ZAMAN'I DA AL, GİT!..

Murat KARAKOYUNLU

Bir kimsenin davranışlarını değerlendirirken, "değişti" demek her zaman için değişeni kötü kılmaz. Zira suç, biraz da onu değiştiren sebeplerdedir. İnsanlar, her davranış, her tutum, her bilgi, her söz  ve sair her sebepten bir şekilde etkilenir ve öncesi ile farklı tutumlar sergileyen bir tavır alabilir. Bireylerin davranışlarının ne olduğunu anlık hamleleri ile değerlendirmemek bu yüzden önemlidir.

Son 11 yılda Türkiye'nin kaderini değiştiren Başbakan Erdoğan için bugün bir kesim, "Son döneminde iyice değişti. Eskiden daha demokrat, daha özgürlükçü, daha halkla bütünleşikti." gibi ifadeler kullanıyor. Cümlesinin devamını ise Erdoğan'ın dikdatörleştiğine ilişkin ifadelerle tamamlıyor. Bu eleştirileri oturduğumuz yerden yapmak kolay da insanın aklına gelmiyor değil; iyi de kardeşim sen Erdoğan olsaydın, ne yapardın?

2003 yılında başbakanlık koltuğuna oturduğundan beri Erdoğan, bir taraftan ülkenin refahı, kalkınması, demokratikleşmesi v.s. gibi Türkiye'ye çağ atlatacak politik hedefler için uğraşırken, diğer taraftan da onun gücünü, iktidarını ve başarısını önlemeye çalışanlarla uğraştı. İlk seçimini kazandığı günden beri her türlü yıpratma, direnç ve darbe girişimleriyle muhatap oldu. Tehditler aldı, suikastler atlattı. Buna rağmen çalıştı. Yollar yaptı. Hastaneler, köprüler, barajlar. Çocuklarımızın kitaplarından tutun, gençlerin burslarına kadar; yaşlıların ilaçlarından, polisin maaşına, çiftçinin gübresinden, esnafın kredisine, işçi ve memurun key ödemesine kadar herşeyle ilgilendi. Türkiye'nin belki son elli yılına kök salmış ergenekon yapılanmasını derinden örseledi. Arap Baharının ilk adımı olan cumhuriyet mitinglerine karşı yapılabilecek en demokratik duruşu, o sergiledi.

Değişmedi Erdoğan. Daha çok düşman sahibi oldu sadece. Gecenin yarılarına kadar tarım politikaları hakkında, bakanlık ve maliye bürokratlarıyla konuştuktan ve "bütçe dengesi bozulacak Başbakanım" itirazlarını duyduktan sonra "çiftçiye ek destek vereceksiniz." talimatını verdiğinde aynıydı. Sonrasında yaygara koparan çiftçiye, "ananı da al git" dediğinde de aynı. Cam, çerçeve demeden talan yapanlara, "çapulcu" dediğinde aynı olduğu gibi.

Değişmedi Erdoğan. Çabasına herkesi inandırdı. Cemaatler, dernek ve vakıflar, iş dünyası, yerel, bölgesel, ulusal basın ve bütün bir toplum onun azmine inandı. İş dünyasının oy vermeyeceğiz ama Ak Parti kazansın sözlerine muhatap; yine bir 17 Aralık günü (2004) gerçekleşen 50 yıllık Avrupa hedefine, bayraktar oldu. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini halka, bize emanet etti. Anayasa referandumunda demokratikleşmenin köklü adımlarını attı. Gelir dağılımını topluma yaydı. Terörün sesini kıstı. Barış istedi. Daha yazılacak sayfalar dolusu gelişmenin altına imza koydu. Değişmedi Erdoğan. Ta ki beraber yürüdük biz bu yollarda diye seslendiği bir kısım insanların alçakça ihanetine maruz kalıncaya kadar...

                                               SONDAJ MEDYA

Son zamanlarda, derin sondajlar ve kirli ilişkiler ağı ile elde edilebilecek ülkenin tüm mahrem bilgilerini, MİT tırlarını, İranla yürütülen "sır" niteliğindeki ilişkileri, bakan, başbakan, vatandaş ayırdetmeksizin yürütülen ahlaksız telefon dinlemelerini, montajlarla süslenmiş adi kaset savaşlarını pervasızca, hadsizce gün yüzüne çıkaran Sondaj Medya, 17 Aralık'tan beri yaftalamaya çalıştığı Başbakan ve oğlu Bilal Erdoğan'ın yolsuzluk yaptıkları iddiasını, yeni bir hamle ile tekrar gündeme getirdi. Başbakan'ın, oğlu ile yaptığı iddia edilen montajlanmış telefon konuşmaları, internette yayınlandı.  Allah'tan ki Başbakan o konuşmanın yapıldığı iddia edilen saatlerde göz önünde imiş. Manidardır hem de Mevlana diyarında. Peki ya olmasaydı? İftira böyle birşey işte. 

