Neden ne diye konuşsun ki şehir seninle?

xxxx1

Kitabımız'da peygamberlerin şehir'lere / medine'lere gönderildikleri münhasıran vurgulanmışsa, orada durup düşünmemiz gerekir boylu boyunca... Yaratan, elçilerini, hangi hikmete mebnî şehirlere göndermiştir öyleyse?

Medine anlamında şehir, peygamberlerin nübüvvet rahmetini, müjdeli, kutlu haberi, yüce sözü, özün sözünün özünü toprağa düşürdükleri, ağacını meyveye durdurdukları, özün sözünün öznesi olarak yükümlü kılınan insanın şehre, şehrinse insana selam durdurduğu, şehrin insana, insanınsa şehre konuştuğu, şehirle konuştuğu, şehirden konuştuğu ve şehirce konuştuğu bir mekândır; mekâna ruh üflenen bir zamandır, peygamberlerin kutlu haberin tohumlarını ektiği peygamber yurdu şehir...

 

* * *

Nesin ki sen şehrin gözünde? Ne kattın ki şehre kendinden? Ruh mu üfledin? Güven mi biledin? Esin mi diledin? Süt mü verdin? Bal mı sundun şehre ki, şehir seninle konuşsun? Kimsin ki sen? Hiçkimse?

Bir sor bakalım kendi kendine durup düşünerek şöyle bir... Sen kim, şehre bal sunmak ne? Sen kim, şehre süt vermek ne? Sen kim şehre güven bilemek, şehrin sana güven tazelemesi ne? Sen kim, şehre ruh üflemek ne demek sahiden?

Başka medeniyetlerin dâhî çocuklarını, kurucu figürlerini, büyük sanatçılarını ve çaplı düşünürlerini eğer kendimize malederek okuyabilecek entelektüel derinlikten, kendilikten, sahicilikten ve özgüvenden yoksunsak, başka medeniyetlerin çocuklarıyla, birikimleriyle, ürünleriyle verimli, kışkırtıcı, yaratıcı ilişkiler kuramayacağımızı bilelim diyorum; ama bu dalga boyutunda olmadığımız için benim böyle düşünüyor olmamın bir anlamı yok, ne yazık ki...

Kendimize maledebilecek entelektüel bir derinlikle, önhazırlıkla yapılmayan okumalar, başka medeniyetlerin zirvelerinin görünmeyen boyutlarını, yönlerini ve imkânlarını açmaz bize. Daha da önemlisi, ilişkiye geçtiğimiz, alışverişe giriştiğimiz medeniyetler karşısında hep alıcı, büsbütün tüketici, tamamıyla edilgen bir konuma düşeriz de, düştüğümüzü, bulunduğumuz yerin bizim yersiz yurtsuzluğumuzu ele veren bir düşmüşlük hâli olduğunu bile göremeyiz.

Başka medeniyetlerin düşünce, sanat ve edebiyat birikimleriyle verimli, derinlikli ve zenginleştirici ilişki kurabilmenin olmazsa olmaz şartı, sizin söyleyecek bir şeyiniz, durduğunuz esaslı, sarsılmaz, muhkem bir yerinizin olmasıdır.

Eğer siz yoksanız, yok olmuşsanız, söyleyecek sözünüz, ayakta, muhkem bir yerde durabilecek bir mecaliniz kalmamışsa, kısası, mecranızı yitirmişseniz, dünyanın en görkemli kültürleriyle bu kültürlerin üretildiği anakentlerde, en merkezî yerlerde, mekânlarda bile nefes alıp veriyor olsanız da, aslında, siz orada sadece bedenen, yalnızca "canlı cenâze" gibi bulunmaktan başka bir şey yapamazsınız. Sözgelişi günümüzün düşüncesinin, sanatının, biliminin üretildiği anakentler, kurucu kentler, üretici kentler olan New York'ta, Londra'da, Paris'te nefes alıp veriyor olmanız, eğer söyleyeceği olmayan, kendine özgü özellikleri bulunmayan biriyseniz, bu kentlerden yaratıcı, kışkırtıcı hiçbir şey almanız mümkün olmadığı gibi, bu kentler, bu kentlerin sizi de çepeçevre kuşatan cezbesi, cerbezesi, sarhoşluğu tarafından teslim alınmanız, kuşatılmanız, yutulmanız mukadderdir, önlenemez. Tam ortasında yaşadığınız bu kentlerin size dişe dokunur bir şeyler söyleyebilmesi için, sizin, bu kentlere, bu kentlerin dünyasına söyleyecek bir çift sözünüzün olması şarttır.

Şehrin sizinle konuşması şarttır sizin şehirden taze sütler içebilmeniz, parmakyalatacak ballar tadabilmeniz için. Eğer şehre söyleyeceğiniz bir çift sözünüz yoksa, şehir sizinle konuşmaz; şehir size konuşmaz; sizin konuşamadığınız ve konuşmayan şehrin sizi zenginleştirmesini, enginlere eriştirmesini beklemeye kalkışmanız ne kadar beyhûde bir çabadır; ne kadar anlamsız, karşılıksız ve karşılıksız kalmaya mahkûm boşuna bir kaygıdır...

Şehir size konuşmuyorsa, yazarı da, sanatçısı da, düşünürü de, kısacası ruhu da konuşmaz şehrin sizinle. Yazarı da, sanatçısı da, düşünürü de susmuştur, donakalmıştır; Pakdil Usta'nın enfes ifadesiyle "sükût sûreti"ne bürünmüştür koca şehir...

Medine ile city arasında, (şehir ile kent arasında) çok esaslı varoluşsal farklılıklar vardır.

Medine şehir modeli, yalnızca müslüman şehir prototipi değildir; aynı zamanda, müslüman insan prototipinin sırlarını da saklar gizli hazinelerinde, görünmeyen bölmelerinde, her dâim keşfedilmesi gereken, keşfedilmeyi bekleyen, keşfedildikçe insanın önüne insana dair, hakîkate dâir, eşyaya dair, Tanrı'ya dair muhkem hakîkatlerin sırlarını birer birer ifşa eder... Tıpkı bir İbn Arabî metni... Tıpkı bir Dostoyevsky romanı, tıpkı bir Tarkovsky filmi, tıpkı bir Fuzûlî şiiri, tıpkı bir Albdülkadir Merâği musikisi, tıpkı bir kar şiiri, tıpkı bir tabiat şarkısı, tıpkı tabiatta her an, her dâim yaşanan kozmik bir yaratılış ve varoluş, ölüm ve hayat dansı gibi...

Şehir insanın ruhudur; insansa şehrin çocuğu. Çocuk, ruhu yoksa, kendi sırrını da, şehrin sırlarını da, hakîkatin sırlarını ve sınırlarını da ifşa edemez; şehrin insanın ruhunu hatırlatarak insana yeniden ruh üfleyen esrarlı kapıları kapanır insanın suratına sonsuza kadar...