Mevlana oldu Şems öldü…

Konya ovası şu ara ''Ne olursan ol yine gel'' günlerinde her aralık ayında olduğu gibi. Yalnız kent Mevlanayı daha bir başka anıyor sanki bu sene. Anlamadan anmak ne kadar işe yarar o da başlı başına bir yazı konusu elbette. Şeb-i Aruz törenleri, Mevlana’nın ölüm yıldönümünden 10 gün evvel başlar, 10.gün, yani 17 Aralık ölüm gününde en fiyakalı konuklarla veda eder Konya’ya. Biz Konyalılar her sene Mevlana’yı anar, semanın ne olduğunu bilmeyen binlerce yabancıya semazenleri döndürür, tüm köprü, çeşme, anıt, alt geçit, üst geçitleri Mevlana sözleri ile bezer, her biri hoşgörü abidesi o sözlerin altından geçerken, hatalı sollayan şoförlere kızar, söylenir, her sohbette Mevlana sözlerini dilimize pelesenk edip ardından dedikodu eder… 

 

Ancak Şemsi Tebriz-i'yi, duyulan 800 yıllık eskimiş öfkeden midir bilinmez, anmaz, anımsamaz pek de değer biçmeyiz…

 

Şems, ancak Mevlana ile Şems öyküsünü bilenler için paha biçilmezdir. Onlar bilirler ki Tebrizli Şemstir Mevlana’yı Mevlana yapan. Ve yine bilirler ki Mevlana yalnızca bir kent alimi olarak kalacakken ve kainata Mesnevi gibi bir devasa başyapıt hediye edilmeyecekken, Şemsin başını koyduğu adanmış bir ömür sayesinde, Muhammed Celalettin, Mevlana olmuş ve yüzyıllar sonra dünyaya malolmuştur. Tebrizli Şems manayı bilenlerin, aşkı anlayanların yüreğine bir kıymık gibi batar durur her anılmayı unutuluşunda.

 

Yüzyıllardır edilen bu haksızlığa bu sene de devam etti Konya ovası. Konya ve dünyanın, Mevlana gibi tatlı bir suyu dahi, ancak aradan yüzyıllar geçtikten sonra anlayabilmiş ve hak ettiği yere koyabilmişken, Şems gibi sivri dilli, gözü kara, yakan, yıkan, sınır tanımayan ve Konyalı mollanın sapkınlıkla dahi suçladığı, tuzlu su bir deli dervişi anlayıp, hakettiği yere koyması için, kaç tane daha yüz yıla ihtiyaç var yaradan bilir...

 

Dün izlediğim Şeb-i Aruz törenlerinden sonra yine içim buruk ayrıldım oradan. Oysa böyle olmamalıydı. Şems adı, ilahi serenatları içinde geçiştirilmekten fazlasını haketmişti. Şems anlatılmalıydı ve yaşatılmalıydı. Aslında Mevlana’yı anlamak değildi tasavvufu anlamak. Şems’i anlamak Mevlana’yı anlamaktı. Bu silsile içinde anlaşılabilirse Mevlana, o vakit tasavvuf anlaşılacaktı…
 

Çıkışta yine söylendim durdum içimden. Şems, niye verdin ki başını Mevlana uğruna dedim. Bu şehir bu dünya seni anladılar mı? Bak bir ölüm yıldönümün daha geçti. 5 aralığı devirdi şehir, adını dillerine almadılar. Hala kinlerimi devam etmekte bilemiyorum. Vuslat günlerinde doldurduk salonları kalabalıklarla. 5 Aralıkta sustuk da vuslatı bekledik. Oysa vuslat sendeydi. Senin ölümündeydi. Öğreten sen değil miydin Mevlana’ya ölümü beklemeyi. Ölümü düğün saydıran sen değimliydin? Merec-el Bahreyn de değil mi vuslat. O eşsiz buluşmada, tatlı suyla tuzlu suyun birleşmesinde değil miydi?

