Susayınca Deniz Suyu İçmek: Kaliforniya Sendromu

Erhan BAĞ

Susayınca Deniz Suyu İçmek: Kaliforniya Sendromu

“Eski hayatımız yok olmuş olabilir. Ama insanlığımızı kaybetmek bizim seçimimizdir.”

The Walking Dead/2010

21. YY da sermayenin, teknoloji destekli üretimin ve çılgınca tüketimin akıl almaz boyutlarda gelişmesiyle hayat standartları bakımından tarihin en rahat dönemi yaşanmakta… Son yıllarda devletlerin, şirketlerin, kuruluşların ve genel olarak sosyal yaşamın işlerin içinden çıkılmaz hal aldığı durumlarına sendrom diyorlar… Yeryüzünde çok büyük bir kısım insan temel yaşamsal ihtiyaçlarını gidermekte zorlanıyor olsa da özellikle gelişmiş yada gelişmekte olan ülkelerin şehir hayatını tercih etmiş insanlarının son 30 yılda nur topu gibi bir sosyal hastalığı ortaya çıktı: Kaliforniya sendromu! Bu yeni sendrom, literatüre de geçmiş olacak ki çağın getirdiği sosyal rahatsızlıkları araştırırken kolayca karşımıza çıkıyor; doğrusunu söylemek gerekirse, aslında insan doğasının bilinen yozlaşmışlığı bilimsel havada afili bir ad kazanmış, o kadar.

Çoğu kaynakta sendromun dört alâmeti var: Zevke düşkünlük, bencillik, yalnızlık ve mutsuzluk. Tanımlara baktığımızda Kaliforniya Sendromuna yakalanan insanlar, “başkasının ölümünden bana ne” düşüncesi altında zamanla kendisi dışındakiler hakkında herhangi bir kaygı hissetmemeye başlıyor. Aslında şöyle adamakıllı düşününce tarih boyunca kavimleri ve toplumları acıklı bir şekilde ortadan kaldıran bir toplumsal hastalığın modern ismi olduğu da görülebilir; yani fertlerin birbirine bulaştırdıkları ve yaygın hale gelen topyekûn bir duyarsızlık hali (yozlaşma!)

Kaliforniya, ABD’nin en kalabalık eyaleti; 1850'li yıllarda altın yataklarının bulunmasından sonra Amerika’nın en büyük ekonomik gücü haline gelmiş olan bu cafcaflı eyalet sinemanın kalbi Hollywood’u, Google, Twitter, Apple, FaceBook, Yahoo, Intel, HP gibi devlerin ve küresel bilgisayar teknolojilerinin en etkin merkezi Silikon Vadisi’ni, yerli/yabancı turistlerin çekim merkezi Long Beach’i ve Amerikan mutlu azınlığının yaşadığı sosyete muhiti Beverly Hills’i bağrında barındırıyor. Dünyanın en büyük 6. ekonomik gücüne sahip olan bu eyalet, devlet olmadığı halde devletler mücadele sahasında büyük bir söz sahibi.

Günümüzde ABD’de doğan her altı bebekten biri Kaliforniya’da dünyaya gelirken, her sekiz Amerikalıdan biri de yaşamını Kaliforniya’da sürdürmeyi tercih etmektedir; böylece ABD’nin en kalabalık nüfusuna sahip olan bu eyaletinin cazibe merkezi olmasını anlayabiliyoruz. Yüceltilen bir yaşam tarzının ayırt edici özelliklerini yansıtan bu merkezler; eğlencenin, bedensel zevklerin, (ne şekilde olduğuna bakılmaksızın) mütemadiyen para kazanmanın ve harcamanın hayatın temel gâye ve felsefesi olarak algılandığı yerlerdir. Buralar, insanların hayatı tüketici mantığı ile sürdüğü, çalışırken, tüketirken ve hatta eğlence sonrası oluşan yorgunluğu da yine eğlenerek atmaya çalıştığı; her defasında tüketim ve zevk dozunu arttıran israf ekonomisine hizmet eden kısır döngü üsleridir.

Kurbanlarda ana anlayış “Bana zevk veren şey iyidir, zevk vermeyen şey kötüdür” başlığı ile özetlenebilecek saksıdaki bir bitki basitliğine sahip… Bu kişilerde hayat mücadelesi adı altında; iş çevresine, sosyal çevreye, topluma, aileye, bazen kendine karşı bile rekabet, karşıtlık ve zıtlıklardan beslenen sürekli savaş psikolojisi hakimdir. Güçlü olmak, kazanmak, üstün gelmek, yarışı önde bitirmek, her türlü darbeye karşı daima hazırlıklı/dirençli olmak ve ayakta kalma güdüleriyle sürdürülen çağdaş hastalıklı yaşam şekli baskındır; bu, insan yaradılışının temel ihtiyaçlarını kazanmak ve zevk basitliğine indirgeyen bir yaklaşım…

