin hangi noktada toplandığına bak... Eğer onlar, bana gönderdikleri mektuplarında oldukları üzere iseler, bana acele bildir, hemen yanına geleyim. Eğer sözleriyle fiilleri birbirini tutmuyorsa, sen geri dönmekte acele et! Müslim çöller, vadiler aşıp Küfe'ye vardı. Küfe'de, Muhtar b.Ubeyde'nin evine kondu. Başına birçok insanlar toplandı. Tez zamanda İmam-ı Hüseyin (R.A.) adına 30 bine yakın kişiden bi'at aldı. Yeni bir heyecan ve taze bir çağlayış başladı...Yezid'in casusları hemen harekete geçti ve  kargaların kanadıyla haber uçurdular. Yezid, bunun üzerine Küfe valisi Numan'ı azletti. Onun yerine Basra Valisi Ubeydullah İbn-i Ziyad'ı getirdi. Ve yeni valiye şu emri verdi:

- İki kanadın varsa, kanatlan, Küfe'ye uç! Onun hakkında yapılacak iş; ele geçirilip biat etmesi veyahut bir köle olarak geldiği yere geri çevrilmesidir. Haber aldığıma göre Küfeliler, yanlarına gelmesi için Hüseyin'e yazmışlar, Hüseyin de Mekke'den ayrılıp onlara doğru hareket etmiştir.Yezid, yazısında ayrıca, Hz.Hüseyin'in akrabası olan Müslim b. Akil'i ele geçirinceye kadar define arar gibi arayıp bulunması, sürgün edilmesi veya öldürülmesini emretmiştir.

     

Hz. Hüseyin'in Mektubu :

  Hz. Hüseyin  Salman adındaki azatlı kölesini Basra taraftarlarına gönderdi. Mektubu Basra'ya ulaştı. Herkes öpüp başına koydu. Ancak Münzir b.Carud isimli birisi İbn-i Ziyad'a giderek Hz. Hüseyin'in mektubunu ve içinde yazılı olanı haber verdi... İbn-i Ziyad, hemen işe el attı ve Cenab-ı Hüseyin'in adamını buldurup boynunu vurdurdu..Ve böylece cinayetler serisi başlamış oluyordu... Artık kader ağını örüyor ve Peygamber evladı Hz. Hüseyin'in çevresinde büyük fırtınalar kopmak üzere bulunuyordu... Küfe halkı, Hazret-i Hüseyin'i bekliyorlardı. Bu arada Müslim b. Akil, İbn-i Ziyad'ın Kufe'ye geldiğini öğrendi. Fakat  Hüseyin'e biatlerini almaya devam etti. İbn-i Ziyad, Müslim'i bulmak için kendi kölesini vazifelendirdi. Mi'kal isimli köle, Müslim'in yerini öğrendi. İbn-i Ziyad, bir bahane ile, Müslim'i misafir eden Hani'yi yanına getirtti. Sorguya çekti, dövdü... Sonra da zavallı adamın boynunu vurdu... İbn-i Ziyad'ın elinde zulüm tırpanı, önüne geleni biçiyordu. Bu adam, zulüm mengenesini sıktıkça sıkıyordu... Küfeliler Müslim'in etrafında halka halka oldular. İbn-i Ziyad'ın konağını akşama kadar kuşattılar...Akşam olunca, Müslim'in çevresinde ancak 30 kişi kaldı. Vefasız insanlar bir bir dağıldı...Bu hali gören Müslim, ızdırab içinde, çevresine hayretle bakındı.Bir de ne görsün.. Sokak ortasında tek başına kalmamış mı? Artık kaderiyle baş başa idi ve sığınacak bir yer de bilmiyordu....Çaresizlik içinde bir müddet çırpındı durdu... Güç bela, şehrin ara sokaklarında bir evin kapısını çaldı. Kapıya yaşlı bir kadın çıkmıştı. Kadına alelacele başına gelenleri peş peşe sıraladı; kendini tanıttı. Kadın üzgün bir halde onu içeriyi aldı. Oğluna da sıkı sıkı kimseye söylememesi için tembihte bulundu. Çocuğun gözlerinde hainane bir pırıltı... Hemen soluğu Vali konağında aldı. Ve konak kapısından içeri bir yılan gibi süzüldü. "-Müslim b. Akil bizim evde gizleniyor!"dedi. İbn-i Ziyad sevinçle yerinden sıçradı ve adamlarına  "Hazır ol!" emrini verdi...Bir sürü asker Müslim'in bulunduğu evi kuşattı. Müslim artık kapana kısılmış kalmıştı. Tek adam, bunca askere ne kadar dayanabilirdi ki? Nihayet Müslim'i esir ettiler... Müslim'e şahadet yolu görünmüştü. Vefasız ve merhametsiz canilerin elinde  kalmıştı; şerefiyle ebedi aleme göçtü.

Hz.Hüseyin'i sevenler, onun Kufe'ye gidişine engel olmaya çalıştılar. Nitekim Hz. Ömer'in oğlu Abdulah, Hz. Hüseyin ile karşılaştı. Ona; " Ne olur Irak'a gitme!" dedi. Abdullah (ra) hüngür hüngür ağladı. Gözlerinden yaşlar boşanarak Hz. Hüseyin'in boynuna sarıldı... Ama nafile... İki dostun ayrılışı cidden hazin oldu... Bu defa Hazret-i Hüseyin'in karşısına Abdullah ibn-i Abbas (r.a.) dikildi. Ardından sahabi ulularından Ebu Said el Hudri (r.a.) yolunu kesti:

- Ben, senin için hayırlı bir öğütçüyüm ve sana şefkatliyim....İşittiğime göre; Sana taraftar olan kavim  mektup yazmış. Sakın, sen onların yanına gitme.. Küfe'de babandan işitim, diyordu ki:

-Vallahi, ben onlara küstüm, onlar da bana küstüler. Ben onlara kızdım. Onlar da bana kızdılar. Ben onlardan bir hayır ve vefa görmedim. Onların ne sebatları, ne azimleri, ne de kılıca dayanmaları, göğüs germeleri var...

