Muhafazakârlığın imkanını mümkün kılan menba

xxx12

I.

Hakiki manada zincirlerinden başka kaybedecek herhangi bir şeye malik olmayan bir inanç dünyasının, mülkün kime ait olduğuna ilişkin sağlam akidesinin sağlamasını neden dünyevî somut ve simgesel karşılıklarıyla yapamadığı ve hiç üstüne vazife olmadığı halde, mülkün malikiyeti sorusunda gizli/açık kendini ihsas ettiren servet temerküzünün varoluş hakkını, tasarrufunu ve nüfuzunu sonuna kadar savunduğunu anlamamızı sağlayacak yegane izah, o inanç dünyasını ifsat etmeyi başarmış muhafazakârlıktan başkası değildir.

Bu satırların yazarının iktidarın hakikati tarafından insafsızca dışlanmasına ve maişetten mahrumiyetle acımasızca cezalandırılmasına neden olan eleştirel üslup, işte bu muhafazakârlaşma nedeniyle dindar algı dünyasında idrak edilememektedir. Hali vakti yerinde bir 'maişet fırsatı'na sahipken, hakkı teslim bahsini başkalarından daha fazla ciddiye alarak işinden gücünden olmayı göze almış bulunmak, sonradan görme muhafazakârın gözünde, olsa olsa umduğu menfaati bulamayan birinin iktidara tenkitle bakabileceği varsayımıyla muamele görebilecektir. Yahut belki de muhafazakârlaşmış dindarlık, iktidara eleştirel bakamama mahcubiyetini baskılamanın ya da sükut mukabilinde iktidarın hakikatinin civarında menfaatlenme kabahatini gözlerden kaçırmanın imkanı olarak bendenizi o menfaatlerden nasiplenemeyen zoraki muhalif gibi göstermeyi bilhassa ayakta tutmaya çalışmakla vicdanen doğrunun ahlâkına tutunmaya çalışanları yıldırmayı amaçlamaktadır.

Her durumda, bu zavallılığa karşı, Hz. Peygamber'in,  Taif sokaklarında uğradığı gadre rağmen hem muktedirler, hem iktidarın eşrafı, hem de onlara yakın olduğunu hissetme mutluluğuna kanaat eden biçarelere gösterdiği müşfik anlayışla mukabele edip “Allahım bilmiyorlar, onları affet” demekten başka elden ne gelir!

II.

Dindar feraset ve basiretin muhafazakâr başkalaşma yüzünden uğradığı dumuru bütün felaketlerin anası mertebesine yerleştirmeyen hissizliğin, verili hiçbir şeyi, olması gerektiği gibi kavrayamayacağından kuşkuya düşmemek gerekir. Meselemiz eğer hırsızlık, yolsuzluk, şatafat, kibir, servet ve güç dünyasına makuliyet ve makbuliyet kazandırabilen bir tür dindarlığın karşısına, meşruiyet davası peşindeki saf ve tertemiz dindarlıkla çıkmaksa behemehal yapılması lazım gelen, birbirine karışması asla caiz olmayan bu iki akışın arasındaki bariz farkları göstermek olmalıdır. Hem fikir temeli, hem cemaat ve cemiyet üslubu, hem emel ve amel erkanı, hem de kök ve geleneklerin tarzları bakımından.

Bu bâbta acaba muhafazakârlığın iliştiği tarihsel kök ve gelenek ile, vicdanen ve ahlaken doğrunun, adalet ve özgürlüğün davasına düşmüş dindarlığın tarihsel kök ve geleneği aynı olabilir mi? Eğer böyle değilse, nasıl oluyor da mesela AK Parti iktidarını ve ona ilişik kesimlerin mana evrenini birinci göstergelerle anıp itham eden Saadet Partililer (ya da başkaca politik muhalif dindar çevreler), muhafazakâr modernleşmenin siyasi iktidarı ve sivil toplumu ile eş değer ve anlam zemininde II. Abdulhamit'i ortak düşünce atası olarak  benimseyebiliyorlar?

Bu konuda tercih belirlemeye zorlayan soru şudur: II. Abdulhamit, muhafazakârlığın mı, yoksa adalet ve özgürlük davasının mı menbaıdır? Abdulhamit'in sarayı acaba adalet ve özgürlük idealine, asr-ı saadet idrakini ihya etmeye, saltanatın zemmine ve milli iradenin medhine mi ocaklık ediyordu, yoksa saltanat vesayetini daim kılmaya çalışarak muhafazakâr modernleşmenin numunesini mi üretiyordu?

