Kavganın adını doğru koyalım

xxx78

Bir medya grubunun vergi borcu âniden gündeme düştüğü için iktidar-basın ilişkisi yeniden tartışma konusu oldu. İktidar, ülkemizin en büyük medya grubunu, yalan-yanlış haberler vermekle, gerçekleri çarpıtmakla suçluyor; suçlanan medya grubunun bütün organları ise, iktidarın muhalif basına tahammül edemediği iddiasını seslendiriyor.

Tartışma bu iki suçlama ekseninde cereyan ediyorsa da, görünenin arkasında, etkisini bugüne kadar sürdürmüş ülkemizdeki çarpık sistem varlığını hissettiriyor.

Dün Yeni Şafak'ta Mehmet Gündem'in iki üniversitede dersler veren, Taraf gazetesinde sütunu bulunan iktisatçı Süleyman Yaşar'la derinlik taşıyan bir konuşması yayımlandı. Global krizin kabul edilebilir yansımasının boyutlarını çok aşan bir sarsıntının ülkemizde yaşanması için kolları sıvayan bir 'lobi'den söz ediyor Taraf yazarı...

İçeride kazanılmış paralarını yurtdışındaki dandik fonlarda batırdıkları için zorda olan bir kesim oluşturuyor bu lobiyi; lobinin kayıplarını devlete ödetmek için harekete geçtiği anlaşılıyor. “IMF'den al, bize öde” demenin kibarcası olarak “IMF'yle anlaş” diye bastıranlar bunlar... Süleyman Yaşar, işbaşında bulunduğu yedi yılda, hükümetin, yapısal değişiklikler yanında kamuda mali disiplini sağladığı, devlet borçlarını ödediği, bütçe açığını gelirin 1.7'sine indirdiği, kamu borç yükünün ulusal gelire oranını yüzde 96'dan 37'ye gerilettiği rakamsal gerçeklerini vurguladıktan sonra öldürücü darbeyi şöyle indiriyor: Buna karşılık, özel sektör, kendi dış borçlarını 42.9 milyar dolardan 196.2 milyar dolara çıkarıp şirketlerini kırılgan hale getirdi.

Bunlar gazetelerde hergün okuduğunuz gerçekler değil; tam tersine, ünlü-ünsüz ekonomi yazarları bu gerçeklerin yanından bile geçmiyorlar. Neredeyse herkes tek ses halinde “Battık, batıyoruz” feryadını koparıyor...

Acaba bu durumun gündemdeki 'iktidar-medya kavgası' ile hiç mi ilişkisi yok?

Türkiye uzun yıllardır parçalı-iktidarlar tarafından yönetildi; siyasiler yalnız “Asker ne der?” diye düşünmek zorunda bırakılmadılar, ikisi de aynı kapıya çıkan “Büyük işadamları/medya ne der?” kaygısını da yaşadılar. “Ne olursa olsun” demeye başlandığında, sistemin siyasilerin üzerlerine çöktüğü olağanüstülüklerle karşılaşıldı.

Gerçek demokrasilerde asla karşılaşılmayacak olağanüstülükler, halkın hayrına olmayan bir kapalı ilişkiler zemininde Türkiye'ye dayatıldı bugüne kadar...

Bu noktada sorulması gereken soru şu: Böyle gelmiş olabilir, ama böyle gitmek zorunda mı? Devletin gücünü halk yararına kullanması umuduyla iktidara taşınmış politikacılar, asker-medya baskısını üzerlerinde hissettikleri için kapılarına dayatılan başkalarına ait faturaları ödemeli mi? Halkın ve devletin kaynaklarının 'kriz lobisi' de denilen bir kesim tarafından çarçur edilmesine izin mi verilmeli?

Önceki iktidarlar, çok kısa sürede, bu soruların hepsine “Evet” demek zorunda kalmışlardı. Ak Parti iktidarı, bugün, aynı sorulara “Hayır” cevabını veriyor ve bürokrasi de bunu algılıyor... Altı yıl boyunca verilen açık mesajlardan işin bu noktaya varacağını görmesi gereken 'lobi', mevcut iktidarın önceki iktidarlardan farklı olarak halkın ve devletin çıkarlarını her durumda koruyacağını kavrayan bürokrasinin tepkisiyle karşı karşıya bugün...

Politikacıların, siyasi iktidarın, başbakanın herhangi bir şey yapmasına gerek yok; önünün açık olduğunu anlayan bürokrasi kendi başına sorunların üstesinden gelebilir. Yargı bürokrasisi Ergenekon kovuşturmasında bunu ispat etti; şimdi Maliye bürokrasisi kendi görevini yerine getiriyor.

Uzaktan bakıldığında 'iktidar-medya kavgası' olarak görünenin, biraz yakınlaşılınca, Türkiye'nin çarpık yapısının devlet organları tarafından doğru zemine oturtulması girişimi olduğu anlaşılıyor...