Olsun siz yine de bağlayın telefonu, ben doktorun babasıyım!

Fi tarihinde Üsküdar’ın Bağlarbaşı semtinde bir yayınevinde çalışıyorum. Burada dört dergi yayımlanıyor. Bunlardan birisinde yarı akademik denilebilecek daha ziyade üniversite hocaları ile ülkemizin münevver/aydın ve yazarlarının makaleleri yayınlanıyordu. Derginin ikincisi aileye, üçüncüsü çocuklara, dördüncüsü ise okuyucusu en geniş olanı da genel okuyucu kitlesine hitap edecek bir içerikteydi.
 
İşe başladığımda, ilk iki ay deneme süremin olduğu, bu sürenin bitiminden benim de kendilerinin de iş akdini fesh etme hakları bulunduğu, çalışmaya devam etmenin mümkün olduğu takdirde de ilk günden itibaren toplamda dört ay süreyle işyerinin misafirhanesinde kalabileceğimi ama sonrasında ikamet için başka bir yer bulmam gerektiği ve bir kısım duygusal (ücret vs.) konular konuşulmuştu yazı işleri müdürüyle aramızda.
 
Uzun süreli olarak kalmak için büyükşehire ilk kez gelmiştim. Bu koca şehirde bir İstanbullular bir de “ben” vardım sanki. Adeta beni boğuyordu bu şehir. Öyle bir keşmekeş ki anlatamam. Binalar, yıkılmamak için birbirine tutunmuş gibiydiler. Kaldırımlara sığmayıp yola taşan insanlar, park yeri bulamayıp kaldırımlara çıkan araçlar. Trafikte seyreden araçların çokluğu, trenler, gökteki uçaklar ve hatta denizdeki gemiler…
 
Tek nefes aldığım yer ise Bayazıt Meydanı ve Çınaraltı'nda yaşanan hafta sonunun tatlı telaşesiyle Sahaflar Çarşısı. Bir de beni şehre bağlayan, henüz tanıştığım Vezneciler Sakini. Neyse ki çalıştığım semt sessiz, şehrin diğer bölgelerine göre telaşesi az olan bir yerde. Belki de Karacaahmet’e yakınlığı buraya ayrı bir sükunet havası veriyordu!
 
İşyerimin misafirhane diye tabir edilen odasında, biri üniversite öğrencisi, diğeri üniversite sınavlarına hazırlanan ve dershaneye giden lise mezunu (ben ona “liseli” diyordum) iki arkadaşla birlikte üç kişi olarak kalıyoruz. Dershaneye giden delikanlı hafta sonları memleketine, üniversiteli olan ise kimi akşamları arkadaşlarına gidip, geceyi onların evinde/yurdunda geçirdiğinden, buranın bazan tek sakini ben oluyorum.
 
Benimse, akrabam falan yok bu şehirde. Tanıdıklarımın tamamı da (çoğunluğu hukuk fakültesi olmak üzere) üniversite öğrencisi. Lakin hemen hepsi karşıda yanı Avrupa Yakasında ikamet ediyorlar. Misafirhanede tek başıma kaldığım vakitlerin çoğunda, fakültedeki yahut memleketteki arkadaşlarıma mektuplar yazar, ya da onların mektuplarını ikinci hatta üçüncü defa okuduğum olurdu.
 
Gün geldi, deneme süresinin sonunda iş akdim feshedilmedi ama başka bir tehlike yaklaşmaktaydı benim için. İşe başlayalı neredeyse üç ay olmuş ve dördüncü ayın bitiminde benim kalacak bir yer ayarlamam lazımdı. Bağlarbaşı civarındaki evlerin kira parasını düşündüğümde bana uygun bir ev olmadığı gibi, bu semt yakın mahallelerde de böyle bir ev bulmak mümkün değildi.
 
Tabi bu yaştan sonra bir öğrenci evinde de kalmak istemiyordum. Birlikte aynı evi paylaşabileceğim bir yakın arkadaşım da yoktu. Ne yapmalı derken, işyerindeki çaycımız Hüdayi aklıma geldi. Hüdayi’nin evi Ümraniye’nin Bulgurlu Mahallesindeydi. Söylediğine göre oralarda Üsküdar’a göre ev kiraları yarı yarıya daha hesaplıydı. Hüdayi, mesaisi bitip evine gittiği zaman o çevreden benim kiralayabileceğim fiyatta ev bakıyor ve ertesi gün bana anlatıyordu. Lakin bu henüz isminden başka hiçbir şeyini bilmediğim ve görmediğim mahalleden ev kiralama düşüncesine de ısınamamıştım bir türlü.
 
Neyse bir hafta sonu, memleketimden akrabamız Çelebi Abi telefonla aradı, İstanbul’a gelmiş ve Aksaray’da imiş. “Görüşelim bugün yarın buradayım”, diyordu. Görüşmek ne demek Üsküdar’dan neredeyse Hazarfen olup, kanat takıp Aksaray’a uçacağım. Dört ay olmuş İstanbul’a geleli akrabalarımdan hiç kimseyi görmüş değilim. Neyse hemen Bağlarbaşı’ndan Üsküdar sahile giden İETT otobüsüne (zaten durak işyerime yürüyüş mesafesinde) binip oradan Şehir Hatlarıyla Eminönü’ne geçtikten sonra, Topkapı yönüne giden halk otobüsüyle Aksaray’a varıyorum. Muratpaşa Camii avlusunda beni bekleyen Çelebi abiye ulaşıyorum ve hasret gideriyoruz adeta. Zira Karabük’te işlettiği fırındaki çalışmadan ayrılıp buraya geleli beş ayı geçmiş neredeyse.
Burada muhabbet ediyor, memleketten, akrabalardan ve bana ait bir kısım “ince” meselelerden bahsediyoruz.
 
