İSTANBUL ŞEHİR KÜLTÜRÜ ve BİLİNCİ

Özkan KARACA

 

İSTANBUL ŞEHİR KÜLTÜRÜ ve BİLİNCİ

                                                                                                    Özkan KARACA

    Geçmiş zamanın izleri; çöllerin ardında, gözlerin yurdunda, vesikaların kuruluğunda ve toprağın kucağında donarak çağının derinliğine gizlenmiştir.  Geçmişten günümüze döşenen iz taşları: Sanat estetiğinde, mimari güzellikte, ilim araştırmalarında ve gelişmelerinde medeniyet yürüyüşü olmuştur. Yaşlı Dünya’mız coğrafi bölgelere ve devletler otoritesine yayılarak şekil bulmuş;  farklı kültürler mozaiğinde kenetlenen ve medeniyet mermeri üzerinde yaşayan topluluklarla etkileşim halinde bulunmuştur. Toplulukları ayakta tutan ve geliştiren din direkleri ve medeniyet dilekleri kat kat yığılan çağların alnına yaslanmıştır. Mimari usul, edebi üslup ve kültürel ufukla zenginleşen toplumların geçmişten günümüze taşınan sanat çağlayanı günümüze değin hayat vermektedir. Geçmiş medeniyetler ve devletler hep sağlam bir tarih bilinci, birikimi ve kültürü üzerine kurulmuştur. Geçmiş ve gelecek arasında yıkılmaz bağlar kurmak, onu anlamlı hâle getirmek için ufuklara doğru uzanacağımız referanslardan biri de tarihin aynasıdır. Tarih aynası için yüzyıllarca şekil bulmuş, göz ve el sürülmüş, sanatın derinliği ve kültürün zenginliği bulunan medeniyetin eşiği şehirlerdir. Tarih yapan ve tarih kuran şehirlerden İstanbul gibi. Tarihin aynası olarak günümüze yansımaktadır.

      Farklı medeniyet mermeri ve tarih mirası üzerinde yaşayan topluluklar: Dili, dini, ırkı ayrı olarak dünya kültürler ve ülkeler mozaiğine sahiptir. Kültürel değerleri, geleneksel zenginlikleri ve mimari estetikleri ayrı olarak yaşadıkları mekânlara insanlar ruh katmaktadır. Mekânların yüzü; mekanların mimari duruşları, tarihsel mirasın günümüze bakışı, doğal güzelliklerin yansıması ile insandan bize ayna olarak aksetmektedir. Mekânlar, insanların aynası olarak yaşam kodlarını ve zaman algısını ele veren şifredir.

    Zamanın ruhunda yaşadığımız şu anın toprağı. Bulutların yüzüne ve suyun sesine kimi zaman; hüznün adını, rüyaların tadını, ufukların yanını yüreğimize kazımıştık. Tarihi duruşu ve tabiat dokusunun kaynaştığı, geçmiş ve geleceğin bir arada barındığı metropol kenttir. Şehrin; zamanın ruhunda yükselen kültürünü, insanlıkla yüzleşen sanatını, çağın taşları ardından sivrilerek günümüze iz kuran tarihini, geçmişin birikiminden alarak geleceğin dileğine damga vuran talihini yakalamalıyız. İstanbul bedeninde yaşayan bireyler olarak; İstanbul’un bilincini, İstanbul kültürünü yaşamalıyız…

     Tarihin zenginliğinden yükselen, sanatsal derinliği görülen ve yüzyıllar boyunca kalabalıkların yüzleştiği Dünyanın belli başlı şehirleri. Paris, Londra, Roma, Berlin, İstanbul, Bağdat, Kudüs, Şam, Pekin, Tokyo gibi şehirler. Tarihin eşiği ve medeniyetlerin beşiği olarak hala kalabalık durumdadır. Şehirler insan yaşantısını şenlendirir ve geleceğe taşır. Aynı zamanda anıtsal eserler, büyük düşünceler, insanlığa yarar katan bilimsel çalışmalar ve her türlü gelişmeler büyük şehirlerde meydana gelmiştir. İstanbul ise müstesna durumdadır. İstanbul üç büyük imparatorluğa başkentlik yapması gibi haklı vakarını taşıyor. Coğrafi konumunda dünyada iki kıta üzerinde kurulmuş tek şehirdir.

