Ortadoğu'da problem bol, barış zor

xxxx65

Savaş gibi barış da tek taraflı olamaz çünkü gerçekleşemez. Her mücadelenin tarafları vardır. Ancak her iki tarafın veya tarafların rızası ve imzası ile barış mümkün olabilir. Durum böyle olunca da Ortadoğu'da "barışı yakalamak" hayli zor bir iştir.

İsrail 1948'de kurulduğundan bu yana bütün gücü ile dünya Yahudilerini İsrail'de toplamak için gayret sarfetmiştir. Dünyanın bir çok ülkesinden gelen Yahudiler, beraberlerinde geldikleri ülkelerin sosyal ve psikolojik yaşantı ve alışkanlıklarını getirdikleri kadar oraların siyasi kültürünü de İsrail'e taşımışlardır.

İsrail'de yıllardır işin başını çeken ve poltikalara hakim olanlar, daha çok  Almanya, Hollanda veya Fransa, İtalya gibi Avrupa ülkelerinden gelen göçmenler olmuştur. Bu göçmenler, geldikleri ülkelerdeki deneyimlerini bu yeni yere aksettirmişler, eski topraklarda şekillenen tepki ve tavırlarını yeni topraklarda, yeni komşulara karşı vermişlerdir.

Diğer taraftan, ABD'den de göçler olmuş ama bu kişiler kısa bir süre sonra tekrar Amerika'ya veya Avrupa'ya geri dönüş yapmışlardır.

1970'li yıllarda ise dünya çapında bir kampanya ile özellikle Rusya'da yaşayan Yahudilerin İsrail'e göç etmesi sağlanmıştır. O zamanın Sovyetler Birliği üstüne yapılan büyük baskılar sonunda Rusya'da yaşayan Yahudilerin göç etmesine izin verilmiş ve 1970'lerin sonu ve 1980'ler başında Viyana üstünden kurulan bir nevi "hava köprüsü" ile "Demir Perde ülkelerinden ve özellikle Rusya'dan"  çıkanların büyük çoğunluğu İsrail'e götürülmüştür. Bir kısmı da yolunu bulup, ABD've Avrupa şehirlerine kaymayı başarmışlardır.

Böylece, 2000'li yıllar artık Rusya'dan ve "eski demir perde" gerisinden gelenlerin İsrail politik yaşamında daha etkin konumlara geçtikleri yıllar olmuştur. Bunun etkisi de Ortadoğu'nun "problem-barış-savaş" denkleminde derhal hissedilmiş bulunmaktadır.

Esas problem:

Ortadoğu'daki problemlerin başında İsrail-Filistinli Arap çekişmesi gelmektedir. Filistinliler, kendi topraklarında kurulan bu yeni devlete ve onun sürekli genişlemesine karşı çıkmışlar fakat askeri ve teşkilat açısından zayıf olduklarından gelen iyi teşkilatlı ve talimli gruplara (ve dışarıdan para ve silahla takviye edilen bu gruba) yenilmişlerdir.

Bugüne kadar bu iki grup arasında bir dengenin sağlanması için çalışmalar yapılmıştır. Yepyeni ve tümü ile "dışardan gelen kişilerin" kurmuş olduğu  bir devlet Ortadoğu haritasının üstüne zorla yapıştırılırken, binlerce yıldır orada yaşamakta olan "yerli halkın" yani Filistinli Arapların, haklarının korunması için bazı çalışmalar yapılmış ve planlar üretilmiştir ama hiçbirisi başarılı olamamıştır.

Topraklarını, evlerini, varlıklarını kaybederek komşu Arap ülkelerine veya dünyanın çeşitli devletlerine sığınan Filistinli Araplar ise hem bölgede ve hem de dünyada yeni bir "vatansız kişiler grubu" nu ortaya çıkartmıştır. Pek çok sosyal ve siyasi sıkıntının yaşanması kaçınılmaz olmuş, sıkıntılar yumağı hergün artmış ve bu durumdan bütün Ortadoğu devletleri de etkilenmiştir. Zaman içinde bu problemler sadece bölgeyi değil, dünya barışını tehdit eder duruma gelmiştir. Bu gün uzak-yakın pekçok ülke bu konu ile ilgilenmektedir.

Bu problemlerin 1948'den beri tam 62 yıldır çözülememiş olması hem Filistinlilerde, hem komşularında ve hem de "Ortadoğu'da barış ve huzur görmek isteyen" herkes ve her devlette büyük bir düş kırıklığı, çaresizlik, isyan ve öfke oluşturmuş bulunmaktadır.

Bütün bu olaylara ilaveten 2009 yılında Gazze bölgesinde yaşanmış olan insanlık dışı olaylar, Arap devletlerinin içine düştüğü çaresizlik ve acz, diğer Müslümanların hareketsizliği ve sulh için bir yol bulamamaları herkesi kahretmiş ve umutları kırmıştır.