Hepsi  bir yana, Abdulhamit tartışması içinde acaba İslamcılık cumhuriyetçi midir, saltanatçı mı?

Tarihsel duruma bakarsak, Abdulhamitçi İslamcılığın dün de bugün de saltanatçı olmasına şaşmamak lazımdır ki  bu da, o  İslamcılığın günümüzdeki temsilcileri arasında milli iradeyi ortaya çıkaracak düşünce ve yöntemleri derinleştirmeye dönük esaslı bir katkının neden zuhur edemediğini açıklar. Muhafazakârlık için demokrasi veya herhangi bir halk yönetiminin araçsallıktan ileriye geçememesinin felsefi tartışmasını bu tarihsel süreklilik içinde yapmakta yarar vardır.

Cumhuriyetin pozitivist kadroları Abdulhamit'i “kızıl sultan” sıfatıyla tahkir etmeseydi ve cumhuriyet modernleşmesi komplekssiz davranıp meşruiyetini Abdulhamit'e ulaştırabilseydi kuvvetle muhtemeldir ki bugün dindar çevreler topyekün, tıpkı III. Selim ve II. Mahmud modernleşmesi hakkında sahip oldukları kanaate ihtimal açan tartışmayı yapacak ve Abdulhamit'in modernleşmesini hakettiği kronolojiye oturtup farklı bir tarih idrakine sahip olacaklardı. Fakat İttihat Terakki'nin Abdulhamit karşıtlığı ve cumhuriyet neslinin İttihat Terakki'ye bağlanan sabıkası, dindarların, görülmesi gereken pek çok unsuru kör noktaya öteleyerek politik bir tartışmaya bulaşmasına ve “kızıl sultan”ın karşısına “ulu hakan”la çıkmasına yolaçtı. 

Tarihte olan biten herşeyi benimsemeyi yerlilik ve milli olmanın ilkesi, eleştirel bakmayı ise soysuzluk ve köksüzlük olarak propaganda eden politik niyetlere kulak tıkarsak, II. Abdulhamit mevzusunun dindar zihnin muhafazakârlaşmasında önemli bir eşik olduğunu ayırtedebiliriz. Nitekim tarihe tenkitle bakmayı reddederek uzlaşmaz farklılıkları bile aynı sepete atmaya “medeniyet” denmesi de türedi muhafazakârlığa  meşruiyet icat etmenin kalemlerinden başka bir şey değildir.

III.

Muhafazakârlığın menbaları bahsinde siyasi tarihin birinci sırayı aldığını tespit etmek müthiş bir keşif sayılmaz belki, ama dindar kesimlerin, siyasi tarihle ilişkisini açık veya örtük milliyetçilik için seferber eden tüm topluluklarda gözlenen neviden alamet ve emarelere fazlasıyla sahip olduğunu mutlaka kayda geçmeliyiz. Siyasi tarihten başkasını gözü görmeyen dindar aklın, ister “medeniyet”, ister “şanlı tarih”, ister “ecdad” veya başka taltiflerle makulleştirip meşrulaştırarak kendisine kimlik varetmesi ya da buralardan “ben idraki” türetmesi, İslam'ın saf, özgün ve beşeri toza az bulanmış asrından alınması gereken ders, ibret ve ilkeleri görebilecek zaviyeyi kaybetmesine neden olmaktadır. Sonrasında ise muhafazakârlığın dindarlık/İslamcılık sanılması, medeniyetçilik ile milliyetçiliğin farklı şeyler zannedilmesi ve siyasi tarihin İslami geçmiş varsayılmasının kapısı ardına kadar açılabilmektedir.

Muhafazakârlaşmanın menbaına dinî anlam katan kelâmın içinden neden İranlı Pezdevî'nin (11. yüzyıl) itinayla seçilip mezhebî-kelâmî ayrışmanın asıl sahibi olan Hasan Basri'ye hiç iltifat edilmediği, yahut saadet asrının hemen başlarında yaşamış Ebu Hanife'nin neden Ehl-i Sünnet'in otoritesi kabul edilerek Sünni kelâmın buna göre yapılandırılmadığı ilginç bir sorudur.

Muhafazakârlaşmanın imkanını mümkün kılan tarihsel ve kelâmî menba, politik ayrılık ve aykırılıklarına karşın ne çok farklılığı aynı bayrak altında toplamayı başarabilmektedir.