Soyadı davası…

Sezai ÇİÇEK

Soyadı davası…

Kocamustafapaşa semtinde, Küçük Hamam Mahallesi’nde oturan Aydın abi, Gedikpaşa esnafından bir ayakkabıcı. Burası İstanbul’un Eminönü (bu ilçe 2008 yılında kapatılıp, Fatih’e bağlandı) ilçesinde ayakkabı imalathanelerinin çoğun olarak bulunduğu semti. Tabi 1990’lı yıllarda, Gedikpaşa’nın ülkemizdeki tüm ayakkabıcılar esnafının bilindiği ve bu semte senenin belli dönemlerinde toptancıların ve mağaza sahiplerinin yolunun düştüğünü de ifade etmem gerekir. Burada genelde usta çırak ilişkisi, çoğu kere de ilkokulu bitirenlerin çırak olarak başlayıp, usta yahut ayakkabı imalathanesi sahibi olarak neredeyse bir ömür boyu çalışılırdı.

Aydın Usta, çok kibar birisiydi doğrusu. Geçen sürede kibarlığı artarak devam etti. Tanışıklığımız sanırım 1991 yılı yaz ayında İskenderpaşa’da ortak bir ahbabımız sayesinde olmuştu. O gün bu gün görüşürüz (daha ziyade ben onun işyerine uğrarım) sohbet ederiz. Zatan yılın neredesye tamamında sabah erkenden işine gelir, akşama kadar atölyede hummalı bir şekilde çalışır. İşyerinde parça başı çalışan işçileri bulunmaktadır. Uğradığımda selamlaşma dışında aynı ortamda çalışılmasına rağmen işçilerin büyük bir titizlilik içerisinde başları önlerinde, kimisinin ayakkabı çivilediği, kenarlarını makinada diktiği yahut imalatın başka bir kısmıyla meşgul olduğunu görürdüm. Hatta selamlaşma faslı olmasa, “bu kişiler sağır dilsiz mi” diye düşünürdü insan.

Tabi bu arada ayakkabı imalatçısı olarak Türkiye’nin birçok köşesine ayakkabı da satıyordu Aydın Usta. Daha ziyade mağaza sahipleri imalatçıları Gedikpaşa’da atölyeleri geziyor ve beğendikleri ayakkabılardan sipariş veriyorlardı. Lakin o dönemde zaten uzun yıllardır, neredeyse bazıları babadan oğula birbirlerini tanıyan esnaf, Anadolu’ya genellikle öne ayakkabıyı gönderiyor sonrasında parası geliyordu. Yine bankacılık faaliyetleri henüz her işyerine musallat olmadığı için yahut kimi esnaf anlaşılabilecek bazı sebeplerle bankalarla çalışmadığı için alacaklar daha ziyade posta havalesi ile yani isme gönderilen havaleler ile ödeniyordu Gedikpaşa esnafına.

İşte tam da bu noktada, bizim komşunun şikayeti gündeme geliyor. İsminde sorun yok ama soyadı posta havalesinde bir kez doğru yazılıyor ise genellikle ikinci kez yanlış yazılıyormuş. Tabi bu durumda Aydın Usta önce imalathaneden en yakındaki postaneye parasını almaya gidiyor ama bu ne mümkün. Gelen havalede isim doğru lakin soyadında bir ya da iki harf hatası olduğundan memur paraya vermek istemiyor.

Tabi, parayı alması lazım Aydın ustanın. İşçilerin haftalıkları, malzeme (saraç, taban, kösele, çivi vs) satıcılarına olan cari/açık hesap ödemelerini cuma akşamına yetiştirmesi gerek. Öte yandan Aydın Usta, “cuma namazı için hazırlanmam da gerekiyor diye (bu gidişle ancak namazın farzına o da ikinci rekata yetişebilirim diyor içinden bir ses) düşünürken” neredeyse iki ayağına bir yarım papuca girecek kadar zor durumda olduğunu hissediyor.

Başka yolu yok mu bu parayı almayı diye söylenirken, postanede sırasını bekleyen başka bir esnaf, Sirkeci’deki Büyük Postane’ye gitmesini tavsiye ediyor. “Bu mahalle arasındakiler bu işi bilmiyor ustam. Sefil olma kendi paranla. Çabucak Sirkeciye koş, mesai bitmeden yetiş” diyor. Aydın Usta, bir taraftan duvardaki saate bakarken diğer yandan da kolundaki baba yadigarından zamanı kontrol ediyor.

