Naipaul’a Onur Bahşedenlerin Onuru, Hangi Ayakların Altında

Erol BATTAL

Yunanistan Kültür Bakanı Melina Mercouri’nin önerisiyle Avrupa Kültürüne değer katan, Avrupa’ya katkı sağlayan şehirlere; “Avrupa Kültür Başkenti” unvanının verilmesi ve bu unvanı alan şehirlerde, bir yıl boyu çeşitli kültürel etkinliklerin yapılması 1985’te başlamış.

İstanbul’a da bu unvanın verilmesi için, Başbakan’ın talimatıyla bir girişim grubu oluşturulmuş. 2005 yılında da bu unvana talip olunmuş. 2006’da Avrupa Parlamentosu’nun onayıyla İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti ilan edildi.

Ve bu çerçevede mahiyeti ve amacıyla ilgili hiçbir kesimden olumlu tepki alınamayan çeşitli etkinlikler yapılmaya başlandı. Bu etkinliklerle ilgili olumlu tepkiler alınamadığı gibi; “niteliksiz işler için devasa paralar dağıtılıyor”, “kâğıt üzerinde projelerle milyon dolarlar iç ediliyor” “burada bir çete oluştu, bu çete adamları aracılığıyla İstanbul’u sömürüyor” gibi bir sürü spekülasyonu yapılıyor. Etkinlikler medyada bu tür çeşitli sansasyonel haberlerin dışında bir türlü yer bulamadı. Ne hikmettir bilinmez, bu güne kadar proje sahipleri ve yöneticiler dışında “Burada iyi işler yapıldı” diyene bir türlü rastlanmıyor. Etkinliklerden çekilenler, projesi kabul edilmeyenler ya da kabul edilen projelerle ilgili bir sürü dedikodu. Herhalde birileri, bir gün, bütün bunları soracak; birileri de bunların izahını yapacaktır. Şimdilik bu yönü bizi pek ilgilendirmiyor.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikler kapsamında aşağı yukarı 15 ana başlıkta faaliyetler yürütülüyor. Bunlardan Ahmet Kot’un direktörlüğündeki edebiyat alanındaki “80 yazara 80 eser” çalışması belki de, bütün faaliyetlerin en göz doldurucu olanıdır. Edebiyat alanı bu çalışmaya imzaya imza attığı gibi bir skandalında merkezinde oldu.

 2010 Haziran’ında 87 yaşında ölen 1998 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Portekizli yazar Jose Saramago’nun 2007 yılı Mayısında İstanbul’da dile getirdiği fikir doğrultusunda organize edilen “Avrupa Yazarlar Parlamentosu”nun teşekkülünde yaşandı bu rezalet.

. Bu parlamentoya 27 ülkeden 100 yazar davet edildi. Parlamentonun onur konukları ise Yaşar Kemal ve Hindistan asıllı İngiliz Kraliyet Ailesinden “Sir” unvanlı Salih Tuna’nın yerinde tanımlamasıyla “şerefsiz”, Edward Said’in “sömürge aydını” dediği Naipaul’du. V.S Naipaul’a Parlamento’nun açış konuşması ödülü de verilmiş.

Peki, kimdir bu V.S. Naipaul?

Naipaul’u,  yayınevlerine kendisi de aynı kategori aydınlardan olan Orhan Pamuk tanıtmış. Onun tavassutuyla YKY, Can ve İletişim yayınlarından 7 eseri yayınlanmış.

Nobel ödüllerini özellikle Edebiyat ve Barış Ödüllerini Avrupa dışından alan isimler her zaman şaibeli bulunmuştur. 2001’de İkiz Kulelerin bombalanmasının hemen ardından Nobel Edebiyat ödülü verilen Naipaul’da o kirli isimlerden biridir. Bu “Sömürge Aydını”nı bize; 20 Ekim 2010, 17, 20 ve 21 Kasım 2010 tarihlerinde yazdığı “Sömürge entelektüeli üç silahşorlar”, “Avrupa Yazarlar Parlamentosu Onur Konuğu Naipaul”, “Naipaul, Pamuk ve LIosa: Üç silahşorlar” ile “Naipaul ve bizimkiler” başlıklı 4 harika yazıyla Hilmi Yavuz tanıtarak bir yanlıştan dönülmesi için çaba sarf etti. Ancak kendilerini edebiyatın, sanatın, kültürün, hoşgörünün prensleri gören zihniyet tarafından “Biz yanlış yapmayız” inadıyla bu çaba boğulmaya çalışılıyor. Şükür bunda başarılı olamadılar ve sevgili Naipaullarıyla şereflenemediler, yazık oldu, Naipaul severlere. Neyse onlarda ilerde Salman Rüşdi’yle idare ederler.

Naipaul’un, 1992 yılında Hindular tarafından gerçekleştirilen, pek çok insanın öldüğü, Hindistan’daki Babür camiinin yakılmasını, “yaratıcı tutku” ve “tarihin dengelenmesi” diye hezeyanda bulunmasını; yazılarında  “İslamiyet, yalnızca zorluktan kaçıp sığınılan bir barınaktı, yaratıcı değildi, hiçbir şeyi başaramıyordu, tıpkı bir parazit gibiydi.” Demesini; eserlerinde İslam’ı, Müslümanları saf, saçma ve geri zekâlılaştıran bir din olarak tasvir etmesini; “Biz sanatçıların sanatlarıyla ilgileniriz, düşünceleri bizleri ilgilendirmez”  palavrasıyla görmezden gelinmeye çalışılmasını en hafif ifadesiyle aymazlıkla telif edilebilir. Tek özelliği efendilerinin dilini kullanmak olan adamı korumaya çalışmalarını, aslında anlamak hiç de zor değil. Naipaul gibiler kime ve neye yaranmaya çalışıyorsalar bunlarda aynı güce yaranmaya çalışıyorlar.

Büyük bir duyarlılık ortaya koyup, bu sömürge aydınını deşifre ettiği için  Hilmi Yavuz’a  ve katılımcı olarak ilk somut tepkisini ortaya koyup, toplantıyı protesto ederek böyle bir faşistle aynı havayı teneffüs etmeyeceğini beyan ederek konunun geniş kesimlere duyurulmasını sağladığı için Cihan Aktaş’a teşekkür etmek gerekiyor. Salih Tuna ve Yağmur Atsız’da başlangıcında konuyu sütunlarına taşıyarak özellikle böyle bir kişinin çağrılmasının hangi psikolojinin eseri olduğunu açıkladılar, sağ olsunlar. Ahmet Hakan’ın daha uyanık ve kültürlü olanı Eyüp Can’ın “Bakınız, İsrail’e, oğluyla taş atan Edward Said’e, sahibi Yahudi olan Columbia Üniversitesi nasıl davrandı,” diyerek batının hoş görüsünü örnek göstermesini ise geniş kültürünün karanlıkta kalmış cehaleti olarak görmek gerekiyor. O gün gazetelere yansıyanı, Edward Said’in çark edişini herhalde unutmuş. Gel ki, O mazurdur. Çünkü O ve benzerleri hala beyaz Türk olacaklarını sanıyorlar.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.