Arap baharının suni örgütlenmesini cumhuriyet mitingleri ile kotarmaya çalışan Tuncay Özkan'ın Kanaltürk'ünü hatırlarsınız. Hani şu çocuklarımıza bale yerine Kur'an öğretiliyor diye feveran eden Türkan Saylan'ın (toprağı bol olsun), bidon kafalılar yine Ak Parti'ye oy verdi diyen Bekir Coşkun'un, köfte ekmeği birçok Ankara'lıya nasip olan Emin Çölaşan'ın, yazma cür'etimi mazur görünüz ama malesef sanat eseri diye spermli bir peçeteyi bile sunabilen ahlak hırsızı Bedri Baykam'ın, her sözü tehdit kokan, kardeşi apo olan Yalçın Küçük ve Cüneyt Arcayürek'in bir dönem ekranlarını süslediği kanal. Bu kanal, Fetullah Gülen'e yakınlığı ile bilinen bir grubun eline geçtiğinde ülkem adına, artık doğru sözler söylenecek diye sevindiğimi hatırlıyorum. Zira 28 Şubat sürecinde medyanın bir ülkede neler yapabileceğine şahit olanlardan biriyim. Doğru kullanıldığında ise Anadolu'lu PEPE' yi üretecek kadar bizden olabildiğine...

Bugün derin bir hayal kırıklığı içerisindeyim. 17 Aralık'tan itibaren, tahripkar bir uslup sergileyerek aslında kendi saygınlığını da yerle bir eden Samanyolu grubu, Zaman ve diğer cemaat medyasının kullandığı dili kabul etmiyorum. Kör bir taassupla koca koca adamların yürüttüğü alçaltıcı yayınlar, beraberinde mensuplarına duyulan saygıyı da yerle bir ediyor. Öyle ki insan, Tuncay Özkan'ın Kanaltürk'ünün ekranlara çıkardığı adamları mumla arıyor. Hiç olmazsa kim olduklarını, neye hizmet ettiklerini biliyoruz onların. Ak Parti'den milletvekili aday adayı olan Mümtazer Türköne'yi, A. Turan Alkan'ı dinlemekten daha az yaralıyor içimizi, onları dinlemek. Hüseyin Gülerce'nin sinmiş üslubunu, Şahin Alpay'ın amaç nükleer bomba yapabilmek gambazlamasını ya da Ali Bulaç'ın bulamaca dönüşen fikirlerini görmekten daha az üzülüyoruz onları dinlerken. Daha az üzülüyoruz Danimarkalı, Peygamberimizi (SAV), menfaatlerine alet ederken...

Gülen cemaatinin 17 Aralıkta başlattığı ve sahalara inerek sürdürmeyi planladığı hükümeti yıpratma/yıkma operasyonundan sonra, önce Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin daha sonra da Başbakan Erdoğan davet etti Fetullah Gülen'i Türkiye'ye. Davetin özü, orada özgür davranamıyor olabilirsiniz şeklindeydi. Daha önce de müteaddit defalar davet edilmişti Gülen, aynı ve farklı isimler tarafından. Ne var ki hiç birine olumlu yanıt vermedi. Sadece vatanımı özlüyorum diyerek Türkiye'den gelenlere toprak siparişi verdi.

Bugün, mensuplarının, görüyorsunuz işte iyi ki gelmemiş, gelseydi hapse atılırdı diye savunduğu Gülen, keşke eski saygınlığı ile kalsaydı diyor insan. O zaman davetin de gelişinin de bir anlamı vardı. Ne var ki, bunca saldırı ve yıpratmaya müsade etmesinin ardından hem vaktinde yapılan hem de bugün tekrarlanan davetlerin gerçekleşmemiş olduğuna "iyi ki" diyoruz. 

Öyle ya madem doğduğu yer değil "doyduğu" yerdir yurdu insanın. O halde karışma vatanıma, Zaman'ı da al, git!..

 

mkarakoyunlu@hotmail.com.tr

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.