KURTLARLA DANS (V)

Av. Mehmet YALÇINKAYA

(geçen haftadan devam)

Okulda karşılaşılan en önemli sıkıntıların başında, hoca ile aynı ideali paylaşmayan özellikle siyasi görüşleri farklı diğer meslek dersleri öğretmenlerinin olumsuz tutumları geliyordu. Bu tutum iki şekilde kendisini gösteriyordu. İlk olarak, başlarına bir şey gelmesinden korkan öğretmenlerin, öğrencileri dolduruşa getirmek istemeleri şeklinde ortaya çıkıyordu. Derslerde;

-Aşırı gitmeyin, aşırı gidenleri Allah sevmez. Okul harici toplanıp sohbet yapmak ne demek? Okul size yeter. Fazla kitap okuyup ta ne olacak, önce derslerinize çalışın, gibi sarf edilen cümleler, hocadan veya sohbetlerden soğutulmak istenen öğrenciler üzerinde tam ters bir etkiye sebep oluyordu. Öğrenciler bu nasihatlere gülüp geçiyorlardı.

Bu tutumun ikinci tezahürü hocayı üzüyor veya kızdırıyordu. Bazı öğretmenler, hata yapan veya bir şekilde öğretmenin canını sıkan öğrencileri hocaya şikâyet etmekten ayrı bir zevk alıyorlardı.

Bilgi ve ders anlatışı zayıf olan bir meslek dersleri öğretmeni, hocaya talebelerini, talebelerine de hocayı kötülemek için her fırsatı değerlendirmeyi marifet sayıyordu. Bir tefsir dersinde Arapça “bâlehû” kelimesini okuyamadı, sıradan öğrencileri bile hayrete düşürecek şekilde;

-Ya hu, bu kelime “Allahû” ama bu “bâ” nerden gelmiş çıkartamadım, deyince sınıfta gülüşmelerin önünü alamadı. Morali çok bozulan öğretmen, çalan zili fırsat bilip, sınıftan kaçarcasına çıktı. Koridorda ilerlerken başka sınıftan çıkan hocayı görünce, öğrenciler hakkında ağzına ne gelirse söylendi.

Bir müddet dinleyen hoca, birkaç dakika önce başka bir sınıfta olmuş bir olayı, o sınıftan hiç kimse ile görüşmediği halde;

-Sayın Hocam, bâlehû kelimesini Allahû diye okumaya çalışırsan öğrenci sadece seni değil, herkesi madara eder. Genç bunlar fazla üzerinde durma, tefsir dersine gireceğin zaman istersen birlikte çalışalım, derse öyle gir, senin için de öğrenciler için de iyi olur, şeklinde verdiği cevap ile öğretmeni hayretler içerisinde bıraktı.

Bazı öğrencileri, adına keramet mi denilse uygun olur veya feraset mi bilinmez, hocanın dışarıdan bakıldığında ilk bakışta pek anlaşılamayan birçok hallerine şahit olmuştur.

Öğrencilerinden bir tanesi, fakülte hayatına başladığı ay maddi sıkıntıya düşer. Emekli olan babası gurbete yeni çıkan çocuğuna yeterli harçlık veremez. Daha sonra gönderirim düşüncesi de gerçekleşmez.

Öğrenci aylık abonman biletleri ile toplu taşımayı kullanıyor, sabah kahvaltısı ve akşam yemeği için parası olmadığından idare ediyordu. Okulda çıkan öğlen yemeği kuponunu da aybaşında aldığından öğlen yemeğinden sonra ertesi öğlene kadar sabrediyordu.

Fakültede sonradan aklını yitirmiş beklemeli öğrenci gibi yaşayan bir kişi (bu kişinin yanlış bir sevda yüzünden son sınıfta aklını yitirmesi de ayrı bir yazı konusudur) yemek sırasında ki talebeye;

-Hocaaa, bugün yemeği bana sen ısmarlayacan, kaçmak yok, diye ünlendi.