İslam bağında yetişen irfan incisi Hz.Hüseyin (r.a.) şu cevabı verdi; "Bana selamet dilemekten başka size vazife kalmamıştır!..Ben üzerime düşeni  işleyeceğim!..." Sanki "Bu, kader-i mutlaktır, akıbetimi de biliyorum, sakin olun" diyordu. Dehşet verici bir sakinlik ve teslimiyetin zirvesindeki insandı Hz.Hüseyin... Dedesi Hz.Peygamberin mukaddes kucağında taşıdığı bu kahraman, Cennet  iklimine adım adım yaklaşıyordu....Gözlerden şebnem damlası gibi yaşlar aktı...Gökyüzünde yakıcı bir güneş, yeryüzünde kaynayan kumlar ve uçsuz bucaksız kum denizi... Ve bu çölde yapayalnız ölüme giden bir kervan... Şecaat, ulviyet ve hikmet kaynağı bir kahraman, Veliler ser tâcı Hz.Hüseyin, yoluna devam etti... Yolda bazı kimseler de Hz. Hüseyin'e katıldı. Rümme vadisine erişince Küfelilere geldiğini haber veren bir mektup gönderdi.Ve Kays b. Müshir'e emretti:

- Atına atla, bu mektubumu Küfelilere ulaştır!..Kays b. Müshir Küfe istikametine  gitti... Fakat her taraf düşman gözcüleriyle ve öncüleriyle doluydu. Onu kıskıvrak yakaladılar ve zalim valiye gönderdiler... İbn-i Ziyad, onu vali konağının en yüksek burcuna çıkarttı ve oradan meydanlığa yüzüstü atılmasını emretti.. Kays, yüksek burçlardan atıldı ve yere düşer düşmez öldü...

           Acı haber

Peygamber çiçeği Hz.Hüseyin (r.a.) Salebiye mevkii denilen yere vardıklarında, Esad oğullarından bir adamla karşılaştı ve sordular:

- Küfe'de ne var, ne yok?

"- Ben Küfe'den çıkmadan biraz önce, Müslim b. Akil ile Hani b. Urve öldürüldü. Çocukların, onların cesetlerini ayaklarından tutup sürüdüklerini de gördüm!"demesi üzerine bütün kafile feryada başladı... Gözyaşları süzülüyordu gözlerinden. Hicran oku gelip sinelere batmıştı. Müslim'in kardeşleri çığlık attılar ve;

"- Kardeşimiz Müslim'den sonra, bize yaşamak gerekmez! Ya kardeşimizin intikamını alırız, yahut biz de onun gibi şehitlik şerbetini içeriz! Başka türlüsü olamaz!.." dediler. Peygamber torunu, bu dileği doğru buldu ve yola devam emrini verdi...

Bütün insanlığı nurlandırmaya memur Peygamber torunu Hz. Hüseyin (R.A.)... Kara haberler birbirini kovalıyordu. Yine bir haber daha almıştı... Güzel gönlü alev alev yandı.. Müslim'in arkasından gönderdiği süt kardeşi Abdullah'ın da Küfe valisi tarafından şehit edildiği haberi geldi. Kafilede teessür ve ıstırap büsbütün arttı.. Sırtlan yürekli insanlar, Peygamber evlatlarını öldürmekten haya etmiyorlardı....Gönülleri aydınlatan din büyüğü yine yoluna devam ediyordu... Şeraf Nehri geçilmişti ki, karşıdan bir alay süvari kendilerine doğru gelmekte olduğunu görünce, sağ tarafta bir dağa saptılar. Atlılar da onları takip etti ve karşılarına gelip kondu... Süvari birliğinin başında Hür isimli bir adam vardı.Cenab-ı Hüseyin (ra), yanındaki ashabına;

-Atlarınıza bininiz! emrini verdi...Fakat Hür bu emre mani oldu:

-Ne Medine'ye gidebilirsiniz, ne de Küfe'den başka bir yere!...Ne hazin bir tecellidir ki, artık tutuklanmış bulunuyorlardı. Atlarına bindiler ve yol aldılar. Bir Adam gelip Hür'ün önünde durdu. Bu, Vali İbn-i Ziyad'ın mektubuydu. Şöyle diyordu:

- Bundan sonra bilesin ki; mektubum sana erişince, hemen Hüseyin'i susuz, ıssız, ağaçsız, otsuz ve bozkır olan bir yere kondur...

Hür ve adamları Cenabı-ı Hüseyin'in etrafında fır fır dönüyorlardı. Hangi yöne gidecek olsa o yönü kesiyorlardı. Nihayet Kerbela'da Cenab-ı Hüseyin'i de durdurdular... Hz.Hüseyin sordu:

- Bu yerin ismi nedir?

- Kerbela!

- Demek kerbela burası...diye hayıflandı.

  Ne gariptir ki onu Kerbela'ya taşıyan Hür, savaş başlayıp bu ordunun niyetlerinin farklı olduğunu anlayınca, Hz.Hüseyin'den özür dileyecek ve adamlarıyla birlikte Hz.Hüseyin'in saflarında şehit olacaktı.

  Vali İbn-i Ziyad bu işi Ömer bin Saad'a  mal ve makam karşılığında yapmasını istedi. Dünya saltanatı ona ahiret saadetini bile ayaklar altına aldırtmıştı...