    Üç yanı denizle kucaklaşan, her taşın izinde ve duvarlarının sesinde faklı tarihin soluk verdiği, ekonominin bel kemiği, sanatın direği, insan mozaiklerinin buluştuğu şehir: İstanbul

    Uzun tarihi boyunca gördüğü anıları çok, acısı kendinde saklı, eserleri tozlu arşivlerde dolu olarak özlemini kazıyarak günümüzün kapısını açmıştır. Kendisinde yaşamanın değerini bilmek, şehrin kültüründe olmak gerekir. Tarih ve kültür mirası üzerinde yer alan İstanbul’a dokunmasını ve görmesini bilmek, onun eşyalarını veya eserlerini derinlemesine okuyabilmek, tarihin mermer döşeli, taş köseli mekânlarını araştırmak gerekir. Zamanın ruhunda şehrin mesafelerinde yürüyenler için evrensel sorumluluk yüklemektedir. Birbirleri ile kenetlenen, tarihine ve anılarına sahip çıkan, şehrin değerlerini koruyan, miraslarını gözeten toplumsal organizasyonla geçmişimizi yaşatırız, geleceğimizi okuruz…

     İstanbul, Megaralı Byzas tarafından kuruluşundan beri her asrın yazar, şair, ressam, besteci, bilim adamları ve seyyahların eserlerinde tekrar ve tekrar anılan bir kenttir. Herkes onu kuşatan deniz sularının güneş batarken aldıkları renklere, ufukta çizilen kentin şahane siluetine, sabahları onu tülbentlerle sarılmış, masallardan çıkmış bir gelin gibi gösteren meşhur sislerine hayran kalıp bu şehri metheder. Ziyaret edenlerin hepsi, kentin uzun geçmişinin şahitleri olan tarihi yerlerine, müzelerine, Boğaziçi’nin eşsiz güzelliğine, Anadolu’nun egzotik koku ve tatlarını Avrupa ve tüm dünyanın güzel koku ve tatlarıyla birleştiren bu şehre aşık olur.

     İstanbul tarihi seyri boyunca; kimi zaman hasarlı depremle, kimi zamanda yüksek yangınlarla yenilenip durdu. 1970’lerden sonra aldığı çılgın göçün azdırdığı çarpık şehirleşme ile plansız ve programsız şekilde genişledi. İmar adına yapılan sokak yıkımları, küçük bir kıvılcıma yenik düşün ahşap evler, ruhsuz bulvarlarla dümdüz edilen güzelim geleneksel sokaklar, betonlaşma adına talan edilen bahçeler ve korular bu muhteşem İstanbul’un pek çok değerini ve yüzyılların tarihi sinen anılarından çok şeyi silmiştir. Kat kat yığılmış, üst üste binmiş, birbirini besleyen ve tamamlayan medeniyetlere beşiklik yapmıştır. Bu kültürler içinde en saygılı ve koruyucu olanda Osmanlı medeniyeti olmuştur. Çünkü var olanı yıkmamış, aksine ihya ederek ve geleceğe taşıyarak nesiller ötesine miras bırakmıştır. Türk- İslam dünyasının dört bir tarafında olan zengin bilgi ve kültür birikimleri İstanbul’da adeta imbikten geçirilip damıtıldıktan sonra tekrar Dünyaya yayılırdı. Bütün yeni modalar, fikir ve sanat akımları İstanbul’dan takip edilir ve dağıtılırdı. Barok’tan Ampire kadar bütün sanat üsluplarının en seçkin örnekleri İstanbul’da bulunurdu. İstanbul, Fatih Sultan Mehmet ve askerlerince alınışından buyana yaklaşık 450 yıl; ilim, sanat kültürün kaynadığı yurdu olmuştur.

     Avrupa’yla Asya kıtalarını birbirinden ayıran ve dört faklı güzellikleri sergileyen Boğaziçi. İnci gibi sıralanan deniz esintili yalıları. Zümrüt parlaklığında köşkleri, ihtişamlı sarayları, hiç eksik olmayan balıkları, yeşilin tonu ve mavinin kolu ile bütünleşen doğası ile tam 30 kilometrelik doğal su geçidi Boğaziçi. Osmanlı imparatorluğunun otorite merkezi Topkapı Sarayı, Bizansın kalbinin attığı At Meydanı, elmas güzelliği sinerek muhteşem mimaride Sultanahmet Camii, yüzyıllarca gümrük kapısı olarak ticaretin nabzı atan Eminönü, yüzyıllarca İstanbul’u kendi yüksekliğinde seyretmiş olan Galata Kulesi, Boğaziçinin tarih ışığı Kızkulesi, muhteşem görkeminde İstanbul’u süsleyen Süleymaniye Camii, şehre yaşam oksijeni veren Belgrad Ormanı, tüm İstanbul’a hakim konumu ile Çamlıca Tepesi çağlar boyunca her gelenin belleğini derinden etkilemiş İstanbul panoroması….

