Pösteki Saydırmak

Mesut DOĞAN

Nimeti külfetinden az veya elde edilen kârın, harcanan emeğe değmeyeceği durumlarda söylenen bir sözümüz vardır: “Pösteki saymak.” İmkân hârici gibi görünen bir şey için, boşa gayret sarf etmenin mantıksızlığını anlatır bu tâbirimiz. Vaktiyle İstanbul’un Toptaşı bimarhânesine (akıl hastalarının tedavi edildiği hastane, tımarhâne) alaylı paşalardan biri idareci tâyin olunmuş.

Bir müddet tabiplerin tedavi usûllerini ve hastaların gidişâtını tâkip ve müşâhede eden paşa, yavaş yavaş işin içine girmeye, yalnızca idarî değil, tıbbî mes’elelere de müdâhale etmeye başlamış. Koğuşları geziyor, kendince delilerin vaziyetlerini inceliyor ve bazılarında hiçbir anormallik görmediği için de onların akıllandığına hükmediyormuş. Nihâyet onları sınamak için kendince bir usûl geliştirmiş. Buna göre delileri tek tek huzuruna çağırtıp önlerine bir pösteki koyarak,— Say bakalım, diyormuş, şu pöstekinin tüylerini ve bize tam olarak söyle. Eğer hasta, “Efendim, bu zor iş, hepsini sayamam”, diyorsa dışarıya; yok, “Başüstüne paşam”, deyip işe koyuluyorsa geri, hücresine gönderiyormuş. Meğer hastalardan biri bir gün, “Nasıl sayayım paşa hazretleri?” demesin mi!.. Paşa, çaresiz “İşte böyle...” deyip pöstekinin kıllarını tek tek sayar gibi yapmış. Onun bu gayretini gören tımarhâne tabipleri, bu akıllılık testini her ne kadar tıbbî kâidelere uygun bulmasalar da mantık kâidelerine uygun bulduklarından, yahut da korkudan hiç itiraz edememişler. Paşa da zamanla bu işi o kadar ileri götürmüş ki, bütün gününü hastalar ve pöstekiler arasında geçirir, hatta hastahâneye yeni getirilen hastalara da aynı testi tatbik edip pöstekinin kıllarını saymanın zor olduğunu söyleyenleri, “deli değildir” teşhisi ile geri gönderir, hastahâneye kabul ettirmezmiş. O günlerde paşanın arkadaşlarından biri, yolda tabiplerden biriyle karşılaşıp sormuş: “Bizim paşa ne yapıyor?” O da cevap vermiş: “Pösteki sayıyor.” Ve böylece bu tâbir de lisânımıza yerleşmiş.

Halk arasında bu deyim, cümlenin gelişine göre “…bana pösteki saydırma.” , “..yine bize pösteki saydırıyorlar.” şeklinde kullanılır. Çocukluk yıllarımda yaz aylarını geçirdiğim köyümde duymuştum bu deyimi ilk olarak. Köydeki büyüklerimiz sık sık kullanırlardı. Pöstekiler ocak başında serili olduğundan mıdır nedir, bu deyimde somut ile soyut müşahhas olarak bir araya gelirdi.

Pösteki deyince, yeni nesle pöstekinin ne olduğunu da izah etmek gerekir. Pösteki, Farsça kökenli bir kelime,  koyun veya keçi derisinin gerilmesi ve kurutulmasıyla elde edilen post, yere oturmak için kullanılan sergi anlamlarına geliyor. Deri olması, yünüyle sıcaklık ve yumuşaklık hissi vermesi nedeniyle, daha çok namaz seccadesi olarak kullanılır. Bunun dışında, evin büyüğü veya değerli bir misafir pöstekiye oturabilir. Tasavvuftaki posta oturmak deyimi de buradan gelir.