-Giderim! Hüseyin'e karşı cenk ederim, dedi. Valinin gözlerinin içi gülüyordu.. Nihayet Peygamber torununa karşı kılıç çekecek bir taş kalpli bulmuştu.. Din erlerinin ulusu Hz.Hüseyin'in (r.a.)  Kerbela'ya inişinin ikinci günüydü. Ömer Bin Saad, emrindeki kuvvetle Kerbela'ya geldi... Deylem kabilesinin isyanı üzerine İbni Ziyad onu Rey Emiri yapmış ve o tarafa gitmeğe memur etmişti. Ömer İbni Saad 4000 kişilik kuvvetine güveniyordu. Fırat suyu ile Peygamber torunu Hz.Hüseyin'in (ra) arasına girmek üzere beş yüz atlı gönderdi... Atlılar suyu tuttu.. Hz.Hüseyin, cephesi ve cenahından kuşatıldı. Çöl ortasında susuz ve yardımsız, kala kaldılar.. Suyu tutanlardan Ezdi isimli adam, Hz. Hüseyin (ra) e şöyle haykırdı:

-Ya Hüseyin! Uzaktan suya bakacaksın. Amma bir damlasını tadamadan öleceksin!.. Bunun üzerine gönüller aydınlatan din büyüğü Hz.Hüseyin (r.a.) ellerini Allah'ın hacet kapısına açtı ve içli içli dua etti:

-Ey Muntakim Rabbim! Sen bu adamı susuzlukla helak et!..

Adam birdenbire fenalaştı. Hastalığı suya doymamak... Kırbalarla su içtiği halde susuzluktan kıvrana kıvrana can verdi. Böylece Peygamber torunun duası şimşek gibi yerini bulmuştu...Etrafındakileri topladı ve onlara hitaben şöyle dedi:

-Allahım!Sana hamd ederim ki, bizi nübüvvetle dalından yarattın, bize lütfettin. Hakkı işiten kulaklar, hakkı gören  gözler, hakkı benimser kalpler yarattın.. Bize Kur'anı bildirdin ve din ilmini öğrettin... Bizi, sana şükredici kullarından eyle!.. Bundan sonrası şu ki, ben yakınlarımdan daha vefalı ve hayırlı dost, ev halkımdan daha şefkatli ve bağlı akraba görmedim.. Allah hepinize, hayırlı ihsanlarda bulunsun... Ancak, sanırım ki şu karşımızdaki düşmanlarla hesaplaşmanın vadesi bu akşam dolmaktadır.. Son meydan yarındır.. Bu bakımdan hepinize izin veriyorum. Serbestçe ve rahatça bu gece gidebilirsiniz! Bu geceyi iyi kullanınız, fırsatı kaçırmayınız ve gecenin karanlığına  örtünüp uzaklaşınız. Her biriniz ev halkımdan birinin elinden tutup gitsin.. Hepiniz Allah'ın sonsuz lütuflarına eriniz. Köylere, kasabalara yayılın ki, Allah üzerinizden mihnet ve meşakkati kaldırsın... Düşmanlar, benimle boğuşmak, beni yok etmek azminde.... Beni elde ederlerse başka bir şey istemezler. Cenabı-ı Hüseyin'in (ra) gönüller dağlayan bu konuşmasından sonra yakınları göz yaşlarını tutamadılar.. Oğulları, kardeşleri ve kardeşlerinin oğulları, hep beraber;

-Seni bırakarak gitmeyi ve senden sonra yaşamayı Allah bize göstermesin!Ya Allah'a ne cevap verelim, insanlara ne diyelim? Büyüğümüzü, efendimizi, babamızı, kardeşimizi, en hayırlı amcamızı, ok atmadan, tek yara almadan bıraktık mı diyelim? Vallahi bu durumu ebedi olarak kabul etmeyiz!... Hepimiz, nefislerimizi, mallarımızı, yakınlarımızı sana feda eder, ölünceye dek senin yanında ve senin uğrunda dövüşürüz!..O Rabbani insan  fokur fokur iman kaynayan eşsiz insanlara tatlı tatlı baktı.... Allah için can feda etmeye hazır olan bu iman kahramanları gönlünü fethetmişti.. Göz yaşları sessizce yanağından aktı. Daha nice nice sadakat ve bağlılık sözleri birbirini takip etti ...Bunun üzerine Hz.Hüseyin (ra), ellerini ulvilik alemlerine kaldırıp dua etti:

-Ey Rabbi Rahimim! Bunları en güzel mükafat ile mükafatlandır.

Sessiz ve ıssız bir gece... Tam şafak vakti.. Kerbela çölü vahşet sahnesine hazırlanıyor. Bütün gece boyunca tek saniye uyumamıştı Hz. Hüseyin, yüce Allah ismi ile kalpler alev alev yanıyor ve dillerde Kelime-i tevhidi mırıldanıyorlardı... Ufukta gittikçe koyulaşan kızıllık, Kerbela  sahnesini hazırlıyordu. İmanın billurlaşmış nurdan abidesi Hz. Hüseyin (ra) atlı ve yaya olarak maiyetini safa dizdi. Binlerce askere karşı yalnız 70-80 inanmış adam... İnsanlığı nesiller boyu aydınlatmaya memur olan nur neslinin iki kolbaşsısından biri şimdi heybet ve vakar dolu bir duruşla ilerledi. Bütün  zaman , mekan ve  mahlukatın  hayırlısı olan  Hz. Peygamberin kokladığı ulvi çiçek en son şöyle dedi:

-Ey insanlar! Bırakınız beni, geri döneyim!

Vicdanı kara adamlar çığlığı bastı:

-Hayır, hayır!

-Bırakınız, Yezit'in yanına gideyim!

-Bu asla olmaz..

-Peki nedir zorunuz?

İçlerinden sırtlan yürekli birisi, kılıcını sıyırdı ve haykırdı;

-Seni cehennemle müjdelerim!...

Hz.Hüseyin şu cevabı verdi:

-Hayır! Rabbimin rahmeti ve Peygamberimin şefaatiyle müjdelenirim!

 Hz.Hüseyin, gözleri yaşlı, elleri ulvilik alemlerinde, Allah'a niyaz ve dua etmeye başladı:

-Allahım! Her üzüntü ve sıkıntıda güvencim, dayancım sensin! Her nimetin velisi, her iyiliğin sahibi sensin! Allahım! Kufeliler beni aldattılar. Bana hile ettiler. Babama ve kardeşime yaptıklarını, bana da yaptılar. Allahım! Onların işlerini boz, dağıt. Hepsini birer birer topla ve yok et!