    İstanbul tarihin seyri boyunca; kimi zaman hasarlı depremle, kimi zamanda yüksek yangınlarla yenilenip durdu. 1970’lerden sonra aldığı çılgın göçün azdırdığı çarpık şehirleşme ile plansız ve programsız şekilde genişledi.  İmar adına yapılan sokak yıkımları, küçük bir kıvılcıma yenik düşün ahşap evler, ruhsuz bulvarlarla dümdüz edilen güzelim geleneksel sokaklar, betonlaşma adına talan edilen bahçeler ve korular bu muhteşem İstanbul’un pek çok değerini ve yüzyılların tarihi sinen anılarından çok şeyi silmiştir. Kat kat yığılmış, üst üste binmiş, birbirini besleyen ve tamamlayan medeniyetlere beşiklik yapmıştır. Bu kültürler içinde en saygılı ve koruyucu olanda Osmanlı medeniyeti olmuştur. Çünkü var olanı yıkmamış, aksine ihya ederek ve geleceğe taşıyarak nesiller ötesine miras bırakmıştır. Türk- İslam dünyasının dört bir tarafında olan zengin bilgi ve kültür birikimleri İstanbul’da adeta imbikten geçirilip damıtıldıktan sonra tekrar Dünyaya yayılırdı. Bütün yeni modalar, fikir ve sanat akımları İstanbul’dan takip edilir ve dağıtılırdı. Barok’tan Ampire kadar bütün sanat üsluplarının en seçkin örnekleri İstanbul’da bulunurdu. İstanbul, Fatih Sultan Mehmet ve askerlerince alınışından buyana yaklaşık 450 yıl; ilim, sanat kültürün kaynadığı yurdu olmuştur.

    Şehirlerin kimliğini kendisinde yaşayanların biçimi oluşturur. Her kentin kimliğinde, o kentin süreklilik kazanmış ayırt edici özellikleri mevcuttur. Birey,

her dönem, içinde bulunduğu zaman ve çevre koşullarından ister istemez etkilenir ve bu koşullar yaşadığı kentte de izler taşır.

    Değer yargılarının tükendiği, yozlaştığı yada yok olduğu bir çağın alnında yaşıyoruz. Bilim ve teknolojinin zirve yaptığı uzay çağı kuşatıyor her yanımızı. Çağın içinde fakat çağların ötesine ışık olacak; zengin birikim, mimari estetik, sanatsal zarafet ulaştırmalıyız. Kendimizi kaybetmeden varoluşumuzu sorgulayarak huzuru yakalamalıyız. Çağın ötesine ellerimizi uzatarak; mimari üslupta, kültürel duruşta, sanatsal dokunuşta farklılıklar vermeliyiz.

    Çevremizi fark etmeden, algılayamadan ve hissetmeden yaşayıp gidiyoruz. Oysa çevremize biraz bakabilsek, kim bilir neleri değiştirebiliriz. Yaşayabilmeyi ve bakıp görebilmeyi…

     Bin yıl boyunca İstanbul büyük mabetleriyle, hem de kendi eşsiz güzelliğinden dolayı bir çok milletlerin dikkatini çekmişti. Ona gitmek, onu görmek, onu görmek imtiyazdı. Bu şehri almak isteyen çoktu. Geçit vermez sağlam surları buna mani oldu. Bu şehir o zamanın modern ateşli silahları kullanılarak ve Sultan Mehmet’in Türklerin eline geçmiştir. Osmanlı imparatorluğu fetihten sonrada bu şehri yeniden imar etti, korudu ve geliştirmiştir.

    Gölgeli dar sokaklarındaki Osmanlı çardakları, ağaçla kaplı mahalleleri, mermer yüzlü çeşmeleri, tabiatın süsüne dayalı bahçeleri, ihtişamın sivrildiği mabet, medrese ve diğer kamu binaları ile İstanbul yüzyıllarca bu şekilde hayat sürmüştü. İstanbul sahip olduğu faklı şehir yapısıyla diğer şehirlere örnek oluşturarak şehir kimliği kazandırmıştı. Eski İstanbul şehrinde planın esası, arazinin topografik yapısına göre belirleniyordu. Gaye ise tabiatı tahrip etmek değil, onu tabiatla bir bütün halinde tamamlamak, şehir ve şehirde yaşayanların doğa ile içi içe yaşayabilmesini sağlamaktı. İstanbul’un evleri ahşaptan ve çatıları aynı eğilimdeydi. Üstelik kiremitlerde aynı cinsler olacak şekilde örtülüyordu. Bütün bunların temel anlayışı estetik görünüm ve kararlılık gösteren standartların korunmasıydı.