 

Bugün yeryüzünde 2 yeşil kubbe varsa, biri Hazreti Peygamber, diğeri Mevlanaysa Şemsin harcadığı ömür, harcadığı baş sayesinde değil mi? Neden anılmaz adı? Neden Mevlana mezarlığı dolup taşarken, onun bedeni gibi ölmeyen naaşı da, türbesi de yalnızlığa mahkum hala.

 

Ey Konya!

Merec-el Bahreyn günlerini de an. Şemsi de an... Asıl aşkın tohumunun atıldığı, Mevlana’nın aslında doğum günü olan, Şemsle buluşma günlerini de an. Artık haksızlık eyleme Şems’e.. Ne yan yana yaşattın iki aşığı, ne de yan yana gömülmesine razı oldun. Ne ruhlarını koydun yanyana, ne bedenlerini...

Ey Mevlana!..

Engin deniz. Aşığın yanında kalsın diye, dedikodular dinsin diye küçücük kızını Şemsine eş eyleyen ummansın.. Dünyadaki payendesi, güneşi, öz oğlu tarafından katledilmiş biçaresin… Bir ömür aşk ile yoğrulan şanslı deryasın… Ne güzel nasipmiş kainattaki payın. Ne güzel yaratılmış hamurun… Aşk ile dolan kabın ne güzel, ahlakın ne güzel… Aşk sana yaraşır, Şems sana..

Ve Ey Şems!

Sen ki benim şehrime Mevlana’yı hediye eyleyensin. Mevlana’yı hamken pişiren, pişmişken yakansın. Adı anılmayan sesi duyulmayansın...

Tebrizli peyande..800 yıl sonra anlaşılmış gibi yapılan, ama tüm düşüncelere kıymık gibi batan güneş. Adını Şems Suresinden alan Muhammed Şemsettin…

Sen dilindeki duanın diyetini ödedin aslında…

‘’Allah’ım ruhumun eşini bana gönder’’ demiştin hani. ‘’Ne verirsin karşılığında’’ dendi sana. Düşünmeden ‘’başımı’’ dedin. Ruhunun diğer yarısını bulabilmek için, dünyalık bedeninden vazgeçtin. Başını vereceğini bile bile Tebriz’den Konya’ya geldin. Bedenine kıydılar kör kuyularda. Bu kent senin anlamsız kıldığın bedenini, hasetlikle, düşmanlıkla ortadan kaldırırken, ölümünle dirilişinin başladığını anlayamadı elbette. Sen diriyken ruhdaşın için yaşadın, ölürken ruhdaşın için öldün. Bir ömür ki Mevlana’ya adanmıştı. Ne annenin evladına, ne de yarin yare adayabileceği cinsten bir adayış...

 

Ölürken dahi dilinde adı vardı..

‘’Ey Mevlanam’’ diyordun. ’’Öyle isterdim ki beni ölürken görmeni..öyle isterdim ki...Gör ki aşk için ölmek ne demekmiş’’ diyordun, bedeninde 7 keskin bıçak darbesiyle gülümseyerek giderken ölüme. Aşk için. Mevlana için. Mevlana, Mevlana olsun diye. Bugün dünyada okutulsun diye. Ve bişnevle başlayan, ve kendisine hamuş, yani suskun diyen Mevlana’ya, Mesneviyi yazdırasın, suskunu dillendiresin diye. Daha ötesi var mıydı ki. İnsanın davası uğruna verebileceği, başından ötesi var mıydı?

 

Uğradığın onca haksızlığa, zulme rağmen kaldın benim şehrimde. Seni anlamayanlara, karalamalara, yaralamalara rağmen, yaşadın ve aşığını yaşattın... Seni harcadı ise bu koca şehir…

ÖZÜR BENDENDİR!

 

Şems’in ölümü 5 aralıktır. Anılmamıştır, hatırlanmamıştır. Zaten tarihi de bilen pek yoktur. Rabbim mekanını cennet eylesin…

Sonuç…
Mevlana oldu Şems öldü…

Olmak mı kolaydı… Ölmek mi...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
6 Yorum