Kurumsallaşan cesaretle sorunların tanımlarını değiştirmek

xxx12

Lübnan'da Hizbullah, hükümetteki bakanları ve meclisteki milletvekillerinin girişimiyle önce Lübnan parlamentosunda, Gazze'ye yardım filosunda acımasızca katliam yapan İsrail'e karşı kararlı tavır gösteren Türkiye'ye destek bildirisi yayınlanmasını sağladı, ardından da 5 Haziran 2010 Cuma günü Beyrut'ta Türkiye ile dayanışma ve destek mitingi düzenledi. Mitingde konuşan Hizbullah lideri Nasrallah, “Türkiye cesaretini kurumsallaştırdı” dedi.

Batılıların, adına “ortadoğu” dedikleri, ama gerçekte kelimenin bütün anlamlarıyla “merkez” olan bu bölgede Türkiye'nin “kurumsallaşan cesaret”le yapabileceği çok şey olduğunu artık düşünmeye başlayabiliriz. Bu Türkiye, niceliksel küçüklük hesabıyla içe kapanmış, kendi yağıyla kavrulmaya dayalı günü birlik hesaptan başkasını gözü göremeyen eski Türkiye'den hayli farklıdır. Kuşkusuz bu değişimde iktidardaki AK Parti'nin önemli katkısı inkar edilemez, fakat AK Parti'yi de aşan bir birikimle, toplumsal kesimlerden gelen zenginleştirici destek ve katkılarla bugünlere geldiğimizi unutmayalım. IHH'nın “Özgür Gazze” kampanyası kapsamında, İsrail'in yasadışı biçimde Gazze'ye uyguladığı ablukayı kırmak üzere yol çıkmasını teşvik eden kolektif akıl ve cesaret, Türkiye'nin hiç uzlaşmaz sanılan öğelerinden oluşan zengin çoğulculuğunun tüm parçalarınca üretilmiş güçlü birikime dayanıyor.

O halde, Türkiye'nin yönetici aklının, bu birikimin hakkını verecek şekilde iç ve bölgesel sorunlara cesurca yaklaşmasının tam zamanıdır. Cesaretin olanca haşmeti ve haysiyetiyle sergileneceği öncelikli çalışma alanı ise mevcut sorunların tanımını yeni bir bağlam içinde yeniden yapmak olabilir. Mesela kronikleşmiş ve çıkmaza girmiş Kıbrıs sorunu, bundan böyle bir Avrupa meselesi değil, Doğu Akdeniz meselesi olduğu gerçeğine göre tarif edilebilir. Kıbrıs sorununu, Osmanlı Türkiye'sini tasfiye savaşı olan Birinci Dünya Savaşı'ndan bakiye Batılı emperyal güçlerin menfaat stratejisine göre algılamanın artık sonu gelmelidir. Zamanımızın “Post-Amerikan (Amerika sonrası)” bir dönem olduğunu telaffuz eden Obama'ya ödev konusu olarak Kıbrıs'ın neden bir Avrupa sorunu değil de, Doğu Akdeniz meselesi olduğu önerilmelidir.

Sorunların bağlam değiştirerek tarif edilmesi kuşkusuz dışpolitikanın algısında, sorunlara yaklaşım üslubunda ve ürettiği çözümlerde paradigma değişimini gerektirecektir. Paradigma değiştirmek demek, çerçeveyi ve tarifi değiştirmek anlamına gelir ve mesela Kıbrıs sorununu tartışırken uygulanacak yeni paradigmanın önermeleri de, çözüme katkı sunması muhtemel oyuncuları da, ele alacağı sorunların imkan ve seçenekleri de değişecektir. Bu yeni çözüm paradigmasına göre meseleyi düşünmeye başlayanlar muhtemelen Kıbrıs sorununda neden bugüne kadar Suriye, Lübnan ve Filistin'in tamamlayıcı sorunlar olarak dosyaya dahil edilmediğini soracaklardır.

Gazze'de İsrail'in yasadışı ablukasının kaldırılmasıyla, İsrail'in işgal altında tuttuğu Culan (İngilizce'den hatalı çeviriyle “Golan” olarak biliniyor) bölgesinin Suriye'ye iadesi ve İsrail'in yasadışı olarak güvenlik alanı kabul edip tanımadığı Lübnan sınırının kesinleştirilmesi ile Kıbrıs'taki ihtilafın çözümü arasında belirgin bir fark yoktur. Bunlar, Doğu Akdeniz'in temel sorunlarıdır ve hepsi aynı dosya içinde ele alınabilir. Avrupa'nın bu bölgeye ait Kıbrıs sorununda asli oyuncu kabul edilmesi Birinci Dünya Savaşı'ndan miras, tarih dışı, akıl dışı ve manasız bir önermedir.

Kıbrıslı Rumların Avrupalı değil, bizimle aynı kültürel havzada Doğu Akdenizli olduklarını, dolayısıyla da istikballerinin Avrupa veya AB'de değil kendi doğal yaşam alanlarında yeşereceğini anlatmak tahminlerin ötesinde kolay olabilir ve hiç umulmadık sonuçlar tahsil edilmesini sağlayabilir. Keza Ermenistan'ın da Batılı bir ülke ve toplum değil, Türkiye'nin asli varoluş sahalarından olan Kafkasların toplumu ve ülkesi olduğu bilinmeyen bir şey değildir. Ermenistan'la iki ayrı kültür ve medeniyet adasına aitmişiz gibi diyalog kurmaya çalışmanın “kurumsallaşan cesaret”iyle Türkiye'nin hiç sergilememesi gereken bir tavır olduğunu hatırlatmakta yarar vardır. Ama bütün bunların sorunların tanımını değiştirmeden yapılamayacağını görebiliyoruz.

Gazze'ye yardım filosuna İsrail'in yaptığı acımasız saldırı ve sonrasında yaşanan facia, Gazze dahil bölgesel pek çok meselenin Türkiye'nin dışpolitika hafızasında stratejik anlama haiz listeyi hatırlamamızı sağladı. Birinci Dünya Savaşı'nı takip eden günlerde siyonist terör örgütleri 1948'de “İsrail”e dönüşecek organizasyon için Filistin'in toprak bütünlüğüne kasdetmişken ve bu yolda İngilizlerden ve sonra da Amerikalılardan yardım alırken zaman zaman isyan eden Filistinliler ellerinde Mustafa Kemal'in posterlerini ve Türkiye bayrağını taşıyorlardı. Tıpkı bugün olduğu gibi. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, İsrail'in Doğu Kudüs'ü işgale hazırlandığı günlerde Doğu Kudüs'te “Türkiye'nin sınırları buradan başlar” demişti. 1991'de yaşanan eksen kaymasıyla birlikte Türkiye-İsrail ilişkilerine stratejik değer yüklendiyse de Türkiye hiçbir zaman kendi dışpolitika belleğinin birikiminden kopamadı. Mevcut iktidar zamanında tahakkuk eden “kurumsallaşan cesaret” sayesinde 1991'deki eksen kaymasını bir kenara itip tarihsel geleneğe dönme fırsatını yakalamış olduk.

Türkiye'nin nitelikli gücü, Merkez'de (ortadoğu demeyelim artık!) yeni bir stratejik ittifak çatısı çatmasını sağlayacak kapasiteye ulaşmış görünüyor. Mevcut iktidardan bu büyük dönüşümü gerçek yapabilmek için somut, inandırıcı ve kalıcı adımlar atması talep edilmelidir. Siyasi muhafelet ve sivil toplum, hükümeti bu bakımdan yakın takibe almalı ve taleplerinin peşini bırakmamalıdır.