Bahar Kendisini Okumamızı Bekliyor!...

Erguvanları duydun mu hiç ey can?

Ne söylerdi senin kulağına çığlık çığlıya?

Gelişi nedendi? Muştusu neydi?

Nereden haber getirmişti? Ve o haberde ne vardı?

Sana dair ve hayata ilişkin!..

Duyamadık mı? Sağır mıyız yoksa?

Hep şuna inanmışımdır? Varlıkları dinleyemeyen, onların feryat figan bize söylemek istediklerini duyamayan kişi, insan hatipleri duyamaz!.. Anlayamaz!

Keskin bir hüküm farkındayım!.. Ama kanaatim bu yönde…

Muhteşem heybetiyle karşımızda dikili duran dağların bu halinden birazcık da olsa ürkmemek çok mu normaldir size göre?

Onlar karşısında hayrete düşmemek hayreti gerektirmez mi aslında? Bence gerektirir!

Neden yüce kitabımız dağlardan bahseder dersiniz? Onların yürümesini neden dikkatimize sunar? Kıyamet sahnelerini anlatırken neden onların birer pamuk parçası gibi atıldığını söyler?

Ve neden onların arza kazık olduğu ifade edilir?

Bunları duymamız gerekmez mi?

Bunlar yüce yaratıcımızın aslında hepimize sorduğu birer soru değil midir?

Ve bu sorulara bizim cevap verme borcumuz yok mudur?

Bunlarla mı sınırlıdır kutsal kitabımızda aklımıza ve gönlümüze sunulan örnekler?

Elbette değil!..

Bulutlardan bahseder. Denizden, denizde gemilerin nasıl yol aldığından bahseder. Yıldızdan, aydan, güneşten…Rüzgardan, yağmurdan…

Sırf bu gözle okuduğumuz zaman bile aslında her gün yaşayarak tanık olduğumuz pek şeyden bahsettiğini fark edeceğiz! Hayret ederek…

Neden acaba?

İşte bu acabalar aklımızın iz sürmesiyle gönlümüzde cevaplar bulacaktır!

Bu cevaplar bizim için kurtarıcı olabilir! Kuyuya salınmış ip gibi…

Yukarıdan bize ‘Tutun bu ipe’ şeklindeki seslenilmektedir. Buna cevap vermemek sağırlıkların en beteridir.

Ne demiştik? Sağır mıyız? Bu soruya içimden değil miyiz şeklinde cevap vermek geçiyor!

Sizde kendi cevabınızı oluşturursunuz nasılsa!.. Benim cevabım bu!

Baharı duymamak sağırlık değil mi?

Sadece kulağın sağırlığı değil üstelik! Aklın işlememesidir. Zihnin dumura uğradığı bir hal bana kalırsa bu!..

Gönlün susuz kalarak çöle dönmesi gibi…

Doğru sorular bir nevi yüreğe yağan rahmet yağmurları gibidir!

Kilit açıcıdır! Yeter ki, doğru sorular soralım.

Ve gönlümüzü sağırlığa mahkum etmeyelim…

Zambakları duymamız gerekmez mi?

Yaz kış dökülmeyen cilalı yaprakları ve mevsimi geldiğinde yaprakları arasından nilüfer gibi çiçeklerini gösterdiği bilinen Manolyalar hangi dili kullanır bize seslenirken?

Örneğin bir çitlembikle yarenlik etmek neden aklımıza gelmez?  Pelit ya da palamut olarak bildiğimiz ağaçlar sadece gölge mi sunarlar bize? Başka neler söylerler acaba?

Bunları duymamak sağırlık değil midir?

Baharı duymalıyız dostlar… Bin bir renkle gözümüze hitap eden ve oradan yüreğimize mesaj göndermek için çırpınan bu varlıkların dilini çözmeliyiz.

Dinlemeliyiz onları… Duymalıyız…

Dağların kadısı katran, müftüsü çamdır denilen çam ağaçlarının duruşu, rengi bize ne gibi mesajlar verir!

Mezarlıklara yolumuz düştüğünde hayran kaldığımız servi ağaçları neyi terennüm ederler? Bıkmadan, usanmadan her gittiğimizde bize neyin mesajını verirler?

Söylemek istediğim şu aslında!

Her gün geçtiğimiz sokakta gördüğümüz kuru bir ağacın tomurcuklanması bize hem taptaze bir haberdir. Hem de cevaplanması gereken sorulardır.

Renklere bezenmiş bir ağacı gördüğümüzde önünde durmamak, şöyle alıcı gözle bakmamak eksiklik aslında… Hele her gün geçtiğimiz bir yerde ise daha büyük gaflet…

Sitemkâr bulsam da zaman zaman bana şöyle seslendiğini varsayarım. “Ey can! Bak bana. Sende baharı yaşa. Kupkuru kalma. Hakikat ile tomurcuklan! Yoksa ağaç değil, odun olursun!”

