Muhafazakâr Makyavellizm-3

Prof.Dr. Kamil GÜNGÖR

Makyavellizm üzerinde detaylı durmayacağım. Özeti; ‘amaca ulaşmak için her türlü aracın kullanılması meşrudur’ şeklindedir. İtalyan düşünür bunun için özellikle de dinin kullanılması gerektiği üzerinde durur. Siyasetin dinsel ve ahlaki ilkelerden soyutlanması gerektiğini savunan Niccolò di Bernardo dei Machiavelli (3 Mayıs 1469-21 Haziran 1527)’nin ilkeleri o zaman olmasa da şimdilerde pek karşılık bulmuş gözüküyor.

1950’de Demokrat Parti iktidara geldiğinde; önceki dönemlerde yaşananlar öylesine fecaatti ki; ezanın orijinal şekliyle okunması bile büyük bir devrim olarak görüldü. Geçmiş çeyrek yüzyılda kültür ve medeniyetten, vatan ve milletten, misyon ve vizyondan maddi-manevi o kadar çok şey alıp götürülmüştü ki; aç-susuz bitap kalmış kalabalıklar ezanın orijinal şekliyle okunmasını karşı devrim zannetti. Ama maalesef süreç içerisinde ülkenin kritik-stratejik neyi varsa Türkiye'den alınıp Türkiye'den sorumlu yeni emperyalistin emrine verildiğini farkedemedi.

Muhafazakâr makyavellizm; amaç için (iktidar olmak, ya da iktidarı kaybetmemek için) araçsallaştırılmamış hiçbir değer tanımıyor. Bu durum kültür ve medeniyetin kaynak kodlarının devrini de içermektedir. Sosyal medya ile yeni ve çok daha ileri bir evreye terfi etmiştir. Statükodan beslenme anlamına gelen bu yeni durum için tek kutsal yeniden seçilmektir. Gerisi sadece ve sadece araçtır. Nitekim; “muhafazakâr makyavellizm, sadece sistemi yaşatmak için değerleri araçsallaştırmakla kalmaz, doğal sonucu olarak değerleri çürütür. Toplumla barışık siyaset ve siyasetçinin en büyük düşmanı muhafazakâr makyavellizm tuzağına düşmektir” (Akif Emre).

Amerika’da taraftar bulmuş olan public choice (kamu tercihi), politikacılara sıfır güven üzerine inşa edilmiş bir iktisadi-siyasi teoridir. Politikayı ‘mübadele’ olarak değerlendirir zaten... Bir başka deyişle iktidarı elinde bulunduranların sadece bir tane amacı vardır; yeniden seçilmek... Teoriye göre politikacılar bu amaca ulaşmak için elinde ne varsa kullanmaktan geri durmazlar. Bu yüzden ellerindeki bütçe-borçlanma gibi ekonomik-mali araçları anayasal güvence altına almak gerektiği kabul edilir. Mali kural, ekonomik anayasa ya da anayasal iktisat olarak değişik şekillerde isimlendirilen ve somutlaşan bu düşünce Amerika’da hayata da geçirilmiştir.[1] Nitekim Amerika’da zaman zaman ortaya çıkan borçlanma tavanının yükseltilmesi sorunu konu ile ilgilidir.

Siyasetteki popülizm de böyledir. İktidarlar ellerindeki araçları popülizme, yani ‘oy’a dönüşecek araçlara yönlendirirler. Bunun için ortada gerçek bir kamusal ihtiyacın olması da gerekmiyor. İktidarlar bunu yaparlar, muhalefet ise iktidar olduğunda kamusal kaynakları nasıl onların lehine kullanacağı vaadinde bulunur. Söz gelimi son seçimde (2023) EYT böyledir. İşin açıkçası Amerika’daki kadar değilse de ‘kamu tercihi’ burada da ‘muhafaza’ ediliyor ya da kamu kaynakları ‘oy’ ile mübadele ediliyor.

Gerçekte muhafaza edilen ve kutsanan ise iktidardır; her ne kadar sahipse artık... Akif Emre bununla ilgili şöyle bir değerlendirmede bulunmuş: “Siyaseti her şeyin üstünde kutsanmış bir devlet, iktidarı adına kutsal olanın söylem düzeyinde devreye sokulması, mahiyeti itibariyle sağ muhafazakârlıktan daha derin sonuçlara yol açması artık farkedilmiyor, farkedilse bile görmezden gelinebiliyor. Farkedilmeyen, görmezden gelinen husus ise büyük ve muhayyel hedefler göstererek konumun mutlaklaştırılması ve bunun elde tutulması için de temel değerlerin gerektiğinde ertelenmesi tehlikesidir.”

Gerçek Akif Emre'nin tesbitinden çok da farklı değildir haddi zatında... Karşı cenahın iddialarının tersine Türkiye son 20 küsur yıldır daha bir liberalleşmiştir. Bu liberalleşme sadece toplumsal yanı da temsil etmez; iktidarla da ilgilidir. En ekstrem kesimler bu dönemde daha bir gözükür olmuştur mesela.. Sapkın kadın dernekleri, marjinal siyasi partiler, dernek ve vakıflar gibi... Farklı olan şudur ki; geçmişte ‘ötekileştirilmiş’ paralelindeki yapılar da meşruiyyet kazanmış ve görünür bir hal almıştır; cemaat ve cemaatlerle bağlantılı sivil organizasyon olan dernek ve vakıflar gibi...

Militarist, jakoben, vesayetçi, oligarşik, hatta faşist olan seküler devlet yapısı biraz orta çizgiye çekilmiştir o kadar... Yani muhafaza edilen şey değişmemiş, muhafaza şekli ve muhafaza edenler değişmiştir. Bu durum, muhafaza edilesi şeylerin güç kaybetmesi değil güç kazanması, kaybetmek üzere olduğu meşruiyyetini yeniden kazanması, mevziini tahkim etmesidir. Daha bir başka anlatımla; ayak oyunları ile anayasaya iliştirilen laiklik, ‘laikçilerin’ elinden alınmış, muhafazakarlar eliyle takviye edilmiştir. Laikçilerin bir bardak suda kopardığı fırtınanın aksine bir yere gittiği falan yok yani...

Bütün bunlar ve daha fazlası söz ve iktidar sahibi olanların aynı zamanda 'işbirlikçi' olduğu anlamına gelmez. Bir bütün olarak politikaları yanlış da değildir. Elbette bir mücadelenin kazanılması bugünden yarına olmaz. O güzide toplumun bir yerden alınıp bir başka yere taşınmasının hikayesi birkaç yüzyıldır. Savaş mevzi tutmak ve mevzi kazanmakla ilgili bir konudur. Mevziler tutuluyor mu, yeni mevziler elde ediliyor mu yoksa kaybediliyor mu ona bakmak gerekir. Taktik geri çekilmeler ya da kimi muharebelerin başarılamamış olması savaşın kaybı anlamına gelmez zira... Önünüzdeki seçenek en ideali, hatta ideali olmayabilir. Ama sizi onun ya da alternatifinin götürdüğü-götüreceği yeri görebilmek de bir o kadar önemlidir.


[1] Türkiye’de de ‘mali kural’ adı altında gündeme gelmiş ancak yasalaşmamıştır.

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.