Neyi tartıştığımızı biliyor muyuz?

xxx78

Pazar günü Türkiye'nin kalbi İstanbul'un en merkezi meydanında patlayan bombanın ertesinde bunu söylemek kolay değil, ama yine de denemeye değer: Son 25 yılını etnik terörle geçirmiş Türkiye bu dertten kurtulmaya hiç bu kadar yakın olmamıştı...

İyimserlik her zaman işe yaramaz, ancak bu defa iyimser olmak için sebep çok...

'Terör' sözcüğünün başına 'etnik' sıfatını, terör örgütünün ülkemizin belli bir bölgesinde yaşayan vatandaşlarımız adına hareket ettiği iddiası yüzünden koyuyoruz... Bu niteleme sorunun yalnızca bir boyutuna işaret ediyor. İçinden geçtiğimiz sürecin sıkıntılı olması ve çözüm konusunda yalpalamalar yaşanması biraz da soruna tek boyuttan bakılması yüzden.

Ülkemizde 'etnik' kökenli bir sorun yaşanmasının ve PKK örgütünün bu sorunu öne çıkararak terör eylemleri gerçekleştirmesinin temel sebebine girmeden sorunu çözmemiz kolay değil. Temel sebebi irdelemek ve oradan hareketle çözüm üretmek ise cesaret istiyor. Geçmişte o cesareti gösteren siyasiler oldu; ancak onların çoğu daha yolun başında caydırıldı. Turgut Özal'ı da, benim de bulunduğum bir ortamda, "Gerekirse risk üstlenecek ve bu sorunu çözeceğim" cümlesini sarf ettikten kısa bir süre sonra kaybettik.

Zorluk şuradan kaynaklanıyor: Birkaç gün önce 87. yıldönümünü kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu dönemin kabullerini yansıtan bir formüle dayanıyor. Çok dilli, çok dinli ve çok kültürlü bir imparatorluğun tasfiyesi, ancak bu özelliklerin tam tersini esas alan bir yeni formülle gerçekleştirilebilirdi. Yani, din, dil ve kültür çokluğu yerine, bunların herbiri 'tek' bir versiyona indirgenerek...

Aleviler "Devlet dini Sünni İslâm, bizi kapsamıyor" şikâyetinde bulunuyor, Sünniler de -hiç değilse bazıları- "Devlet bizim neye inanacağımızı belirleme hakkını elinde tutuyor" rahatsızlığını dile getiriyorsa, başka etnik kökenden insanlar seslerini çıkarmazken Kürtler "Devlet bizi dışlıyor" diyorsa, sebebi, bugün artık işlemeyen formüldür.

Çok uzun yıllar işlediği halde dünyanın 'küreselleşme' ile yeni bir döneme girmesi ve Türkiye'nin de bu gelişmenin dışında kalmama kararıyla zora düşmüş bir formüldür bu.

12 Mart (1971) askeri darbesini yapan kadronun toplumsal taleplerin ekonomik gerçeklerin önüne geçtiğini söylemesi bir tür itiraftı; 28 Şubat (1997) kadrosu da benzer bir teşhis üzerine harekete geçmişti. Türkiye'de askeri darbeler hep o 'formül' tehdit altına düştüğünde yapılmıştır zaten. Daha fazla hak ve özgürlük isteyenlerin, formüle aykırı taleplerde bulunanların sıradışı yöntemlerle cezalandırıldığı darbeler...

Bugünün dünyasında 'işkence' yapılamıyor artık, talep seslendirenlere aşırı cezalar da uygulanamıyor. Daha da önemlisi, darbeler de tarihe karıştı, karışacak... Böyle bir ortamda, devletin önünde, sorunların demokratik yöntemlerle çözülmesi dışında bir seçenek bulunmuyor. Demokratik yöntemlerin devreye girmesi, şiddetin diline başvurmuş terör örgütlerini de gerekçesiz ve işlevsiz bırakan yeni bir gelişme...

Devlet demokratikleştikçe terör devreden çıkıyor, ancak demokratikleşme devleti yeniden tanımlamayı da gerektiriyor. Yani, vaktiyle çalışmış şimdi zorlayan formülü yenilemeyi...

Kâğıt üzerinde ne kadar kolay, görüyorsunuz; kısa bir köşe yazısında özetlenebilecek kadar kolay... Ancak icra yeri Türkiye olunca, bunu gerçekleştirecek dönüşüm de bayağı muhataralı bir süreç dayatıyor. Konuyu konuşabilir, tartışabilir hale gelmemiz bile yıllarca sürdü.