Duymalıyız baharı… Sağır kalmamalıyız!..

Bazı şeyleri bırakarak biraz da baharı duymaya zaman ayırmalıyız. Bu bizim lehimizedir.

Geçenlerde bir dostum uğradı çat kapı… Tam bende hazırlanmıştım.

Hadi gel biraz sohbet dinleyelim. Bende gitmek üzereydim dediğimde “Uyar bana” dedi.

Ağaçların ve yeşilin bol olduğu bir yere gittik. Yürümeye başladık. İşten, güçten, trafikten söz edecek oldu. Elimle sus işareti yaptım ve “Sessiz olalım, yoksa duyamayız” dedim.

Neyi diyerek üsteledi…  Sohbeti dedim ağaçların yapraklarını işaret ederek. Sohbeti duyamayız dedim!

Anladı ve sustu…

Dolaştık aralarında… Sessizce…

Muhteşem bir sohbet oldu dedi tebessüm ederek. İyi geldiğini belirtti… Demek hayatta hep koşma olmamalı… Arada da olsa sessizlik iyidir. Bunu anladım dedi.

Sözü, sohbeti sınırlamamak gerek… Tabiat en büyük hatiplerden… Dinlemek, duymak gerek.

Büyük düşünürlerin, ariflerin bu konudaki yaklaşımları dikkate alınmalı… ‘Kainat kitabı’ kavramını önemsemeliyiz. Bu konuda söylenmiş sözleri anlamalıyız. Yüce kitabımız ile kainat kitabı arasındaki paralelliği keşfetmeliyiz.

Bazı çiçeklerin isimlerini bile düşündüğümüzde içimizde farklı anlamlar doğabilir. Merak edip isimlere baktım. İçimde bahar açtırdı. Bir kısmını buraya alayım. Sizde biraz baharlanın. Ay çiçeği, menekşe, civan perçemi, çarkıfelek, çiğdem, çobanyastığı, ebegümeci, erguvan, fesleğen,firuze çiçeği, fulya, gecesefası, gelincik, hanımeli, ıtır çiçeği, kadife çiçeği, karanfil, kasımpatı, kuşkonmaz
küsme çiçeği: mimoza, leylâk, mor salkım, nergis, nilüfer, ortanca, papatya, reyhan, yasemin, sünbül, şakayık, gelincik, şebboy, zambak.

Tekrar başta sorduğumuz soruyu soralım. Sağır mıyız ne?

Evet biraz öyleyiz… Ne yazık ki…

Ama çıkmak elimizde… Kapalı büyük alışveriş mağazalarına ayırdığımız zamanlardan biraz tasarruf ederek parklara ve bahçelere de yönümüzü çevirmekte yarar var.

Söz yumağı açıldı ve çok uzadı. Farkındayım. Ama söylemeden geçemeyeceğim. Ya da bir itirafı paylaşmadan… Benim baharı dinlediğim mekanlarım var… Sende birkaç kez de olsa kaçarım buralara. Size de öneririm.

Küçük Çamlıca tepesi hem heybeti ile sizi gökyüzüyle komşu eder, hem de baharın taze haberlerini almanızı sağlar. İsterseniz kendinize bir çaydanlık demli çay ikram edebilirsiniz. Ödül niyetine…

Küçükayasofya ve bahçesi, Sultanahmet civarı, Gülhane parkı, Kalyon parkı ve civarı…

Sene de birkaç kez Beykoz’un etrafına kümelenmiş İstanbul’un köy yolları… Öğümce de biraz nefeslenme… Uygun bir yerde çay molası…

Çok iyi geliyor… Dakikalarca baharı dinliyorum…

Sağırlıktan kurtulmak başka türlü zor gibi geliyor bana…

Zaman zaman kaçtığım mekânlardan biri de Büyük Çamlıca’nın eteğindeki ‘Selami Ali Efendi’ türbesidir. Sessizliği ile konuşur bana…

Ama ne konuşma…

Bu yazıyı bana çağrıştıran da oraya son kaçmamdı. Cumartesi günü ofise gelen arkadaşım ismini hatırlayamadı ama “Hani beni götürdüğün bir mekan vardı Çamlıca’da” dediğinde hadi gidiyoruz dedim. Demek hazret çağırıyordu. Durmak olmazdı.

Gittik.

Hazrete gönül döktük. Baharı dinledik.
Bu yazı da orada demlendi…

Hay Allah… Yine mi konu dağıldı…

Bağışlayın lütfen!

Maksat sağır olmayalım. Baharı dinleyelim.

Bu günlerde sık çağırabilir.

HABER NAME/ 02.04.2012 canbolatugur@gmail.com/ https://twitter.com/ugurcanbolathttps://www.facebook.com/iyibakkendine 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
5 Yorum