Sirkeci yönüne giden tramvay henüz seferlerine başlamamıştı. Hatta rayları döşenmesine rağmen bir türlü durakları tamamlanmadığı için, Bayazıd Meydanı’ndan Eminönü’ne yönüne doğru giden İETT otobüsünü mü beklese (sahi ne idi bu otobüsün numarası), yoksa Nuru Osmaniye Camii avlusundan yahut Kapalıçarşı Bayazd Kapısından girip, Sandal Bedesteni’nden geçip Mahmutpaşa tarafından mı Gürün Han’ın yan sokağından mı Büyük Postaneye yetişse karar veremedi. Bu arada bir yanda da Gedikpaşa’dan Çemberlitaş yönüne hızlı adımlarla ilerliyordu. Yolda kendisine “Ne o Aydın Usta bu acele niye” diye takılanlara, selam verenlere bile dönüp bakmadı vakit kaybı olmasın diye.

Derken, yedi dakika mı yoksa dokuz dakika mı sonra kendisini Ankara Caddesinden Büyük Postanenin bulunduğu Büyük Postane Caddesinin köşesine varmış gördü. Merdivenleri ikişer üçer atlayıp, adeta uçarcasına girdiği postanenin büyük salonunda, 1 numaradan 12 numaraya kadar sıralanan, posta havalesi ve posta çeki ödemesi yapan gişelerden, önünde en az kişinin kuyruk olduğu 5 numarada karar kılıp sıraya girdi. Bu yaştan sonra kaynak yapacak değildi ya!

Hikayenin bu kısmı önemli tabi. Tam sırası gelmiş, kimliğini memura uzatmış ve kaderin kendisine burada da aynı sürprizi yapacağından emin olmakla birlikte, şansını son kez denemek için usulca seslendi gişe görevlisine. “Beyim, adıma iki havale gelmiş olmalı, birisi Malatya Yeşilyurt’tan diğeri de Konya Kadınhanı’ndan”. Gişedeki telaşla para almaya gelen bu şahsı tanıdığı için bir taraftan tatlı bir tebessümle kim gönderdi diye sorarken, diğer taraftan da kendisine uzatılan nüfus cüzdanına bakıyor. Parayı kim gönderdi demiştiniz sorusunu duyan Aydın ustanın içini nedense bir rahatlama kaplıyordu.

Tabi işin aslı başka. Memur, henüz telaşesini tam olarak üzerinden atamayan Aydın Usta’nın mahalleden ahbabı Mehmet Gül’ün büyük oğlu Tarık. Tarık üç yıldır Adana PTT’inde çalışıyormuş. Göreve başladığından bu yana İstanbul’a gelmediği için Aydın Usta tanınmamıştı çocukluğundan beri bildiği Tarık’ı. Mehmet bakıyor ki Aydın Usta kendisini fark etmedi. Hiç bozuntuya vermeden işleme devam ediyor.

-Beyefendi dediğiniz gibi iki ayrı yerden havale gelmiş ama havalelerde alıcının, ismi aynı olmasına rağmen soy isimleri farklı. Her iki soyadı da sizin nüfus cüzdanında yazılı olan ile uyuşmuyor. Sadece sizin soyadınıza benziyor hepsi bu!

- Nasıl yani?

İşin yavaş yavaş sarpa sardığını düşünen Aydın Usta, bir açıklama beklediğini adeta yalvaran bakışlarla anlatıyor memura. Memur ise güya hiç oralı olmadan:

-Alıcı ismi Aydın bu doğru her iki havale için. Ancak, Yeşilyurt’tan gelen havalede alıcının soy adı “Deçdeli”, Kadınhanı’ndan gelen havalede ise “Dejdeli” ama sizin soy isminiz ise “Decdeli” diyor. Aydın bu kez gişe önünde beklerken, peşinde sıraya girenlerin çokluğundan habersiz ve parayı tahsiline ramak kala yine soyadı yanlışlığının karşısına çıkmasına neredeyse isyan noktasına geliyor.
Neyse memur hem şansını daha fazla zorlamak istemiyor hem de Aydın Abisini üzmeye kıyamadığı için şöyle sesleniyor.
-Size söylediklerim doğru ama Aydın abi ben seni tanıdığım için her iki havaleyi de ödeyeceğim, dediğinde alıcı bir taraftan inanmaz gözlerle memura bakarken diğer taraftan ise kuş gibi hafiflediğini hissediyordu.
-Tanımadınız galiba beni diyor ve Tarık, havale dekontlarını imzalaması için önüne Aydın Decdeli’nin önünü doğru uzatıyor. Alıcı kağıtlara bir taraftan ismini yazarken diğer yandan,

- Kusura bakmayın simanız yabancı gelmedi ama çıkaramadım, diyor teşekkür ederek. Bu kez görevli kendisini tanıtıyor. Meğer mahalleden ahbabı Mehmet Gül’ün oğlu olan Tarık değil mi? Uzun zamandır görmemesi ve günün telaşıyla tanıyamadığını özür beyanıyla anlatıyor Aydın Usta.

