Yoksulluk

Pınar KİBAR

Ne güzel bir duygudur vermek. Veren el alan elden üstündür hâdisini birebir tatmak ve yaşamak. Verdikçe veren ve alanın hayatındaki değişimleri seyretmek. Tüm dünyamızın her an boğuştuğu bir husustur yoksulluk. Ve bazen de savaş, deprem, sel gibi afetlerden sonraki canarvardır yoksukluk. Körelmiş vicdanların kendine gelişidir bazen yoksulluk. Aklıma hemen Hz. Ali´nin sözü geldi ki, şöyle buyurmuş; „Gurbette zenginlik vatandır. Vatanda fakirlik gurbettir. Yoksul kendi yurdunda gariptir“. Burada yoksulluk tarif edilmiş. Kur'an'a göre insanlar ekonomik olarak eşit bir şekilde yaratılmamışlardır. Kimine zenginlik kimine ise fakirlik vermiştir. Rahman olan Allah, zenginlere vermiş olduğu bu zenginlik ile yoksulları gözetmesini de emretmiştir. Maalesef günümüzde milyonlarca insan açlık sınırı altında yaşıyor. Peki buna sebep nedir? Varken yokluk çekmenin sebepleri ne olabilir?

Ben bunu iki nedenlere bağlıyorum. 1. Hırs ve 2. israf.

İmamı Gazali hırslı insanı şöyle tanımlamıştır: „Hırslı insan, helâl haram demeden her istediğine kavuşmak, başkalarının zararına da olsa, beğendiği şeyleri toplamak, ister. Hırs veya tamah, kalb hastalıklarındandır. Hırs ve tamahkârlığın en kötüsü insanlardan (bir şeyler) beklemektir.

İkinci mesele ise israftır. İsrafın maalesef haddi hududu kalmamış artık. "Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun." ayeti geçim harcamalarında orta yolu emredip cimriliği yermekte ve israfı yasaklamaktadır. Var olanı vermemek şeklindeki bir cimrilik de, çok fazla yapılan harcamalar da pişmanlıkla sonuçlanan tüketimlerdir. İdeal ölcülerdeki harcamalara çok dikkat etmek gerekir. Verilmesi gereken yerde vermeyi bilmek ve çok iyi tanımak gerekir. Vermeyene halk dilinde cimri derler. Dolayısıyla bunlar sevilen tipler değildir, toplumda dışlanırlar. İnsan ne gerekli harcamalarının sınırını aşarak israfta bulumalı, ne de para biriktirip yığmak için acınacak durumlara düşmeli. Elinde olanıda paylaşmasını yeterince iyi bilmelidir. Çünkü şöyle bir düşünüldüğünde, var olan mal da toplum ve sosyal yaşam için bir araçtır. Sana veren senin de vermeni bekleyecektir senden. Benim olmayan malı kimden esirgiyorum ki ben? Benim değil ki!  Malı hapsetmenin bir mantığıda yok o zaman. Maalesef günümüz insanı lüks hayat yaşamaya alışmıştır. Malum günümüzde de lüks tüketim ucuz değil. Lükse para yetiştirmekten başka şeyi düşünecek hali kalmayan insanlarımız çok. Bu sosyal boyut da insanlar arası çekememezliğe ve kıskanclığa yol açar ki, bu da konunun ahlaki boyutudur. Hırs ve israfı bıraktığımızda göreceğiz ki yoksulluk yüzde azlara inecektir. Şimdi ise konuyu farklı boyuta çekmek istiyorum izninizle. Biraz da yoksulluğu içimizde arayalım. Biz „yok“tuk „var“ edildik. Yokluktan geçiyor bazı şeyler!. Varoluşumuzun mayası sanki yokluk ve yoksulluk. Konuyu şu veciz sözler ile toplarlamak istiyorum:

„…   İnsanın özünü yokluk/yoksulluk oluşturur. İnsan kendinde hiçbir şeye sahip değildir ve her şey ona Mutlak Zengin bir Rabb tarafından hediye edilir. Mutlak yoksulluğu, insanın Rabbini tanıması için başta gelen vesiledir. Varoluşsal yoksulluk aynı zamanda insanın diğer insan ve varlıklarla kardeşçe ve eşit bir ilişki kurmasına, onlara şefkat duymasına vesiledir. Ancak varoluşsal yoksulluğunu hisseden insan, nisbeten ve maddeten daha yoksul insanlara şefkat duyabilir. Zekât ve sadaka, Allah'a ait maldan O'nun adına, O'nun uygun gördüğü kimselere, O'nun emrettiği vakitlerde vermektir ve bir ibadettir. Toplumsal bir sorun olarak yoksulluk ancak daha fazla şefkatle çözülebilir. Daha fazla şefkat ise ancak şefkate mani olan insan ben(cil)liğinin eritilmesiyle, bu da mutlak yoksulluk bilincinin gelişmesiyle mümkündür.“

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.