     Doğu Roma İmparatoru Kostantinos’un Konstantinopolis’i, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u gibi Cumhuriyetin İstanbul’u 1950’den itibaren yeni yeni oluşmaya başlıyordu. Romanın sütunları, Osmanlının minare ve kubbeleri yerine şehre gökdelenler hâkim olmaya başlamıştı. Yeni bir anlayışın ürünü, kibirle yükselen, İstanbul suretini bozan mimari sivrilikler.

    Geleceğin İstanbul’u elbette geçmişin Kostantinopolis’inden de, Osmanlı döneminin İstanbul’undan da farklı bir şehir olacaktır. Bin yılın getirdiği bu kültürel mirasa sahip çıkarken, bu şehirde yaşayanların beklentilerine cevap verecek, onların daha da yaşanabilir şehirde yaşamalarına olanak sağlayacak, onları mutlu edecek ve ileriye dönük kalıcı atılımlarda şehir dokusuna ulaşmamız gerekir.  Çünkü yaşanılan şehir insanla var olur ve değerini bulur. Değerli bildiğimiz her şey, değerini ve zenginliğini insanla kazanır.

    Malum olduğu üzere İzmir, İstanbul Türkiye’nin ikinci büyük şehirdir. Osmanlı döneminde İzmir en büyük ihracat limanı, İstanbul ise en büyük ithalat limanına sahipti. Sanayi öncesi bir toplumda yaşıyorduk. Bundan dolayı tarıma dayalı üretimde en başta gelen ihraç malları; incir, üzüm, fındık, pamuk ve tütündü. İncirin ve üzümün ortasında yer alan İzmir,  en büyük ihracat limanı olarak yer bulmuştu. İstanbul ise yüzyıllardır eksik olmayan yoğun nüfusuyla tüketim merkezi konumunu sürdürüyordu. Yalnız yurt dışında değil, Türkiye’de üretilen her türlü mallarda İstanbul’a akıyordu. Ama başlangıçta çok fazla belirgin olmasa da İstanbul her yerden mıknatıs gibi çektiklerine karşılık, bir şeylerde göndermeye başlamıştı. Çünkü sanayileşme çarkı dönmeye başlamıştı. 

     Sermaye, sermayenin yoğun olarak bulunduğu yere gelir. İş kuracaksanız, ham maddenin en kolay getirileceği, ürettiğiniz mamul maddelerinin en rahat şekilde sevk edileceği, her an elinizin altında çalıştırabileceğiniz insan emeği deposunun bulunduğu yerler tercih edilir. Bütün bu koşulların en uygun biçimde bir araya geldiği yerde: İstanbul’du. Bu devi doyurmak için kurulmuş mekanizmalar çok yönlü çalışmaya başlamıştı. Fakat bu gelişmelerin oldukça plansız ve kendiliğinden yayıldığını arşivler söylemektedir. Osmanlı döneminin İstanbul’unda sanayileşme çabalarının temelinin atıldığı altın boynuz Haliç’i, uzun yıllar doğrultulmayacak ve güzelliğinin yok olmasına sebep olan yıkıma sürükledi. Deri sanayinin gelişmeye başladığı Zeytinburnu- Kazlıçeşme taraflarında 1949’dan itibaren gecekondular türemeye başlamıştı.

    Plansız bir göçe göz yumulması, göçenlerinde kendi konutlarının kendilerinin yapmasının bir politika haline gelmesi, hesapsız nüfus artışı ve programsız yapılaşma sorunların daha da büyümesine kapı aralamıştı. Son yıllarda göçün hızında ve yoğunda azalma görülmektedir. Diğer yandan belediye hizmetlerinde ciddi gelişme il ve ilçe yönetiminde iyileşme bulunmaktadır. Altyapı hizmetleri tamamlandı, sosyal, kültürel ve sanatsal faaliyetler hızlanmıştır. Olumlu gelişmeleri bir araya getirdiğimizde İstanbul’un denetlenebilir ve şehirlerin öncüsü bir kent olma rayına oturmuştur. Bir zaman öncesine kadar kentin büyümesine yetişemiyor, ancak en temel ihtiyaçlara çözümler bulunulmasına çalışılıyordu. Şimdi ise geleceğe daha seri kanlı bakabilecek, kent için çeşitli gelişmeler düşünebilecek ve planları yürürlüğe koyabilecek duruma gelinmiştir.

  Şair- Yazar
Özkan Karaca

 ozkankaraca@atlantikmedya.com

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.