Sartre ve Farkındalığın Yok Edici Kibri

Eyüp YILDIRIM

Referandumdan evet çıkacaktır, çeteler bu kadar vahşiyken ve haksızken ve “Yeni MEDYA” başlıklı yazıda bahsettiğim gibi gerçekler artık ayan beyanken mutlaka haklı olan kazancaktır. Biz 13 Eylül’den itibaren toplumun rehabilitasyonuyla ilgili neler yapabiliriz. Bu kutuplaşma ve düşmanlaşma iklimini nasıl ortadan kaldırırız bunun çözüm yollarını arayalım.

Sartre’nin meşhur aydınlanma anını biliyorsunuzdur. Şu varoluşun farkına varıldığı anın, farkındalığın harika bir tasvirini anlattığı öykü. Çoğumuzun benzer bir aydınlanma anı var, doğuştan aydınlanarak doğmamışsak eğer hepimiz benzer tecrübeler yaşamışızdır. Ama ben bu aydınlanma anını, aydınlanmayı ldum olası sorunlu bulmuşumdur. Aydınlanma, hep bir kibir aracı olarak varolagelmiştir. Bu haliyle, Aristoteles’in Politea’sındaki “Atinalılar medenidir, oysa diğer topluluklar barbardır, öyleyse barbarlar medeni atinalılara kölelik yapmasında sakınca yoktur” önermesine giden yolda bir kilometretaşı olmaktan kibirin ve sömürgeciliğin daha entelektüel düzeyde bir dayanağı olmaktan öteye gidememiştir.

Gelgelelim bizim aydınlanma anımıza;

Maslow’un sanki mümkünmüşcesine hiyerarşik sıraya dizdiği ihtiyaçlarımız listesinde olan aidiyet ihtiyacımızı gidermek amacıyla bünyemize en çok uyan topluluğa girdikten sonra, kendi benliğimizi, kendi seçimimizi meşrulaştırmak ve yüceltmek adına girdiğimiz topluluk hakkındaki oluşturduğumuz düşüncelerimizin algoritmasını bir gözden geçirelim:

 “İlkelerimiz var ödün vermediğimiz,

Duruşumuz var asla bizi bozamazlar,

 Hizmetlerimiz var her biri yerküreyi daha adil ve daha bir güzel yapan,

Ve ülfetimiz var, muhabbetimiz var birbirimize beslediğimiz, kimselerin kaldıramayacağı kadar güçlü bağlarımız var.

Öyleyse kurtulduk biz, ne mutlu bize, ne mutlu bizden olana!

İki cihanda bahtiyar olanlardanız artık ve hatta bu ne büyük bir nimettir ki bizi böylesine bir topluluğun içine girme fırsatını nasip etti.

Eh, ufak tefek hatalar bizde de var tabi sonuçta insanız işte!

Oysa falanca topluluk bizim gibi mi?

Bak bizim yaptığımız şu hizmetleri yapıyorlar mı?

Bizimle aynı ilkelere sahipler mi?

Bizim duruşumuza sahipler mi?

Kimbilir bizdeki muhabbette yoktur onlarda.

Yazık onlara, keşke onlarda doğru yolu bulsalardı, keşke onlar da kurtuluşa erselerdi!

Maalesef onlar göremiyorlar, gözleri açılır da bu körlükten kurtulurlar, bu cehaleti üstlerinden atarlar.

Kalplerinin önündeki perdeler açılsa keşke!

Uçuruma yuvarlanmalarını istemiyorum, söylüyorsam onları sevdiğimden düşündüğümden.

Bak hem yanlış davranışları da var, aa yakışıyor mu bu davranış insana/müslümana/Türk’e vs.

Biz kurtulduk keşke onlar da kurtulsa!

Onları da kandırıyorlar yazık tabi!”

***

Bu aydınlanma anı  her topluluk için aynıdır; Ulusalcısı da aynıdır, ülkücüsü de, marksisti de, ateisti de cemaati de, tarikatı da, mezhebi de, faşisti de.

Kimisi bu aydınlanma anını entelektüel derinliğin verdiği zevkin hedonistik etkisiyle Marx’ın Kapital’ini okurken yaşar –oysa ne yaman bir çelişki değil mi materyalizme ve rasyonalizme giden yolun tam da bu kavramların dışladığı duygulardan (hazdan) geçmesi –

Kimisi hayatında derin izler taşıyan bir vakanın derinlemesine bir çözümlemesini içeren bir gerçeklik/önerme anlatımı gördüğünde, duyduğunda yaşar. Kimisi bir sohbette, kimisi bir müzikte.

Burda asıl bahsetmemiz gereken aydınlanmadan kibire geçen süreç olmalı. Kendimizi, seçimimizi meşrulaştırmak gibi bencilce duygularımızı davaymış vehmiyle sunmaya kalkışmamız ve tam da iddia ettiğimiz farkındalığımızın aslında benmerkezciliğimizin farkında olmayışını göremeyerek! Bu ait olduğumuz grubu överek göklere çıkarmaya giderken öte yandan da diğer gruplara karşı suçlamalara, aşağılamalara, dışlamalara ve övündüğümüz meşruiyetimizi de kaybetmemize yol açan hakaretlere kadar varır. Bu topluluk psikolojisinde topluluğu birbirine kentlemek için faydalı gözükse de esasında topluluktaki bireylerin dış dünyayı gördükçe , aşağıladığı insanları tanıdıkça ve bu şekilde fıtratındaki empatiyi hatırladığında topluluk yalanlarının sorgulanmasına ve bahsedilen  ilkelerin bizzat belirleyiciler tarafından ihlal edildiğine ve birilerine güç sağlayan bir araç olarak kullanıldığına şahit oldukça bir başka ifadeyle gerçek dünyayla karşılaşıldığında tam bir çözülmeye yolaçar. Hoş çözülmeye yolaçmasa ve faydalı olsa bile böylesi sorunlu bir yaklaşımı kabul etmenin zengin olma faydası için hırsızlığı kabul etmekten farkı yok.

***

Öyleyse bu sorunlu paradoksa girmeden, kibir tuzaklarına düşmeden, kendi ilklerimizle ters düşmeden “varolmanın” bir yolu bulunmalı. Bu da başka bir yazının konusu artık.

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.