Recep KOÇAK
“Ben ancak muallim olarak gönderildim”
Sümeyra öğretmen staj yapmak üzere gittiği okulun müdürünün odasındaydı. Kendisini tanıttı.
Müdür elli yaşlarında babacan bir idareciydi. Genç öğretmenin meslek hayatındaki bu ilk günde ona çok yerinde ve unutamayacağı bir hatırlatmada bulundu. Staj sırasında hangi hocaların kendisine rehberlik edeceği bilgisini verdikten sonra, “Bazen seni çok yoran, sabretmeni gerektirecek durumlarla karşılaşabilirsin. Her mesleğin kendine göre bir takım zorlukları vardır elbette. Öğretmenlik mesleğinin de sürekli dikkat isteyen ve emek vermek gerektiren yorucu yönleri vardır. Fakat unutmamalısınız ki siz herhangi bir mesleği yapmayacaksınız. Hz. Peygamber s.a.s Efendimiz, ‘Ben ancak muallim olarak gönderildim’ buyuruyor. Siz peygamber mesleği yapacaksınız!”
Mesleğe ilk adım attığı günde yapılan bu güzel hatırlatma Sümeyra öğretmen için hazine değerindeydi. Artık canını sıkan her durumda ve kendini yorgun hissettiği anlarda Efendimiz’in o mübarek sözünü hatırlayıp rahatlayacaktı.
…
24 Kasım Öğretmenler Günü vesilesiyle unutulmaz öğretmen hatıraları çıkıyor karşımıza. Kısa bir süre önce dostum ve mesai arkadaşım Mehmet Şahin beyden göz yaşlarıyla dinlediğim ve yazması için istirhamda bulunduğum aşağıdaki satırları bir öğretmenler gününde dikkatlerinize sunmak, bütün öğretmenlerimizi rahmet ve şükranla anmak istedim…
…
Bir Öğretmenin Elinden Giydirilen Çorap
Bir insan sadece doğduğu topraklarla değil, ona dokunan kalplerle büyür.
Ve bazen bir öğretmen, bir çocuğun kaderine rabıta kuran en sessiz dua olur.
Benim için o dua, Elazığ’ın Keban ilçesine bağlı Topkuran köyünün rüzgârında, dağ yollarında, Fırat’ın serin nefesinde yazıldı.
Adı: Fahrettin Aslan.
Köyümüzün yolu, yedi buçuk saatlik bir yaya menzilinin ardında saklıydı.
Atın eşeğin yol alamadığı; kayalıklardan tutuna tutuna, derelerin azgın akışından ürke ürke geçilen, yanlış bir adımda Fırat’ın bağrına düşülebilecek bir coğrafya…
45–50 yıl öncesinden bahsediyorum.
Elektriğin olmadığı, yakın köyün öğretmeninin dağda donarak hayatını kaybettiği kadar ıssız, kaderle baş başa bir çocukluğun dünyası…
O dünyada beş yaşındaydım ve tek bir kelime Türkçe bilmiyordum.
Kürtçe konuşan, yoksulluğu iliklerine kadar yaşayan bir çocuktum.
Ama gönlümde millet sevgisi, vatan sevgisi, Türk–Kürt ayrımı tanımayan bir kardeşlik hissi, Allah’ın lütfuyla kıpır kıpırdı…
Bu duyguların ilk kıvılcımını yakan kişi, işte o köye gelen öğretmendi:
Fahrettin Aslan.
KÖYÜMÜZE GELEN IŞIK
Bingöl’den tayin edilen genç bir karı–koca…
Emine yengem, küçük Haluk, sonra dünyaya gelen Tülin…
Bir öğretmenin evinde büyüyen bir öğrenci değildik sadece; bir ailenin içine alınmış, şefkat ve rikkat ile yoğrulmuş çocuklardık.
Okulun lojmanına her adım attığımda sanki başka bir medeniyet kapısı açılırdı.
Sofraya oturmak bile bir bayramdı.
Portakalın kokusunu ilk kez onun evinde öğrendim.
Bisküvinin tadını ilk kez onun ikramında tattım.
Gönlümde “medeniyet” diye tarif ettiğim şey, önce onun bakışındaki nezaketle, sesindeki letâfetle, hâlindeki vakar ile şekillendi.
O sadece bir öğretmen değildi;
Yeri geldiğinde doktor, yeri geldiğinde mimar, bazen köylünün evine omuz veren usta, tarlada çiftçiye yarenlik eden bir gönül eri, bir rehber-i medeniyet idi.
Köylülerin büyük odalarında kitap okuyan, sohbet açan, yol gösteren; nezaketi, vicdanı ve irfanı köy halkının sadrına işlemeye çalışan bir insandı.
Karma sınıflı okullarda birinci sınıf öğrencisiyken, beşinci sınıfın matematiğini, fen bilgisini, sosyal bilgisini öğrenmemi sağlayan, adeta içimdeki kapıları tek tek açan bir ışık…
Bizim köyden onlarca öğretmen gelip geçmişti;
Ama hafızalarda tek bir isim, sarsılmaz bir hatıra olarak kalmıştı:
Fahrettin Aslan.
BİR ÖĞRETMENİN DOKUNUŞU
Üçüncü sınıfı bitirdiğimizde tayini çıktı; gidişi, köyün üzerine çöken ağır bir hüzün bulutu gibi oldu.
Onun ardından gelen öğretmenler elbette emek sahibiydi, kıymetliydi;
Lâkin Fahrettin Öğretmen’in bir tebessümünün, bir merhametinin, bir bakışındaki şefkatin yanına bile yaklaşamıyorlardı.
Ben onu rüyalarımda görürdüm.