Dünya devletlerinin herkesi şaşırtan "suskunluğu" adeta "taraf tutmaya" dönüşmüştür. Bu durum, Ortadoğu'daki son "Barış ve Huzur" umutlarını da silip, süpürmüş ve yok etmiştir.

Özellikle, İsrail'de yapılan son seçimlerde koyu muhafazakar partisi ile Benjamin Netanyahu'nun ikinci defa başbakanlık koltuğuna oturması ve diğer küçük fakat aşırı sağ kabul edilen partilerle koalisyon kurmuş olması Ortadoğu'da zaten zor olan "barış gayretlerini" daha da zor hale getirmiştir.

Koalisyon partilerinden birisi olan aşırı sağcı, Yisrael Beytenu partisinin başı Avigdor Lieberman ise şu anda İsrail'in dışişleri bakanı olarak görev yapmaktadır. Lieberman, Netanyahu'dan da daha aşırı ve daha sabırsız bir kişi olarak şöhret yapmıştır. Mesela, Netanyahu, "anlaşmalar ne olursa olsun veya dünya ne talep ederse etsin, yeni Yahudi yerleşim merkezlerinin Filistin topraklarında kurulmasına devam edilecektir" derken, Lieberman, ondan birkaç adım daha ileri giderek, "Arapların ve İsraillilerin mutlaka birbirinden ayrılmaları gerektiğini, bir arada yaşayamacaklarını ve gerekirse Arapların zorla bile olsa bu topraklardan sürülüp, temizlenmelerinin" gerekliliğini savunabilmektedir.

İsrail, Türkiye'nin artık Suriye ile kendi aralarında "arabuluculuk" yapmasını da arzu etmemektedirler. Suçu tamamen Suriye'nin üstüne atan İsrail, "şayet barış ve huzur istiyorlarsa, Suriyenin tek başlarına barış masasına oturmalarını; İran ve Hizbullah'la tüm ilişkilerini kesmelerini; silah bırakmalarını ve İsrail'i bir "Yahudi devleti" olarak tanımalarının gerektiğini belirtmektedir.

Yeni hükümet, İsrail'de yaşayan Arapların da, İsrail'i bir "Yahudi devleti" olarak tanımalarını talep etmektedir. Yani sadece Yahudilere ait olan bir devlet. Bu fevkalade önemsenmesi icab eden bir talep ve tutumdur. Bunun sonucunda etnik bir temizliğin yapılması adeta kaçınılmaz bir olay gibi görünmektedir. Tabii arındırma "Araplardan" olacaktır. Arzu edilen tamamiyle Yahudi bir toplum ve devlet yapısıdır.

Arap toprakları üstünde Yahudi yerleşim merkezlerinin yapımı devam etmektedir. Batı Şeria da "Yahudileştirilmektedir" hatta tüm ömürlerince ve nesillerce Batı Şeria'da oturan, Kudüs'de yaşamış olan Arapların toprakları bile bazı dokümanlarla "Yahudi toprağı" olarak ilan edilmektedir. Bu durumda orada yaşayan Arap sahipleri polis gücü ile evlerinden ve topraklarından çıkarılmaktadır. Bunlar son aylarda çok büyük olaylara sebep olan gelişmelerden bazılarıdır.

İsrail'in tanınmış gazetelerinden Ha'aretz, özellikle Lieberman ile ilgili olarak araştırma ve yayınlar yapmıştır. Aslında Bir Rus göçmeni olan Lieberman, gençliğinde Rusya'da "bar kabadayılığı" yapmış olup, seçim sırasında büyük paralar karşılığında onu destekleyenlerin kimler olduğu bu gazete tarafından sorgulanmakta ve hatta bunların Rus Mafyasına ait gruplar olup, olmadığının araştırılması istenmektedir. Gazete bu konudaki ısrarını sürdürmektedir.

Yine çok tanınmış bir gazete olan Jerusalem Post  bu gelişmeleri son derece tehlikeli bulmuş olup, yeni İsrail yerleşim merkezlerine "Nasyonal Sosyalist Sparta" devletleri adını vererek doğuracağı tehlikelere dikkati çekmeye çalışmaktadır.

Diğer taraftan İngiltere'de çıkan The Guardian gazetesi yazarı Arthur Neslen, son yazısında "...gittikçe artan Yahudi Faşizm'i"nin tehlikelerini ve İsrail'i sürükleyeceği noktaları gündeme getirmiştir. İsraillilerin artık Amerika'yı bile dinlemediğini ve İran ile bir mücadeleye doğru odaklanmaya doğru gittiklerini yazısında dile getirmiştir.

Ha'aretz gazetesi, Lieberman için "stratejik tehlike" hatta İsrail'in 'yeni Hitleri' diyecek kadar tehlikeye dikkat çekmeye çalışmaktadır.

Bütün bu gelişmeler ve şartlar altında Ortadoğu'da barış ve huzur çok zor bir olaydır.