Hiç ummadığı halde havalesini alan Aydın Usta, gişedeki memura neredeyse sarılmak üzereyken, arkadan “hemşehrim paranı da aldın daha ne bekliyor ve bizi de bekletiyorsun” cümlesini duyup arka tarafa baktığında on kişinin üzerinde bir grubun kendi peşinde sıralandığını gördü. Ve fazla meşgul etmiş olmak düşüncesiyle biraz da utanmış vaziyette memura teşekkür edip çabucak oradan ayrıldı.

Gedikpaşa’ya doğru Ankara caddesinden yokuş yukarı yürürken, buna da şükür diyordu. Öyle ki kimi zaman postayla gelen parayı alabilmek için işyerinden Hasan yahut Mustafa kalfaları da yanında adeta şahit olarak götürdüğü zamanlar olmuştu. Bu işe kesin bir çözüm bulmak gerekir diye düşündüğü zamanlarda ise biz taşındığımız mahallede ortak tanıdıklar aracılığıyla kısa sürede kaynaşıp neredeyse kırk yıllık ahbap olmuştuk.

Aydın aba ile aynı mahallede yan sokaklarda oturuyorduk. O tarihte çocuklarının ikisi ilkokulda üçüncü oğlu Murat ise henüz okul yaşından küçüktü. Zaman zaman bizim gibi yeni üniversite bitirmiş henüz evlenmemiş gençleri, Küçükhamam otobüs durağının yan sokağında bulunan “İstanbulluoğlu” 1 apartmanının 2.katındaki evine çay ikramı için (gerçi eşi Nurten abla bu çay davetlerinde adeta yemek yemeden beter bir şekilde bize ikramlarda bulunuyordu ama o başka mevzu tabi) davet ettiği oluyordu.

Aydın abi ile muhabbetimiz zamanla artınca soyadı konusunda, başından geçenleri, kimi olayları ayrıntılı kimisini de özet olarak anlattığında. Bu işi hallederiz. Sen sadece kendine yeni bir soyadı bul, demiştim. Soyadının önce “Çoşan” olmasını istedi ise de sonradan “Enes” (sanırım oğlu Murat’ın tercihiydi bu kelime) kelimesinde karar verdi.

İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığımız davada, emniyet araştırması ve adli sicil belgeleri dosyaya girdiği için, şahit dinletilmesi kalmıştı. Şahit olarak ise postaneden para alamadığı zamanlarda birlikte gittikleri Hasan ve Mustafa kalfaların isimlerini verdi. Duruşma günü Doğubank’ın yanındaki, tabelasında İstanbul Adliyesi İş ve Hukuk Mahkemeleri yazan adliye ek binasına gittik. Şahitlere duruşmada nasıl davranmaları gerektiğini, hakimin muhtemel sorularını ve cevaplarının da ne şekilde olursa daha uygun olacağına dair açıklamalarda bulundum.

Duruşma başladıktan sonra ilk şahit, Aydın Decdeli’nin soyadının yanlış yazılma sebebiyle zaman zaman mağduriyet yaşadığını kendi tanık olduğu olaylardan da örnek vererek anlattı. Hakim tecrübeli (zaten emekliliğine de aylar kalmıştı) olduğundan, ikinci sırada dinlenen Mustafa’nın kimlik tespitinden sonra, ilk şahitin beyanlarını kısmen uyarlayarak celse zaptına yazdırdı. Burada ilginç olan husus hakimin, Mustafa’nın beyanlarını yazdırırken, tanığın o yönde bir cümlesi olmamasına rağmen:

-“Davacıya yakinen tanırım. Mahalleden çocukluk arkadaşım olur. Uzun zamandır da aynı işyerinde çalışıyoruz. Özellikle İstanbul dışındaki müşterilerinden posta havalesi bazen da bankaya isme gönderilen havalelerde soyadının yanlış yazılması sebebiyle sıkıntıyla karşılaşıyor, dedi.”, şeklinde duruşma tutanağını yazdırmış oldu.

Duruşmadan çıktığımızda Mustafa, Aydın Usta’ya takılıyordu.” Aydın abi hadi iyisin mahalleden çocukluk arkadaşı imişiz. Oysa sen benden 15 yaş daha büyüksün. Bu bilgiyi dilekçede avukatın mı yazdı, yoksa sen, hazır mahkemeye gelmişken soyadımı değiştirirken yaşımı da küçülteyim bari” mi dedin…

Sonraki zamanda ne mi oldu? Aydın Ustanın şikayeti azalmakla birlikte sona ermedi. Şimdi de banka ve posta havalesinde soyadı “Enes” yerine “Enez” yazılıyormuş…

Şimdilerde ise Aydın Usta emekli oldu. Çocuklarını evlendirdi ve artık torunlarıyla meşgul. Eski günleri hatırladığında o kendisine mahsus gülümsemesi yüzüne ayır bir neşe saçıyor…

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (3)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.