Boğuk  cılız bir ses geldi ötelerden ; "Yezit adına Ubeydulaha biat et!" diye seslendi.

Bunu duyan Zübeyir onlara dönerek; "Hz. Fatımanın oğlu biat edilmeye fasıklar güruhundan daha layıktır." dedi Saltanat hırsı bürümüş gözü dönmüşlerden Şemir bir ok fırlattı. Zübeyr büsbütün sinirlendi; "- Be adam ben sana hitap ediyorum uzlaşmak için... seninse yaptığına bak. Allah'ın kitabından iki ayet doğru dürüst okuyamazsın. Seni ancak  azab-ı elim ile tebşir ederim.

Küfelilerden Hür ve 30 kişi daha ileri atıldı ve avaz avaz bağırdı:

-Allah'ın Resulü'nün kızının oğlu size üç teklifte bulundu. Onlardan hiçbirini kabul etmediniz! Biz şimdi onun safına geçiyor ve ölünceye dek çarpışmaya ahdediyoruz!...Basireti kapanmışlar ordusu Peygamber çiçeklerinin karşısında bir zulüm kalesi gibi, etraflarını sardılar. Onların vefasız komutanları ve yardımcıları, İmam Hüseyin'in bu teklifine razı olmadılar. Onların eline fırsat geçmişti ve bunu da değerlendireceklerdi. Dünyevi hırs ve saltanatı Ehl-i beyt sevgisine tercih ettiler. Çünkü onlar Hz.Peygamber'in(sav) getirdiklerini sindirememiş, algılayamamış, zalim ve zorba bir güruhtu.

 

Şahadete Koşanlar :    

Hz. Hüseyin'in Ashabı şiddetle çarpışıyordu. O halde otuz kişiden ibaret süvarileri, her taraftan hücuma geçmiş bulunan Küfeli süvarilere karşı kahramanca çarpışıyorlar, onları bozup dağıtıyorlardı. Hür haykırıyordu;

"-Beni mi korkutacaksınız, ben aslanlar topluluğuna geçtim."Hür hakkında Küfeliler "onun kadar korkusuz ve telaşsız kimse görmedik." diyorlardı. Said bin Abdullah, savaş kızıştığında, Hz. Hüseyin'e atılan oklara kendisini siper ederek şahadet şerbetini bir anda içmişti. Nafi bin Hilal ise üzerinde adı yazılı zehirli oklarla onlara korku salmaktaydı okları bitince, ardında onlarca ceset bırakarak  şehit olacaktı. 

Kerbela'da bulunan biri, Kahraman Abis hakkında şöyle der: İki yüzden fazla Küfeliyi önüne katmış kovalarken gördüm. Fakat kendisini her taraftan kuşatıp, ancak taş yağmuruna tutarak şehit edebilmişlerdi. Ziya ül Kindi iyi ok atardı, her attığında da kalkar bakardı. Hz. Hüseyin'in önünde yüzden fazla ok atarak isabet ettirmiş ve ancak atacak okları bitince şehit olmuştu. Hz. Hüseyin'in ehlinden büyük oğlu Ali-ül Ekber, kahramanca naralar atıp birçoklarını öldürdükten sonra ancak şehit edilmişti. Hz.Hüseyin'in kucağında, ağzı süt kokan bir cennet gülü yavrusu vardı. Zalimler ok yağmuruna tuttular; her taraftan yağan oklar o masuma erişti. Ve imamın kollarında cennete uçtu gitti. Peygamber gülleri kahramanca savaşıp, önlerine geleni deviriyordu ama nafile, Münafıklar ordusu, bitmek bilmeyen sel gibiydiler. Artık cennete gitme sırası gelenler de; "Yarabbi senin için canımız feda olsun." diyorlardı. Allahü Teala da onları cennetine davet ediyor, şahadet şerbetini kana kana içiyorlardı.

  Binlerce zalim adam, dudağı susuzlukla yanan bir avuç gönlü yaralıya karşı çıkmışlardı. Zulüm fırtınalarının tufanı şefkat perdesini yırtmıştı. Bu münafıklar ordusunda merhametin, şefkatin ve sevginin zerresi bile yoktu. Kinleri gözlerini kör etmişti.. 0 şehitler birliğinde ise korkunun ve alçalmanın eseri bile yoktu. Hz.Hüseyin'in kardeşleri, amcaları Akil ve Cafer'in çocukları  ve Hz.Hasan'ın çocukları şehitliğe gidiş kemerini taktı ve sırası ile babalarının ve dedelerinin emanetlerini üzerlerine geçirdiler; ellerine aldılar ve böylece güçlerine güç kattılar. Kerbela Sultanı Hz. İmam Hüseyin'den müsaade istediler. İmam'ın şehla gözlerinden yanaklarına lale renkli gözyaşları iplik iplik dökülüverdi. "Ey imamet güllerinin goncaları, bu meydana çıkan geri dönmez, ben nasıl razı olayım" diyerek "ah" çekti...

     Hz.Hüseyin, her birisinin şahadeti ile biraz daha ihtiyarlıyor, saçına sakalına ak düşüyordu. Çadırdaki kadınların, çocukların susuzluktan inlemeleri yüreğini yakıyor ve belini büküyordu. Güneş bütün kavuruculuğu ile üzerindeydi. Ehl-i Beytin dudakları kurumuştu, bağrı yanmıştı ve bir damla suya hasrettiler. Fırat utanıyordu Gökyüzü sızlanıyordu; adeta "Biz Ehl-i Beyt'in susuzluğunu gidermeyeceğiz de kimin susuzluğunu gidereceğiz." diyordu. Ne var ki İmam Hüseyin; "Ya Rabbi, ümmetin başına gelecek bütün belaları bana ver" diyordu. En önemlisi Hz. Muhammed'in (s.a.v.) makamını artıracaklardı. Artık sıra İmam Hüseyin(r.a.)'in çocuklarına geldi. Bir bir destur istediler. Kadınların çadırdan sesleri geliyordu, bu sesler o Seyyid'in bağrından lime lime parçacıklar koparıyordu