Her gün bir öğrenciye bu sözü söylediği için kaçacak imkân da yoktu. Çaresiz o günkü yemek kuponunu ve sırasını vererek yemek yemeden o günü geçirdi.

Dün öğlenden beri ağzına sudan başka bir şey koymayan öğrenci, kaldığı yurt odasında yatağına uzanmış bir vaziyette açlığını unutturur gayesi ile elindeki kitapla oyalanıyordu.

Danışmadan ismi anons edilip, ziyaretçisi olduğu söylenince tedirgin oldu. Ya gelen başka yerlerde kalan liseden arkadaşları ise ne yapardı? Çay parası bile cebinde yoktu.

Aşağıya indi. Gözlerine inanamadı. Memleketinden bir esnaf (hem de çok nadir görüştüğü birisi) aşağıda onu bekliyordu. Hoş geldin faslından sonra,

-Hadi çıkalım beni bir gezdir, açlıktan ölüyorum, etrafta etine, yemeğine güvenilir bir lokanta da göremediğimden, senin bildiğin bir yere gidip yemek yiyelim, dedi.

Yakın olduğu için Vezneciler’den Beyazıt’a doğru yürüdüler. Daha önceden bildiği bir lokantaya girerken talebe içinden inşallah yemek yemem için ısrar eder diye geçirdi.  

-Ben sadece tatlı yemek istiyorum, diye konuşunca ziyaretçisi;

-İnan bana bu İstanbul’un her şeyini çok seviyorum da lokantasında yalnız yemek yemesinden nefret ediyorum. Bu husus bana çok dokunuyor. Lokantada tek başıma yemek yerken beş milyonluk şehirde kendimi o kadar garip hissediyorum ki… Sırf seni ziyaret edeceğim, birlikte yemek yeriz diye öğlen yemeyi bile yemedim dedi.

Çok güzel bir akşam oldu. Harika yemek yediler. Yemekten sonra mangalda pişirilmiş kahvenin o mis kokusu sanki büyülü bir gezegenin özel bir ikramı gibi geldi. Havadan sudan, memleketten, hocadan, yurdum insanının bir araya geldiğinde konuşulmazsa eksik bir yanlarının kaldığını hissettiği siyasetten bolca konuştular.

Konuşa yürüye yurda geri vardılar. Talebe her şey için teşekkür etti, özellikle memlekete döndüğünde hocasına selamlarını iletmesini söyledi. Ayrılırken esnaf ağabey, cebine bir miktar para koydu. Hemen cebinden çıkarttı. Paraya baktı, memleketine bu parayla üç sefer gidip gelebilirdi. Kaba bir hesapla bugünün 250 lirasına yakın bir paraydı bu.

-Ne yapıyorsun ağabey! Çok şükür benim paraya ihtiyacım yok, daha zor şartlar altında yaşayan öğrenci hemşerilerimiz var, bu parayı sen onlara ver, dedi. Esnaf ağabeyin cevabı o gün yatağa girerken ağlamasına sebep olduğu gibi, hatırladıkça bugün bile böyle bir öğretmenle tanışıp öğrencisi olduğu için Allah’a şükretmesine vesile olmaktadır.

-Vallahi bu parayı ben vermiyorum. Emanet bana! Akşam İstanbul otobüsünün kalkmasına birkaç dakika kala, hocan, otobüse bindi, şöyle bir içeri nazar etti, beni gördü. Hayret ettim, çünkü İstanbul’a gideceğimi kimse bilmiyordu. Yanıma geldi, emaneti elime bıraktı ve ardından şunları söyleyip hızlıca otobüsten inip gözden kayboldu.

-Ağabey, İstanbul’a gidiyorsun herhalde. Bu parayı al falan yurttaki, şu öğrencime ver, selamlarımı söyle hayatta hiçbir zaman daralmasın ben her zaman öğrencilerimin destekçisiyim.

(devamı haftaya)

    

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.