Sığlığın derinliği

xxx23
Hafif sarsılmış bir biçimde serginin aydınlık holüne çıktığımda, Fransa’nın en çok yankı uyandıran yazarlarından biri olmayı sürdürmekte olan Philippe Sollers’in kitabına gözüm ilişiyor...

Ayaküstü kitabı karıştırırken, ‘Sembolizm’in doruklarından ve yaşamın aykırı muhaliflerinden Rimbaud edebiyatta ne ise Paul Cezanne resimde odur’ cümlesine rastlıyorum...

Hala da o cümledeyim...

Çünkü Rimbaud’nun ‘şarhoş gemisi’ndeyim:

‘Ölü sularından iniyordum nehirlerin

Baktım yedekçilerim iplerimi bırakmış;

Cırlak Kızılderililer, nişan atmak için

Hepsini soyup alaca direklere çakmış.

Bana ne tayfalardan; umurumda değildi

Pamuklar, buğdaylar, Felemenk ve İngiltere;

Bordamda gürültüler, patırtılar kesildi;

Sular aldı gitti beni can attığım yere.’

***

Birkaç zaman önce Madrid’de ‘Modern Sanatlar Müzesi’ni gezerken, sergilenen boş bir çerçeveye rastlamıştım...

Çarpıcı ama tekrarı olmayan cesur bir denemeydi...

Doğayı objektif bir gerçek olarak değil, kendilerinde yarattığı izlenim olarak resme aktaran 19’uncu yüzyıldaki E’den nerelere gelindiğini düşünmüştüm...

Ama öte yandan Empresyonist akımın öncüleri olan Claude Monet ve Camille Pissarro’ya da diğer temsilcilerine de bayılırım...

Paul Cezanne da bu akımın çok etkili bir üyesi.

***

Philippe Sollers’in cümlesinde kalmam da tam bu yüzden.

Ben bayılsam da, sanat tarihi, 19’uncu yüzyıldaki görsel izlenimleri ışık ve renk büyücülüğünden damıtan Empresyonizm’in gerçek bir sanat olup olmadığını tartışıp durur...

İnsanlık tarihinde Leonardo Da Vinci gibi insanlığın beş yüz yıldır aşamadığı ölçüler var iken yüz yıllık İzlenimcilik ne kadar dikkate alınmalıdır?

Ya da...

Empresyonizm acaba Leonardo Da Vinci kadar zamana dayanabilecek midir?

Leonardo Da Vinci kerteriz alınmadan hiçbir akım için nihai bir karar verilmemesi tezi kulaklara hep küpe olmak durumundadır...

***

Peki, zaten doğal olarak bütün bunları bilen Philippe Sollers neden Rimbaud ile Paul Cezanne’ı bir araya koyuyordu?

Cezanne, Güzel Sanatlar Akademisi’nin giriş sınavlarında başarılı olamamış ve bu sebeple de Aix’e geri dönmüştü.

Bütün zamanını resme ayırmasına rağmen sergilere gönderdiği bütün tabloları geri çevrilmişti. Buna karşın resim çalışmalarını sürdürmüştü.

Eski İtalyan ustalarının yapıtlarını kopya ederek, portreler, natürmortlar ve bazen de manzara resimleri yapmıştı.

Ancak, Paris Salon Jürisi Cezanne’ın eserlerini gösterime sunmayı 1864’den 1869’a kadar her sene reddetmişti.

Bu nedenle Cezanne tablolarını ilk kez, Paris Salon Jürisi tarafından reddedilmiş eserlerin gösterime sunulduğu Salon des Refuses’de 1863 yılında gösterime sunmuştu.

Yaşamı boyunca eserlerini nadiren gösterime sunmuş, sakin bir hayat yaşamış, belli başlı birkaç konuda resim yapmayı tercih etmişti.

***

Şu sıralar Avrupa’nın en gözde sergisi konumundaki Paul Cezanne Sergisi’nden de bu nedenle sarsılarak çıkmıştım...

Ömrü boyunca Paris’in reddettiği Paul Cezanne, ölümünden bir asrı aşkın bir süre sonra o kentte ve Avrupa’da baş tacı ediliyordu.

Çünkü Empresyonistler arasında sayılan Cezanne, sanat tarihi açısından hem modern sanatın hem de Kübist akımın öncüsüydü...

Cezanne, İzlenimciliğin kurallarından hızla ayrılmış, daha yalıncı ama daha çok işlenmiş ve yapıya daha çok önem veren bir tutuma doğru ilerlemişti... Tarzını düş gücünden ve gözlemlerinden kaynaklanan öğelerle zenginleştirip, desen gücü ile renklerin anlatım duyarlılığını birleştirmişti.

Klasik perspektif kurallarını da bozmuştu...

Bu yanıyla da Kübistleri etkilemişti...

Rimbaud gibi sanata yeni bir kapı aralayan çileli ölümsüzlerden biriydi.

***

Sığlaşmanın derinliğini artıran mevcut ortamdan biraz daha uzak kalabilmek için Rimbaud’ya geri döndüm:

‘Büründüm mor dumanlara, başıboş, derbeder,

Delip geçtim karşımdaki kızıl semaları;

Güvertemde cins şaire mahsus yiyecekler:

Güneş yosunları, mavilik meduzaları.’

***

Neden Cezanne?

Çünkü derinleşen sığlıktan çok bunalmış olanlara ‘iyi pazarlar’ demek istedim.