  Hz. Hüseyin'in oğlu Şehzade Ali Ekber o zamanlar 8 yaşlarındaydı. Fakat zeki, güçlü ve gürbüz bir gençti. Hz. Peygambere çok benziyordu. Ne zaman Peygamberimizi özleseler, ona bakarlar, onu konuştururlar ve onu koklarlardı. 0 şehzade ata binerek çıktı meydana... Onu görenler  Hz. Peygamberin torunu olduğunu simasından tanıdılar,... Çeşitli oyunlarına hayran kaldılar. Önüne çıkanı biçiyordu. 0 küçük yaşıyla büyük işler yapıyordu. Güneşin sıcaklığı zırhına vurdu. Ağır demir yığınları başını incitmişti ve vücuduna ağır gelmeye başladı. Babasının yanına dönerek;

- Babacığım susuzluğum beni halsiz bıraktı, dedi. Hüseyin efendimiz Dedesinin yüzüğünü çıkarıp taşını dudaklarına sürdü. Susuzluğu gidince tekrar meydana çıktı. Bir müddet sonra tekrar sıcağa yenildi. "Baba ben yine susadım" deyecektir ama ne var ki er meydanından dönüş ancak Kevser havuzunadır. Atına binerek yüzlerce kişinin arasına daldı. Önüne geleni biçiyordu. Artık vücudu bir kalkan gibi oklara ve darbelere siper oluyordu. Atından düştü zalim Kerbela toprağına... Yüzüne bulaşmıştı o topraktan;  "Baba, beni bul!" diyerek bir nâra attı. 0 nâra Hz. Hüseyin'in gönlünü parçaladı. Bir evladını daha kaybetmişti Koca İmam...

Yazıklar olsun bağımıza girip taze körpe fidanları kıranlara, yazıklar olsun o gönül bağımıza girerek imametin körpe dalını kıranlara... İmamın bağrı yanıyordu. Ailesi ise ağlamaktaydı. Kadınlara sabrı tavsiye etti. Onları Allah'a emanet ederek gaza meydanına yürüdü. Küçük bebeğinin açlık susuzluk içinde olduğunu görünce, onu da yanına aldı. "Diyelim ki ben günahkarım ama bu küçük çocuğun suçu nedir?" diyerek bağırdı. "Ona su verin" diye bağırdı. Münafıklara kesin talimat vardı; "Yezid'e biat etmezsen bir damla su yok." dediler. İmam geri dönerken zalim bir ok fırladı ardı sıra, elindeki masumun boğazından geçerek koluna saplandı. 0 yavrunun  ölümü ile 72 kişinin şehadeti tamamlanmıştı. Ne gam yoldaşı, ne  arkadaş ne de bir dost kalmadı. Bela tuzağından ancak vefa ehli kurtuldu. Artık hasta ve zayıf olan Zeynel Abidin'den başka Hz. Hüseyin'e yardımcı olacak kalmamıştı. İmam Hüseyin, Zeynel Abidin'e; Kutsal emanetleri teslim etti. Aralarında bir kısım sırlar tecelli etti. Ve tok  bir sesle  "Sana şehitlik izni yok!" diyerek onun meydana çıkmasına mani oldu. Hz.Hasan'ın, Hasenül Müsenna isimli yavrusunu da Esmau kabilesi'nden olan dayıları kaçırmıştı. Ayrıca, Hz. Hasanın oğullarından Zeydül Eblec, takdir-i ilahi gereği o esnada Fas da bulunmaktaydı. Hz. Peygamberin soyunun bekası için Hz.Hasan'ın iki Hz. Hüseyin'in bir oğlu sağ kalmıştır... Artık zaman yaklaşıyordu. Fakat dostların düğününe süslenmek gerekliydi. Çadıra girdi, saçlarını tozlarından temizledi. Mısır kumaşından, gayet kıymetli elbisesini giydi. Resulullah'ın sarığını bağladı. Hz.Hamza'nın zırhını omzuna yerleştirdi. Babası Hz.Ali'nin  Zülfikarını eline aldı, şimşek yürüyüşlü olan atına bindi. Mübarek eline de bir kargı aldı. Meydana çıkarak; "Ey zalimler; sizden tek dileğim karşıma tek tek gelin."dedi. Heybetle vakarla dolu bir duruşla herkesin kalbine korku saldı. Onlara cengaverce " -Ey insanlar Benim kim olduğumu düşününüz, sonra da vicdanınıza danışınız. Sözümü iyi dinleyiniz.! Ben sizin üzerinize vebal olan şeyi söylüyorum.! Ben kimim? Benim kanım hiç Müslümanlara helal olabilir mi? Alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberin torunuyum. Annem, O nebinin kızı Hz.Fatıma, Babam ise amcasının oğlu Hz. Ali'dir. Şehitlerin efendisi Hz Hazma, cennete uçan Cafer babamın amcaları değiller mi? Hz. Peygamber efendimizin; " Ehli beytim Nuh'un gemisi gibidir. Ona binen kurtulur, binmeyen ise helak olur."hadisini bilmeyeniniz var mı? İçinizde bunları yalanlayan var mı ? Eğer şüpheniz varsa ulu sahabelere gidin bir sorun bakalım!" diye haykırdı .  Artık karşısına kimse çıkmaya cesaret edemiyordu. Önüne geleni biçiyordu; binlerce ok attılar. Sanki o oklar güneş ışığını kesmişti. Tek çare olarak hepsi birden üzerine çullandılar. Yine kimse yanına yaklaşmıyorlardı, o cennet bahçesinin gülü ağırlaştı, kalkamaz oldu. Vücudundan ağır yaralar almıştı. Mübarek vücudundan kanlar akıyordu. Hz.Hüseyin düşüp düşüp kalkıyordu. Nasipsiz olan zalim Zür'a bir darbe indirdi, ardından bir başka zalim Sinan arkasından gelerek onu mızrakladı. Artık yorulmuş, güçten düşmüştü.. Mecali kalmamıştı, sendeledi, dizlerinin bağı çözüldü, kendini yere bırakıverdi...Onu öldürmeye gelene dedi ki; "Beni öldürecek sen değilsin!." 0 gitti, melun Şimr Zil Cevşen geldi. İmam-ı Hz. Hüseyin ona dedi ki; "Zırhını aç, pis yüzünü göreyim." Yüzünü açınca "Bu bir nişânedir. Peygamberimiz; "Ehl-i beytimin kanına giren alaca bir köpeğe bakar gibiyim."diye buyurmuştu dedi. O anda göğe zalim bir kılıç yükseldi ve bir anda dünya toza dumana boğuldu. ... Eyvah, eyvah! Ümmü Seleme'nin sakladığı toprak, kana bulanmıştı ve acı haber bir anda kilometrelerce uzaktaki  Medine'ye ulaşıverdi. Gözler kanla doldu ağlamaktan...Pınarlar kurudu. Nasıl uzandı kolunuz kanadınız söyleyin . Hiç mi titremedi kalbiniz, eliniz... Bunun hesabını nasıl vereceksiniz  söyleyin. Hz.Peygamberin öptüğü o boyna nasıl kıydınız. Hz.Fatıma siz kanına giresiniz diye mi onu büyüttü. Hz. Ali ona vefasızlık yapın diye mi fedakar, cömert, merhametli ve ahlaklı yetiştirdi.

