Sekülerleşme, milliyetçilik virüsü ve "geliyorum" diyen tehlike

xxxx1

Kafkaslar, birdenbire patladı. Patlamaya hazır bir bomba gibiydi zaten Kafkaslar; yalnızca birinin bombanın pimini çekmesi gerekiyordu.

Kafkaslardaki patlama, Türkiye'yi yakından ilgilendiriyor. Türkiye'nin -büyük ölçüde- kendi iradesinin dışında altına imza attığı ve ilk bakışta makul ve cazipmiş gibi gözüken ticarî ve doğal gaz anlaşmalarının, ne kadar akıl-dışı, ısmarlama ve diken üstünde projeler olduğunu bir ânda gün ışığına çıkarmaya yetti Kafkaslardaki patlama.

Kafkaslardaki patlamanın ve kargaşanın bizi ilgilendiren ve görünen "basit" yüzü bu. Bir de meselenin asıl görünmeyen yüzü var: Mikro-milliyetçilikler şekline bürünen milliyetçilik virüsü veya belâsı. Kafkaslardaki ateş çemberinin tam ortasında olan Gürcüler, Abhazlar, Osetler ya da diğer etnik unsurların Türkiye'de de azımsanmayacak miktarda "akrabaları" olduğundan ve bunun Türkiye'de de bir takım iç çalkantılara yol açabileceği tehlikesinden veya Türkiye'nin bu nedenle taraflar arasında iki arada bir derede kalmışlık hâlinden sözetmiyorum.

Her şeyden önce, şimdilik, Kafkaslarda birbiriyle çatışan veya çatıştırılan etnik unsurların uzantılarının Türkiye'de de çatışma ihtimali çok zayıftır. Ama şimdilik.

Fakat benim asıl dikkat çekmek istediğim tehlikeli nokta, Türkiye'de etnik milliyetçiliğin, tarihimizde hiç olmadığı kadar tırmanma eğilimi gösterdiği, tehlikeli boyutlar kazandığı gerçeğidir. İster Türk, ister Kürt, ister Çerkes milliyetçiliği, isterse Balkan milliyetçilikleri formunda olsun, Türkiye'de etnik milliyetçilik, önceden bir Müslüman toplumda aslâ tanık olunmadığı kadar tehlikeli bir noktaya tırmanmıştır ve ülke içindeki türlü ayrılıkların, husûmetlerin yegâne kaynağı hâline gelmek üzeredir.

Önce şu tespiti yapalım: Orta ve uzun vadede Türkiye'yi bekleyen en büyük tehlike, etnik milliyetçilik tehlikesidir. Eğer Türkiye'de etnik milliyetçilikler, siyasî boyutlar kazanacak olursa, Türkiye, bu belâyla başa çıkmakta çok zorlanır. Üstelik de herkesten daha çok zorlanır. Çünkü bu ülke imparatorluk bakiyesi bir ülkedir: Osmanlı'nın çökmesiyle birlikte Balkanlarda, Ortadoğu'da ve Kafkaslardaki Müslüman unsurlar, mecbûren Türkiye'ye hicret etmek zorunda kalmışlardır. Dolayısıyla dünyada etnik unsurun çeşitlilik bakımından en fazla olduğu ülkelerin başında geliyor Türkiye.

Türkiye'de uygulanan azman ve ilkel laikçilik politikaları, bir yandan, toplumun % 98'inin ortak paydasını oluşturan İslâmî duyarlıkları ve âidiyet biçimlerini zayıflatmakta, hatta yok etmekte; öte yandan da, -İslâm'ın yerine- etnik duyarlıkları, âidiyet biçimlerini ortak kimlik, ortak payda katına yükseltmektedir. "İrtica tehlikesi", "laiklik elden gidiyor" diye diye, hem bu toplumun ortak paydasını, ruhunu, harcını oluşturan İslâm'ın, ortak payda ve âdiyet biçimi olma özelliğini yok ediyoruz; hem de bunun kaçınılmaz sonucu olarak etnik kimliklerin ve âdiyet biçimlerinin yegâne ortak payda olarak algılanmasına zemin hazırlıyoruz. Bu kadar ahmak ve aptal bir "ülke" var mı şu dünyada?

Oysa İslâm, Müslüman olsun olmasın, bu toplumu ayakta tutacak, birbirine kenetleyecek tek ortak payda, tek güvenlikli alan, tek korunaklı imkândır. Üstelik bu, en mükemmel şekilde ispatlanmıştır Osmanlı medeniyet tecrübesiyle.

Şunu unutmayalım: İslâm'ın dışındaki hiçbir din, kültür ve medeniyet, başka dinlere, kültürlere, etnisitelere mensup toplumlara ötekileştirmeden, şeytanlaştırmadan hayat ve varoluş hakkı tanıyamamıştır. İslâm, İslâm medeniyetini ve coğrafyasını, geliştirdiği dışlayıcı değil kucaklayıcı, nesneleştirici değil herkesi özneleştirici o muazzam "dârü'l-İslâm", dolayısıyla dine dayalı "millet sistemi" idrakiyle, hem Müslümanlar, hem Müslüman olmayan bütün unsurlar için barış yurdu hâline getirmeyi, Medine toplumunda da, Endülüs'te de, Osmanlı medeniyeti örneğinde de başarabilmiş tek dindir.

Kafkaslardaki etnik çatışma, İslâm'ın bütünleştirici ama farklılıklara hayat hakkı tanıyan mükemmel medeniyet iddiası ve ruhu yok edilmeye çalışıldığı ve bölücü, ırkçı laikçilik politikaları şiddetinden hiçbir şey kaybetmeden devam ettirildiği sürece Türkiye'nin gelecekte yaşaması muhtemel tehlikenin habercisidir. Benden hatırlatması