Kendinizin Kendisine Kaçmak!

İbrahim DANACILAR

Bu öyle ilginç bir haldir ki kelimeler yorulur bu durumu anlatmaya...

Ardı arkası kesilmeyen, ön/arka yüzü olmayan, aralıklı mesafelerle koşulan bir yolculuk gibidir bu seyahattir ki; uzunluğun gölgesinde büyüyen bir kısalıkta ilerlersiniz…

Kendinizden de içeri olan bir benlik belirginleşir ahvalinizde... Savrulan güz yapraklarının kuruluğunda  hışırdayan bir tınıyla başlayan bir senfoni eşliğinde yüksek akıma doğru ilerlersiniz mantığınızı yok edercesine... Nasıl bir akımdır bilinmez ama, ateşiyle kasıp kavuran, yaşlarıyla bir damlayı yağmurlara boğan, rüzgarıyla küçük bir ateş kıvılcımını alevlendiren, toprağıyla bağrının ortasına düşmüş savunmasız tohumu devşiren verimlilikte ve derinlikte olan bir şey gibidir sanki...

Taşkınlıklarıyla yüreğinize husumet verse de çevrenizdekiler, siz sevgi ırmağında kulaç atmanın keyfini yaşarsınız. Bundan böyle meczup oluşunuza kani olur kalbinizin üst geçit noktası... Kilit değmiş sürgün kalın ve çelik kapılar, o anahtarın izini sürer olursunuz amma  herkesin değil ''er'' kişinin algılayabileceği bu inanılmaz kaçışta...

Bilirmisiniz, yüreğinizin başka bir aşktan kaçışı normal görünebilir, ama ya kendi içinizden kaçışı nasıl izah edilesiniz? İç taraf dışarıya hükümlü; dışarı ise içeri hükmeden durumda ise... Halbuki her şey güllük gülistandır o meskende... Her parça kendi bütününde saklıdır ve her özne kendi yükleminden sorumludur artık bu varış noktasında...

Peki ya; bir yok oluş, bir başka varışa duyulan amansız özlem, bu kavramların yerini ters-yüz etmez mi acaba? Fırtınanın haysiyetine dokunulmuşçasına gazaplanan bir kavruluşa; esir metruk evler misali halin, nasıl algılayacak bu kavramı!?
 

Bu kaçış nereye ve ne zamana dek sürecek? Hangi hesaba göre ve kaçıncı boyuta göre biliyormusunuz siz?  Kendi sonunu hazırlayan hayatlar; bu kaçışı nasıl sorgulayabilir ki? Kaldı ki, sonun başlangıcını getiren üç nokta; yani sonsuz harflerin suskunsuzluğa tekabül ettiği  bir dünya da,  iki taraf da keskin bir bıçak sırtında durmaktayken...

Bu kaçışta ki böyle bir ikilemin eşiğinde beslenen bir aşkı bırak başkasının anlamasını, nasıl anlatabilirsin ki kendine...

Bu kaçıştaki giriftleşmiş sebep ve sonuç ilişkisinin sonunda aşkın, yanan mı, yoksa yakan mı olduğu ayan olacaksa da, bu bir diri küllenişe engel olamayacaktır artık.. Aşkın kendisi yanmakta, tutuşmakta iken; aşığın maşukuna olan aşkının yakıcılığı o kadar müteessir olmasa gerek değil mi... Birde her ikisi de yanmaya amade, her ikisi de yakmaya müsait; ikisinin de sırrı, kor bir ateşin külünde yanıklı...

Ağıtların ardından gelen bu sükunette, feryatlar yükselse de o yüceliğe doğru; asıl kazanımların kaybediş ve kaçışlara gebe olduğu asla unutulmamalıdır... Artık yürek, kendi iç sesini dinledi ve kayıpların tam orta yerinde yitirdiği sevdasını buldu. Eğer kaybetmeseydi, aramayı bilemeyecekti ve varlığın tahakkümünü asla anlayamayacaktı; Bilakis bilinmezlikler diyarında yitirilip, kaybedecekti kendi bilinirliğini...

Mevcut bir yürek acısını dindirmeye hangi bir reçete derman olabilir ki? Teskin edebilir mi acaba letaiflerinin yanık halli bağırışlarını... Hangi fani giderebilir ezeli ve ebedi hakikatlerden aldığı sonsuz doyumdaki o açlığını... Kim silebilir ki artık duvarlarına çizilen o sevgiliye ram olmuş resimleri... Koparabilirmisin içinden birbirine kördüğüm olmuş sevgi ilahi bağlarını... Kim üzerini örtebilir hal lisaniyle döktürdüğün  aşk tadında ki mukaddes sözcükleri... Kim okuyabilir boşluğa yazılan kelimelerin anlamını boğan ateşten bir gömlek giyen nesnel karşıtı manaları ve durdurabilir mi her vurgun sonrası açılmış yaradan akan kanının hızını...

Bana bakın; bir imla klavuzundan yararlanılıp, düzeltilebilen bir cümle öğesinden bahsetmiyorum; ya da bozuk anlatımsal bir konuşmayı doğru ifadelendirme biçiminden konuşmuyorum.! Benim aradığım nokta, özden yoksun olmayan bir tutum içinde bulunmaktan geçiyor bu kaçışta...

Kalıcı ve bir o kadar da geçişlerle dolu bir helezon, kıvrımlı ama bir o kadar ''elif'' olmaya açık bir ''vav'' olma halinden bahsediyorum... Suni sancılardan soyutlanmış, gerçek dönüşümlere doğru açılan bir kıvranıştan bahsediyorum. Dokunulmamış bir bekarette akıtılan kara lekelerin değdiği yerlerdeki kirlenişi vurguluyorum!. Açık yüreklilikte olmayan kapalı, ketum hislerin izini sürüyorum. Aydınlığın odağına gark olan siyahlığın sır perdesini aralıyorum. Kavuşmakların önündeki görünmez engelleri dışlanmaya hazır değerler haline getirmek istiyorum ve tehlikeli, saldırgan dalgaları sakin, durgun denizlerin sahibine şikayet etmeyi diliyorum... Kaf dağının ardındaki gizleri ifşa ediyorum; yeryüzüne, örülü yüksek duvarların bütün ses geçirmezliğine ve yıkılmazlığına inat... Tüm hayal ürünü gerçekleri hakikatin tevhidine teslim ediyorum, yalancı şahitlerin nezdinde...

''İşte böylece, kendinizden var olan aşk dolu kendinize kaçmış olursunuz! Bedava cümleler kurup, kendinizi kendinizde yok edeceğinize; kendinizde ki kendinizi bulmaya çalışın!''

Ey bu yazıyı, sadece okuyan okuyucular; Bugün kısa boylu düşünceleri, uzun metrajlı filmlere konuk olarak sunmaya çalıştım; bir boy uzatma egzersizi mahiyetinde aslında...

Soğuk, kifayetsiz, fitne ve fesat dolu  hisleri, koyu bir kızıllıkta olan ateşe sürüklemeye çalıştım, yüreğimin derin kasesini almak isteyenlere artık boşaltıyorum ki, dem tutsun aşıkların alacalı yüreğinde...

Kendinden kendine  kaçış öyküsü bitmeden, heyecanların amuda kalktığı en can alıcı yerinde şimdilik veda ediyorum, okuyucuların sadece hep o meraklı bekleyişleri çok beklesin diye...

Vesselam.

İbrahim DANACILAR

https://twitter.com/iBR_DANACILAR

http://www.facebook.com/ibrahimdanacilar

  

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.