Etki altındaki kişi için sadece kendine ait tek kişilik yaşam vardır ve bunlarda konfor alanlarını kaybetme korkusu baskın iletişim ağlarıyla daima körüklenir durur. Bu sosyal hastalığa yakalanan şahsın yarış halinde olduğu kişi isterse en yakın arkadaşı olsun; hedefe koşma esnasında dirsek atmak, çelme takmak normaldir, meşrudur ve hatta teşvik edilir. Aile bireylerinin işlevi bile dikensiz gül bahçesi mesabesinde kalmalıdır…

Günümüz ekonomik şartları ve sosyal yaşam şekli insanları tüketime sevk ediyor; bunu teknoloji ve iletişimin olağanüstü gelişimi, haberleşme ve ulaşımın ucuzlaması, kolaylığı ve yaygınlığı sağlıyor… Büyük sermaye şirketlerinin ürün ve hizmetlerinin basit reklam mesajı, bu internet destekli yaygın iletişim araçları ile kitlelere ulaştırılıyor: “Tüket! Satın al! Tüket! Satın al! Tüket!…” Her vesile ile yüceltilen bahse konu yaşam tarzında mutluluğu yakalamanın tüketmek ve satın almakla olabileceği pompalanır durur… Mutluluğu yakalamak her ne demekse ?! Heyhat ki; bu sendroma yakalanıp bahsedilen yaşam tarzını benimseyenlerin durumu susuzluğunu deniz suyu içmekle gidermeye çalışan kişinin hali gibidir. Zevk odaklı yaşam tarzının bize teklif ettiği bir diğer yaklaşım ise kolay paradır! Yani 7/24 haz odaklı yaşam için fazla emeğe ihtiyaç duymadan sürdürülebilecek dertsiz yaşam!

Tüketim dünyasında özgürlük ve mutluluk olması gerekenden çok fazla önem verilen, ön plana çıkartılan ve uğruna mücadele edilecek şekilde sunulan kavramlar. Ama asıl olan sorumluluk sahibi ve bahtiyar olmaktır. Günümüzde mutluluk, saadet, bahtiyarlık aynı anlamda kullanılır; halbuki köklerine inip dikkatlice bakılınca bahtiyarlığın diğerlerinden mana bakımından ayrıştığını fark edebiliriz. Bu klasik zamanlarımızdan kalma harikulade tabirimizde baht talih, kader anlamında bir kelime; bahtiyar ise kişinin bahtı ile yâr olması, barışık olması, bahtına razı ve hoşnut olması anlamına geliyor. Yani kişi kendisine takdir edilen bahta, kadere, kısmete, takdire, paya razı olmuştur ve bu razılık hali kişiye doğal olarak bir iç huzuru sunmaktadır. Eskilerin “en büyük zenginlik kanaattir “ sözü ne kadar da güzeldir… İnsanların ellerinde olanla yetinmesi şimdilerde kötülenen ve kötü gösterilen, acizlik ifade eden bir şey ; hatta tembelliğin bahanesi gibi de gösterilir. Halbuki mevcut halin kabullenilmesi ile gelen iç huzuru, hiç bir imkan ve konforla değişilemeyecek kadar muazzam bir kazanımdır.

Çağın getirdikleriyle zehirlenen insan, çöküşten kurtulmak için bazı önlemler alabilir; belki insanlara öğrenim hayatları esnasında bunun eğitimi de verilmeli… Farkında olmasa da insan bir anlam varlığıdır; hayatını bir kısım faydalı, anlamlı ve toplumsal hedeflerle zenginleştirerek, yani başkasını yaşatmak için ömür sürme iradesini ortaya koyarak bu kısır döngüye bir son verebilmesi de mümkündür. Mütemadiyen bir yarış atmosferi altında konfor odaklı yaşam esaretinden ancak kişilere, olaylara ve fikirlere kritik-analitik bir gözle bakmakla ve başkasına fayda üretecek bir irade ile kurtulunabilir. Diğer bir değişle gelişmelere iyilik yönünden bakma tercihi iç barışı getirecek ; bu da bizi her türlü haksız, anlamsız ve çürütücü yarıştan alıkoyacaktır. Bu bakış açısı ile yeni nesle verilebilecek en önemli sermayenin de iç huzurunu kazandıran, bencillikten kurtaran, hayatı anlamlandıran paylaşım kültürünü benimsetmek olduğunu söyleyebiliriz.

Baht-ı yâr olasınız efendim…

*Bu yazıyı faydalı bulduysanız sosyal medya hesaplarınızda paylaşabilirsiniz. İlginize teşekkür ederim.

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.