Onu yeniden görebilmenin hayaliyle büyüdüm.
İçimde, “Acaba bir daha karşılaşır mıyım?” diye yanıp tutuşan, çocuk dilinin ifade edemediği bir özlem vardı.
Ve gün geldi…
Beşinci sınıfı bitirip Keban’a okul kaydı için geldiğimizde,
Şehri ilk kez gören, elektriği ilk kez gören, televizyonu bilmeyen, buzdolabını tanımayan bir çocuk olarak, ayaklarım kendiliğinden beni Fahrettin öğretmenimin evine götürdü.
Kapıyı çaldığım anda…
Hayatımda hiç unutamayacağım, zamanın bütün ağırlığını durduran bir sahneyle karşılaştım.
O, bir öğretmen edasıyla değil; yıllardır hasret kaldığı evladına kavuşan bir baba gibi karşıladı beni.
Beni bağrına bastı.
Alnımdan öptü, yanaklarımdan öptü.
Ellerimi tutup avuçlarının arasında eze eze sevdi; sanki yılların hasreti, tek bir temasın içine sığmıştı.
Emine yengem de aynı sıcaklıkla karşıladı.
Benim için adeta bir vuslattı bu; çocukluğumun “kayboldu sandığım” limanına yeniden demir atmak gibiydi.
“Mehmet çok acıkmıştır, sen ona yemek hazırla, ben şimdi geliyorum,” dedi.
Sonra kayboldu…
Ben yemeğin hazırlanmasını beklerken o içeri girdi.
Elinde mütevazı bir poşet vardı.
Poşette:
Bir pantolon,
Bir tişört
Ve…
Bir çift çorap.
Sonrası…
Benim için sadece bir ikram değil, bir insanlık dersidir.
Beni oturttu.
Ayaklarımı kendi elleriyle yıkadı…
O an hâlâ gözümün önündedir:
Yıpranmış, çamur görmüş, çıplak ayaklarımı sanki porselen bir emanetmiş gibi rikkatle tutuşu…
Parmaklarımın arasına değen suyun serinliğinden çok, onun ellerindeki şefkatin sıcaklığını hissedişim…
Öyle bir incelik…
Öyle bir merhamet, öyle bir zarafet-i beşeriyye ki…
Bir öğretmen, bir çocuğa annesinin, babasının zaman ve imkân bulamadığı bir şefkati gösteriyor.
Sabun kokusuna karışan insanlık, suya karışan vefa, havaya karışan mahviyet…
Sonra pantolonu giydirdi.
Tişörtü giydirdi.
Ve o çorapları…
Bir babanın evlâdına, bir ağabeyin kardeşine, bir gönül insanının emanet bildiği yavruya gösterdiği o derin, vakur sevgiyle, yavaş yavaş, özenle ayağıma giydirdi.
Her hareketinde bir hassasiyet, bir rikkat, bir “aman incitmeyeyim” kaygısı vardı.
Çorabın topuğunu düzeltirken sanki benim kaderimin kırık yerlerini düzeltiyordu.
Lastiğini bileğime yerleştirirken, sanki yoksulluğun içindeki o mahcubiyeti usulca okşuyordu.
O an dünyam durdu.
O an, öğretmenliğin ne olduğunu öğrendim.
O an, bir insanın başka bir insanın kaderine nasıl mühür vurabileceğini gördüm.
Bir çift çorap, benim için bir medeniyet manifestosu, bir insanlık beyannamesi hâline geldi.
ÖĞRETMENLİK BUDUR
Hayatım boyunca yüzlerce öğretmen gördüm.
Her biri kıymetlidir, her biri emek sahibidir.
Ama ne zaman “öğretmen” dense, zihnimin en baş köşesine oturan tek isim hep o oldu:
Fahrettin Aslan.
İsmimi, çocukluğumu, karakterimi, hayata bakışımı yoğuran bir değer…
Kardeşliği, vatan sevgisini, insan olmanın vakarını, ilmin izzetini öğreten bir rehber…
Bugün 55 yaşında bir adamım.
Şifrelerimde bile adını taşıyorum;
Bir dua gibi, bir hatıra gibi, bir vefa nişanı gibi…
Fahrettin Aslan, benim için sadece bir öğretmen değildir.
Bir ahlâk âbidesidir.
Bir insanlık meşalesidir.
Bir vakardır.
Bir duruştur.
Öğretmenlik mesleğinin şeref ve izzetini, vakar ve haysiyetini bende nakşetmiş bir gönül eridir.
Ona duyduğum minnet, kelimelerin taşıyamayacağı kadar ağır, duyguların ifade edemeyeceği kadar derindir.
SON SÖZ
Bu satırları kaleme almak, benim için gecikmiş bir vefa borcunu ifa etmektir.
Fahrettin Aslan’ın bugün hâlâ yaşayan, nefes alan, bulunduğu her ortama ferahlık, sükûnet ve itminan saçan o mübarek varlığına bir duadır.
Bütün öğretmenlere hürmetimi arz ediyorum.
Ama bilhassa…
Öğretmen olmanın vakarını, erdemini, merhametini, insanlık şiarını her adımında taşıyan bu büyük insanı, Fahrettin Aslan’ı yürekten selamlıyor…
Dualarına talip oluyor…
Ona bir kez daha,
“Ellerinizden hürmetle öperim hocam,”
demeyi, benim için bir izzet ve şeref biliyorum.
Rabbim yolunu daim, ömrünü bereketli eylesin.. Elhamdülillah O'na ki rehberliğini ikram edene…
Varsın, iyi ki varsın kıymetli öğretmenim…
Mehmet Şahin
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.