Kapalı Tünel Sendromu!..

Doğrusu tanımlanmış böyle bir sendrom var mı bilmiyorum. Bir süredir bazı hallerime, dostlarımın bazı tavırlarına bu cümleyi kullanma isteğim var.

Birkaç kez de söylediğim oldu. Duyanlar öyle bir şey mi var dediler.

Bu yönde tanımlanmış bir sendrom olmasa da bazı hallerimizin tam da bu duruma uygun olduğunu düşünüyorum.

Zaman zaman kara gözlükler takıveririz. Her şeye, taktığımız bu kara gözlüklerle bakarız. Olumsuzlarız her ne varsa ve meydana geliyorsa…

Buna isterseniz ‘Biz adam olmayız abi’ sendromu da diyebiliriz. Ya da ‘Ne olacak bu memleketin hâli’ sendromu…

Adının önemi yok yani…

Yaşadığımız bu karamsar hâle dikkat çekmek istiyorum sadece. Meramım bu.

Bu karamsarlık hâli başladığında misafirliğinin kısa sürmesini sağlamak gerek. Malum misafirlik üç gündür.

Fazlası zarar…

Eğer daha fazla kalmasına izin verirsek bizi öylesine bir kuşatıyor ki, tüm benliğimize adeta sirayet ediyor.

Artık biz kendimiz olmaktan çıkıyoruz. Eski olumlu, pozitif olan biz gidiyor ‘Karalara bürünmüş’ bir kimlik kazanıyoruz.

İşte o zamanda dilimiz negatif dönüyor. Var olan hiçbir güzellik gözümüze ışık vermiyor. Gönlümüze neşe katmıyor.

Dünya gözümüzde mateme bürünüyor. Her yer adeta ‘Kerbela’ oluveriyor.

Dünya’da meydana gelen acı olaylar, özellikle de çevremizde yaşanan olumsuzluklar da bu ruh dünyamıza eklenince karamsarlık katmerleniyor. Ülkemizde yaşanan hepimizi dilhun eden olayları zikretmeye dilim varmıyor bile!

‘Kapalı Tünel Sendromu’na yakalandığımızda nimetleri görememe gibi bir belanın içine düşüyoruz.

O zaman şükürsüz ellerin sahibi oluyoruz.

Duasız oluyor dilimiz. Hamdsiz oluyor yüreğimiz.

Rahmet çağırmıyor benliğimiz sürekli musibete hazır bir duruma sürüklüyoruz kendimizi…

Eskilerin şu prensibi ne kadar önemli ve ne kadar muhtacız bu umdeye. Neydi o?

‘Şükür nimeti ziyaleştirdiği gibi şekva da musibeti ziyadeleştirir.’

Önemli bir kural bu… Çok hayati… Üstelik giderek unuttuğumuz, uzak kaldığımız bir prensip.

Bu kurala yapışmaktan başka çaremiz yok, şükreden bir kalbe sahip olmak istiyorsak.

Bir an düşünün…

Şükreden bir kalbe sahip olmayan kişiyi hangi varlık zengin edebilir?

Hangi eğlence mutlu edebilir?

Bundan daha büyük fakirlik olabilir mi?

Geçen gün facebook’tan bir arkadaşım bir film karesi gönderdi... Üzerinde şu cümle yazıyordu:

“Söylesene bir ev ne zaman ev olur?

Tuğlaları döşeyip, boyayı çekince mi, yoksa çayı demleyip, perdeleri çekince mi?”

Bana çok anlamlı geldi. İş yine gelip duyguya, gönle, şükre dayanıyor.

Kısacası bakış açımıza gelip dayanıyor.

Hangi pencereden baktığımızla çok ilintili bir durum… Güzel bakıp, güzel düşünme yetisini kaybettiğimizde akşam çekilen perdenin kazandırdığı mahremiyeti, sıcaklığı anlayamayız.

Bir bardak çayı sevdiğinin elinden muhabbetle içmenin farkına varamayız.

Sevdikleriyle birlikte içtiği bir bardak çaya kıymet biçemeyen diğer nimetlere de maalesef değer veremiyor.

Şükürsüz kalıyor. O zaman zamanda adeta olumsuzluk gayyasından yuvarlanıyor.

Parçasını bulana aşk olsun!

Hadiselere olumlu pencerelerden bakmayı öğrenmeliyiz. Tünele girebiliriz elbette, insanız çünkü. Zaman zaman sabahsız gecelerin zifiri karanlıklarında bulabiliriz kendimizi. Ama yapmamız gereken şey tünelde karanlığa değil çıkışa yani ışığa odaklanmak…

Gecenin boğan, hüzne bulayan korkutucu girdaplarında can çekişmek değil sabahın getireceği aydınlıkla nasıl içimizi, dışımızı ısıtacağımıza kilitlenmektir bize düşen.

O zaman ‘Kapalı Tünel Sendrom’ları bizim için geçici olur.

Tecrübe hanemize yazılır artı değer olarak. Bir bakıma ‘Antraman’ sayılacağından içine çekildiğimiz başka olumsuzluklar olduğunda orada da nasıl bir çıkış yolu bulabileceğimiz hususunda işe yarayabilir.

‘Kapalı Tünel Sendrom’unu sadece fizik hayatımızla ilgili olarak mı yaşarız? Hayır elbette…

Mânâ hayatımızda, kendimize yaptığımız yolculukta da yakamıza yapışabilir. Paşamızdan asılabilir.

Derin ‘Gel-git’lere sürükleyebilir.

Hafakanlar basabilir. Herşeyi yeni baştan sorgulatabilir. Daha evvel sorgu sualsiz kabul ettiğimiz kimi şeyleri ince eletip sık dokutabilir.

Bağlılıklarımızı inceltebilir. Sadakatle bağlandığımız değerlere karşı binbir sualin birlikte kaynağı kazanlara atabilir bizi…

Yaşayabiliriz bunları… Burada da aynı yolu izlemeliyiz.

‘Yeis mâni herkemaldir’sırrınca ümitsizlik her türlü olgunluğa mânidir diyecek ve kendimize nefes alacağımız nurdan menfezler açmalıyız.

Böyle durumlarda ben mürşidim Haluk Nurbaki Hazretlerinden duyduğum reçetelere müracaat ederim.

İnfakını arttırmalısın bu reçetenin ilki… Diğeri ise Sure-i Yusuf’a müracaat etmek…

Muhakkak sizlerinde belli yöntemleri vardır.

İrfan dünyamızın büyüklerinin hallerine, sözlerine, nutuklarına bakmalı bu konularda da…

Benim önerim budur.

Erzurum’lu İbrahim Hakkı Hazretlerinin; “Görelim Mevla neyler, Neylerse güzel eyler” ve Hz. Mevlana’nın; “Bak. Güzel günler yola çıkmış geliyorlar” sözleri üzerinde dikkatle düşünelecek kıymettedir.

Bu irfan yüceleri bize ‘Kapalı Tünel Sendromları’ndan nasıl geçeceğimizi bize en güzel ve kestirme şekilde nasıl geçebileceiğimizi gösteren ışıklardır.

O ışıklardan gönlümüze pay düşürelim.

Ve bu az olmasın!

HABERNAME 13.09.2012 canbolatugur@gmail.com /https://twitter.com/ugurcanbolat/ https://www.facebook.com

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
8 Yorum