Habib-i Kibriya'nın torunlarını çok sevmesi onlar için  hiçbir şey ifade etmiyordu. Gözlerini kin ve nefret bürümüştü. Ne hazindir ki, basiretleri körelmiş sevgisiz güruh, Allah ve Resulüne ihanetin en büyüğünü Kerbela'da işlemiştiler... Bu münafıklar güruhu, Hz Peygamberin torununa sahip çıkmadılar; getirdiği mukaddes dine nasıl sahip çıksınlar. Sad oğlu Ömer alçağı Kerbela'dan yola çıktı. Kufe'ye gelince şehitlerin başlarını kargıların ucuna takıp gezdirdiler. Küfeli yaşlı bir kadın, Hz.Zeyneb'e; "Bunların dili Resulullah'ın sünnetinden bahseder, fakat kalplerinde ondan eser yoktur." diyecekti. Evet, bu nasıl Resulullah'ı sevmekti böyle!..

  Bu olaya karşı gelen bir çok insanın, kanları dökülecektir mukaddes Kabe'de bile.  Diğer Sahabe ileri gelenlerine de zulümler yapılacaktır. Allah'a verecekleri hesabı düşünmeyen zalimlerin başına, daha dünyada iken türlü türlü belalar geldi. O günden sonra hiçbir Müslüman, Yezid'in adını ağzına bile almadı, asla çocuklarına bu ismi vermedi ve ancak aldıkları beddualarla anıldılar. Yezid'e lanet okuyanlardan birisi de olaydan asırlar sonra yaşamış olan ve 1505'te vefat eden İmam Suyuti'dir. .

Ehl-i Beytin ise asırlardır isimleri yüceldi. Müslümanlar her namazlarında  "Allahümme salli ala seyyidine Muhammedin ve ali Muhammed "diyerek Peygamberimize ve ehli beytine dua etmekteler. İnananlar asırlar boyu Hz. Peygamber giydi diye hırkasını saklamaktalar. Onun mübarek sakalını ziyaret etmek için birbirleriyle yarışmaktalar. Her haliyle ehli beyt onların gönlündedir. En çok onların isimlerini koyduk çocuklarımıza, Aliler, Hasanlar, Hüseyinler ve Fatımalar... Hanelerimizde duvarlarımızı,  gönlümüzde kalplerimizi, camilerimizde ise mihrabımızı yine o isimler süsledi... O günden bugüne

 

 

Evet, Hz.Hüseyin'in oğluna nasihati bizleri teselli ediyor. "Ey gözümün nuru! Sabırlı olmak yolundan ayrılma ki, o yol peygamberin ve evliyaların ahlâk yoludur. Eğer bize bu musibet nasip olmasaydı bizden sonra gelecek Müslüman kişilere bir bela inse, onu ilahi bir azap diye düşünecek ve üzüleceklerdi. Ne saadettir ki, bela bizim yanımızda hakîkat ehlinin sevgilisidir. Ve musibetin başa gelmesi ümmetin Allah'tan korkanları için bir teselli sebebidir.

 

Kerbela'ya Bir Bakış

Kerbela konusu İslâm ve insanlık tarihinin, Hz. Peygamberin (s.a.v.) ahirete irtihalinden sonra, hassaten bu ümmetin yaşadığı hadiselerin en korkuncu ve en mühim konusudur.