Anadolu insanın hayatında önemli bir yer tutan ve yüzyıllarca evlerimizde yer edinen ve dilinde pelesenk olan pöstekiyi; pösteki saymak/saydırmak deyimini bize hatırlatan şey ne? Tabii ki maarif meselesi. Bu yılki TEOG Sınavlarına giren 1 milyon 174 bin 427 öğrenciden 4 bin 742 öğrenci birinci oldu!  İlk ve orta öğretim okullarında okuyan 18 milyon yakın öğrenci, geçtiğimiz Cuma günü itibarıyla yaz tatiline girdi. YGS’ye giren 2 milyon 265 bin lise mezunundan, hafta sonu yapılan Sosyal Bilimler ve Matematik Sınavlarıyla başlayan 2017 LYS’ye 1 milyon 600 bin 49 aday giriyor. Bu rakamlar bile eğitim sistemimizin pösteki saydırmak üzerine kurulduğunu işaret etmiyor mu?

Paşanın tımarhanedeki delilere pösteki saydırarak akıllılıklarına karar verdiği gibi bizim eğitim sistemimiz de öğrencilere pösteki saydırarak başarılarına karar veriyor. Not almaya ve sınav kazanmaya yönelik bir öğrenme ne kadar öğrenmedir? Pösteki saymak için öğrenilen bilgi, sınav kazanmak dışında nerede işimize yarar? Hayatta her şey kuru salt bilgi midir? Her şey bilgiyle ölçülüyor ve değerlendiriliyorsa Milli Eğitim Bakanlığının kapısında neden ‘Milli Eğitim’ Bakanlığı yazmaktadır? Bu hâl böyle devam edecekse, Milli Eğitim Bakanlığının adının Milli Bilgi Bakanlığı olarak değiştirilmesi daha uygun olmaz mı?

Bilgi, elbette önemli, her çağda geçerli. Öğrencilerimizi keşke bilgiye eriştirebilsek, bilgiyle hayatlarına yön verebilmelerini sağlayabilsek… Bunu da yapamıyoruz. Elimizdeki tek ölçek, bilgiyi ölçmek ve tek eleme yöntemimiz bilgi olunca, sadece kazanma üzerine öğrenilen ve anında unutulan ve hayatta hiçbir karşılığı olmayan gereksiz bilgi yığınlarıyla baş başa kalıyoruz. Zeki Alasya’nın altınları sayarken dışarıdaki seslere kulak verip saydığını unutması gibi, Paşanın tımarhanede delilere pösteki saydırması, sayanları ‘deli’ sayılmaz diyenleri ‘akıllı’ sayması, pösteki saymayı bilmeyenlere pösteki saymayı öğretmesi gibi kuru bir dal olarak kalıyor elimizde bilgi. 923 bin öğretmen, bir öğrenciye yılda ortalama 5 bin 500-8 bin saat ders veriyor, 12 yılda 10 bin saate yakın eğitim alan bir öğrenci neyi biliyor, neyin uzmanı oluyor? Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji öğrenebiliyor mu? Meramını anlatabilecek kadar İngilizce biliyor mu? Hepsinden geçtik, kendisini sözlü ve yazılı olarak ifade edebiliyor mu, yani Türkçe biliyor mu? ÖSYS ortalamaları da, üniversiteye yerleşen öğrencilerin hazır bulunuşlukları da bunların hiçbirinin gerçekleşmediğini gösteriyor. O halde nesillerimize neden, hâlâ pösteki saydırmaya devam ediyoruz?

Eğitim alanında söylenecek çok söz, yapılacak çok iş, alınacak çok mesafe var. Bir eğitim-öğretim yılının da sonuna gelirken elde kalan ne var? ona bakmak lazım. Alışkanlık mı edindirdik, ahlak sahibi mi yaptık, model mi olduk, iz mi bıraktık, pratik mi kazandırdık, tecrübesini mi arttırdık, duygu yönetimini mi öğrettik, öfke kontrolünü mü sağladık, iyilik sever, yardımsever bir insan olmasına önderlik mi ettik,  bilgiyi içselleştirmesini mi sağladık?... yoksa her sezon olduğu gibi bu sezonda da pösteki mi saydırdık?

LEVHÂ: Bana bir iyi hâl üzre yaşamayı öğret, öğretmenim!