Sadece üzüntü boyutunda değil, ümmet içerisindeki toplulukların mezhep, meşrep ve siyasi yapılanmalarına etki etmiş dini bir vaka olarak da etkileri devam etmektedir. Bu anlamda, hangi yönde olursa olsun, İslam ümmeti içinde, Kerbela konusuna kaygısız kalan tek bir fert bile düşünülemez. Çözümsüz, geri dönüşü olmayan, herhangi bir şekilde insanın asla açıklaya-mayacağı, şerlikte kıyas götürmez bir vakıadır Kerbela. Hz. Peygamberin (s.a.v.) torunlarının en vahşi bir biçimde katledilmesi hadisesidir. İslam tarihinde, şehadetle en çok özdeşleştirilen konudur. Zeynepler orada doğmuştur yeniden... Başta Hz. Hüseyin olmak üzere Şehadetin, şehadet şuurunun, Allah (c.c.) yolunda zorluklara katlanmanın adıdır Kerbela... İslamı yaşamak, İslama talip olmak nasıl bir hicretse, Kerbela da, boyut değiştirerek şehadete hicret etmektir, aşkla Maşukuna koşmaktır. Çünkü dünyevi kıstaslara dair bir karşılığı yoktur. Ayrıca geçmişte olduğu gibi tüm İslam dünyasını büyük bir ıstıraba boğmuş ve şimdi de boğmaktadır... Kalbinin bir köşesinde zerre kadar iman, aklında İslam adına zerre kadar diyalektik olan kim varsa; kalbindeki Allah korkusu ve Resulullah sevgisi kadar ızdırap ve çile sahibidir bu konuda... Bugün her ne kadar, ehl-i sünnetin ehl-i beyt ve Kerbela hakkındaki görüşleri mutedil, dengeli ve gerektiği şekilde müşfik ise de; ehl-i sünnet çizgisinde olduğu halde ehl-i beytin hakkını ve hukukunu gerektiği şekilde gözetmeyen vicdansız, takvasız ve ihlassız insanlar yok değildir!... Hele hele "Üstünlük takvadadır" hak düsturunu ihlassız kalbine kılıf, azmış nefsine de -haşa- İslam adına fikir çerezi yapanları nadide güzellikteki İslam bahçesinde cirit atmaktadır. Göğsümüzü gere gere "Hazreti" dediğimiz Hz. Mua-viye'nin, Resulullah' tan gelen "Senin soyundan gelenlerin ehl-i beytimi katledecekleri" ihtarı üzerine doksan yaşına kadar evlenmeyen ve ancak sonra evlenen hassasiyet, samimiyet ve ihlasını da bulamazsınız asla onlarda... Onlar, bu konudaki tüm İslami ihtar ve yönlendirmelere rağmen ehl-i beyte karşı ya menfi, ya nötr, ya da münafık meşreplidirler. Onlar ne Abdülhakim El Hüseynilerin, ne Abdülhakim Arvasilerin, ne de Ahmed Arvasilerin kıymetini bilirler?..

Evet, Kerbela hadisesinin günümüze taşınması gereken ibret vesikalarını üst üste koysak, müslümanın hassasiyet çizgisinde tüm hayatını kuşatacak bir ölçü insanı çıkar ortaya... Çünkü Kerbela hadisesi, tüm müslümanların, kafasını elleri arasına alıp kara kara düşünmelerini gerektiren ibret dolu bir hadisedir. Ehl-i beyt düşmanlarının, Hz. Peygambere kadar uzanan bir düşmanlık çizgisidir Kerbela... Yüzyıllar öncesinde olmasına rağmen, o günlerin acısıyla bile insan, İslam'ı aşkla, hınçla yaşar, yaşamalı da,.. Allah'ın (c.c.) hakkını kimseye yedirmemecesine, Resulullah' ın hakkını kimseye yedirmemecesine, Kerbela şehidlerinin hakkını kimseye yedirmemecesine... Çünkü Müslümanın hayatında, güzellikleri temsil eden ahlak adına ne varsa, ki bunun içine başlı başına Peygamber sevgisi girer, takva ve ihlas girer, denge girer, mücadele girer, tebliğ girer, en önemlisi de Hz. Hüse-yin'in ve Kerbela şehitlerinin şahsında, mazlumluk girer... Hepsinin sahibi olmalı Müslüman. "Gözünün önünde masum ve mazlum insanların katledildiğini görmedikçe, kişinin imanı tam olmaz" düsturunu hissetmek ve yaşamak için Kerbela yetmez mi?!.. Elbette yeter... Evet, onların şahsında, hayatı ve hayatın gerçeğini her şeyiyle omuzlamış dört başı mamur,  ciddi,  gerçekçi, tutarlı ve bilgili müslüman çıkmalı ortaya... Günümüzdeki ifrat ve tefrit hareketlerinden sıyrılmış, her şeyi yerli yerinde, neyi nerede nasıl yapacağını bilen insan... Çünkü Kerbela Şehitlerinin temsil ettiği misyon buydu... Onlar, kendi haklarını savunurken, aynı zamanda Peygamberin hakkını savunduklarının kıyasıya farkındaydılar. Kerbela mazlumları canhıraş çığlıklarla katledilir-ken, biraz sonra Hz. Peygambere ulaşmanın müjdesi vardı kalplerinde... Bağlılıkları yeni ayrılmış gibi taptazeydi...  Susuzluktan kavrulan dudakları "Allah, Allah!" diyordu Hz. Peygamber gibi... Mübarek Ced-lerinin kendilerini seyrettiğini, bütün gök ehlinin olanları seyredip hüngür hüngür ağladıklarını biliyordular... Kızgın topraklar üzerinde susuzluktan kupkuru ağızları, aynı zamanda şehadete susamışlığı anlatıyordu. Allah'ı arzulayan o mazlumların gönülleri, Resulullah aşkıyla dopdolu ve gözleri Allah aşkıyla sırılsıklamdı... Ölümlerin en şereflisine koşuyordular. Karşılarındaki azgın güruhun taarruzlarından bedenen yorgun ve bitkin ama ruhen dinç, diri ve her şeyleriyle mutmainne ve Hakk'ın takdirine razı idiler... Karşılarındaki cahiller ise, ne yazık ki tam tersinin temsili içindeydiler...

Günümüzde düşünmemiz gereken menfi yansımalar ise, ehl-i beyt kültürü dediğimiz İslami realitenin, hala doğru dürüst anlaşılamamış olmasıdır. Evet, ehl-i sünnet kaynaklarına göre, ehl-i beyti sevmek ve saymak vaciptir. Fakat bugün hala, Seyyid nedir, Şerif nedir, onlara nasıl davranılır, onlar nasıl değerlendirilir, bu konudaki ayet ve hadisler, ehl-i sünnet alimleri ve mezhep i-mamlarının tavsiyeleri ve bu konudaki davranış ve uygulamaları nasıldı, Ahir zamandaki görev ve fonksiyonları ne olacaktır şeklinde; bizi sorumluluklarla kuşatan, günümüz ve istikbalde şekillenecek bir dünya ve en kutsal değerler adına bizi zirvelere taşıyacak tefekkürlerden hala mahrum bir toplumla yüz yüze, karşı karşıyayız... Bu duyarlılık hala toplumun geniş bir kesiminde ne bilgi ne de hassasiyet düzeyinde yaşanmamaktadır... Yani Kerbela'da işlenen katliam, bir başka boyutta günümüzde de, devam etmektedir. Çünkü o günkü toplumu Kerbela'ya götüren şartlar, teneffüs edilen hava ve zemin her gün yeniden, yeni Kerbelalara, İslam'ın ayaklar altına alınmasına yol açmaktadır. Tüm nefsaniyetiyle, haksızlık ve adaletsizliğiyle... Oysa, ehl-i beyt hususunda ehl-i sünnet kaynaklarımızda ölçü, bilgi ve fetvalar alabileceğine açık ve ortadadır. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sevgisiyle yoğrulmuş ehl-i beyt aşıkları bunu gayet iyi bilirler. Evet, acıların insandaki en mühim etkisi, olgunlaşmadır. Acıların en büyüğü olan, Resulullah (s.a.v.)'in vefatından sonra, Kerbela hadisesi gibi bir acı, hala bizleri olgunlaştırmadıysa, hala ehl-i beyt kültürü sinelerimizi buram buram kaplamadıysa, hala o emanetlere gereken saygı, sevgi ve ilgiyi gösteremiyorsak, bizi ancak ölüm ayıltır desek yanlış olmaz sanırım. Ehl-i beytin, ehl-i beyt olmanın ne kadar üniversal bir değer olduğu, müslümanlarca da bir kez daha kavranır ve üzerinde iyice düşünülürse, onlardan istifade etmek hususunda, önümüze Sünnete dayalı bir kapı açılmış demektir. Bu konuda yanlış duygu ve düşünceleri olanların bir kez daha gidişatlarını gözden geçirmeleri, her şeyden önce kendilerinin hayrına olacaktır. Nitekim Şûrâ Suresi 23. âyetini; Beyzavi ve Medarik tefsirinde; (Ey Resulüm, onlara de ki: Tebliğ vazifem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Sizden istediğim akrabaya ve ehl-i beytime karşı muhabbettir) şeklinde tefsir etmişlerdir.

Evet, sonuç olarak: Hz. Ebubekir'i Hz. Ali kadar sevemeyenlerin, Hz. Muaviye'yi Hz. Peygamberin bakışıyla görme-yenlerin bizi doğru anlayacağını sanmıyoruz.

Özlüyoruz; nerede öğrencilerine ders verirken, kapının önünde oynayan Seyyid'i gördükçe sık sık ayağa kalkan ve "Niye böyle yapıyorsunuz?" diyenlere, kapının önündeki Seyyidi gösteren İmam-ı Azamlar; nerede "Bütün dünya bilsin ki, Hz. Ali'yi sevmek rafızilikse, ben rafıziyim" diyen İmam-ı Şafiler, nerede!.. Nerede o mezheplere bağlı olduğunu iddia edenler...

Ve; bugün ne yazık ki karşımızda, sinsi bir şekilde ehl-i beyt düşmanlığı yapanlar!...

 

Bugün islam dünyasına baktığımızda gözümüze ilginç manzaralar çarpmaktadır, zira İslam ile İslam adına uydurulmuş şeyler birbirine karışmakta, ortalığa "a İslamı"  "b İslamı "c İslamı" gibi bir sürü seçenek ve bunun yanında tutarsız bir islam anlayışı çıkmaktadır.

Peki ama Kur`an`da "Allah-ın ayetlerinde bir tutarsızlık bulunmadığı" belirtilirken, maalesef müslümanlar arasında sıkça rastladığımız bu tutarsızlık nerden kaynaklanmaktadır, keza bu insanların hepsi Kur`andan beslendiklerini iddia etmektedirler?

Toplumu bir köşeye koyacak olursak, fertler olarak bu konuya nasıl yaklaşmamız gerekir, zira hepimizin bildiği üzere toplum fertlerden meydana gelmektedir.

O halde Müslüman olduğunu iddia eden bir şahsın önce Müslüman nedir, kimdir sorusu ile baş başa kalması, buna cevap bulması, Allah-ın Kur`anda çizdiği Müslüman modeli ile tanışması gerekmektedir.

Şüphesiz ki din, yani İslam Allah’ındır, ama onu temsil etmekte İslam olanların yani Müslümanların görevidir! Bu görevi hakki ile yerine getirmek ise ancak bu bilince ermekle gerçekleşecektir, yoksa mahiyetinden bihaber olduğumuz bir dini `doğru´temsil edebilmemiz ve en önemlisi yaşamamız mümkün değildir.

Allah Kur`anda Müslüman’ı şöyle anlatmaktadır;

 

"Rahman’ın kulları yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine sataştıklarında "selam" derler.

Gecelerini, Rablerine secde ve kıyam ederek geçirirler.

Rabbimiz bizi cehennem azabından koru. Çünkü onun azabı sürekli(!) ve helak edicidir derler.

Onlar harcadıklarında ne israf ederler, nede cimrilik. İkisinin arasında bir yol tutarlar.

Allah-ın yani sıra başka ilahlara yalvarmazlar. Allah’ın öldürmesini haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar.Zina etmezler.....

Yalan yere şahitlik etmezler. Faydasız bir söz işittiklerinde oradan vakarla uzaklaşırlar.

Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında onlara karşı kör ve sağır kesilmezler"(25-Furkan; 63,64,65,67,68,72,73).

"Onlar Boş şeylerden yüz çevirirler.

namazlarında huşu içindedirler.

Zekatı verirler.

Onlar emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.

Namazlarını aksatmaksızın kılarlar " (23-Mü`minun;2,3,4,8,9).

"Onlar gayba iman ederler, namazı kılarlar ve kendilerine verdiğimizden infak ederler.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.