Bahsetmek derken, Çelebi Abi adeta beni kendi yöntemiyle sorguya çekiyor. Okulun bitirdiğimden bahisle, artık bazı iş ve işlemler için harekete geçmem gerektiğini, düşündüğüm “birinin” olup olmadığı vb. konularda nabız yokluyor. Yeterince kafasını karıştıracak oranda ve bu konuda benden bilgi elde edemiyeceğini anlayacağı ölçüde “bilgi veriyorum” ki bir daha konuyu açmasın. Yahu konu nereden buraya geldi anlayamadım. Anlatmak istediğim asıl konu bu değildi. Siz şimdi başlıkla içerik arasında bir bağlantı kuramıyorsunuz ki, haklısınız. Daha fazla bekletmek olmaz okuyucuyu, el insaf yani ey yazar!
 
İkindiye doğru, öğle yemeği için bir arkadaşıyla, (yani Karabüklü Muhittin Abi) sözleştiğini birlikte gideceğimizi, İstanbul’da olduğumu söylediğinden muhakkak benim de gelmemi istediğini belirtiyor ve o civardaki, bir ocakbaşına gidiyoruz. Lokantaya daha erken geldiği için Muhittin Abi bizi bekliyormuş meğer. Geciktiğimiz için kızar gibi yapıyor ve "Delikanlı yanında olmasa sana yemek yedirmezdim bilesin", diye takılıyordu.
 
Yemekte ne istediğimizi soran garsona cevap vermek için diğerlerinin ne isteyeceğine duymak istiyordum. Muhittin Abi, buranın patlıcan kebabı iyi olur dediği için üçümüzde aynı yemeği istiyorduk. O güne kadar ki kanaatim, lokantada yakın tanımadığım birisiyle birlikte yemeğe gittiğimizde, misafirin istediği yemek dışında bir sipariş vermemin doğru olmayacağı yönündeydi. Patlıcan kebabını daha önce hiç yememiştim. Yemeğin sonunda, kesin karar verdim. Başkalarıyla birlikte yemeğe gittiğimde artık kim ne isterse yesin ben tercihimi onların yemeğine göre yapmayacaktım.
 
Yemek sonrasında, Muhittin Abi’nin o tarihte bile antika sayılan ama bakımlı ve neredeyse iki-üç yaşında denecek kadar “temiz” olan Mercedes marka aracıyla Çapa civarına gittik. Yolda Ördek Kasap Mahallesi, Şakrak Sokakta bir dairesinin olduğunu, yedi yıldır boş olan çatı katındaki bu daireyi kiraya vermeyi düşündüğünü anlattı. Bir binanın önünde durduk, ben geliyorum, bekleyin biraz deyip apartmana girdi. İki üç dakika sonra aşağı indi. İşte tam da bu günlerde ben de Hüdayi aracılığıyla Ümraniye’nin Bulgurlu mahallesinde kiralık ev aramaktaydım.
 
Muhitin Abi, tekrar arabaya bindiğinde, çatı katındaki daireyi kiraya vermek istediğini, bunun için o civardaki bir emlakçıyla görüşeceğini ifade etti. Hemen biraz da şaka yollu, “Muhittin Abi burayı bana kiraya vermez misin”, dedim. Aracı henüz çalıştırmıştı ki, bir eli viteste diğeri direksiyonda iken arkaya doğru dönerek, “Ev senin, canın sağolsun, senden daha iyi birisine mi kiralayacağım” dedi. Böyle bir cevabı beklemediğim için hazırlıksız yakalanmıştım.
 
Mecburen konuşmayı devam ettirmek bana kalıyordu. İlk sorum haliyle, “Abi, ne kadar kira ödeyeceğiz daireye” oldu. İstediği kirayı söylediğinde, bir düşündüm ki, maaştan bana 50 TL para kalacaktı.
 
Sukut ettim haliyle. Zira Bulgurlu’da ortalama olarak maaşımın yarısı ile bir yer kiralama imkanım vardı. Sessiz kaldığımı görünce, “neden sustun”, diye sordu. “Abi, bu benim için çok fazla, maaşıma yakın bir kira istedin” dedim. O da (çok babacan olduğunu biliyordum ama bu kadarını da doğrusu beklemiyordum) “Sende, yarısını ver, yarısı çok dersen üçe birini ver olmadı, dörtte birini ver. Ben artık kirayı fazla düşürmeden, tamam üçte birine razıyım dedim ve böylece kirada anlaştık.
 
Anahtarı istediğimde, “Anahtarı yok ki yedi yıldır ev boş zaten dış kapı kapısı kilitli ama balkon kapısından terasa geçersin. Koridorun terasa bakan penceresinin camı zaten kırık. Oradan da eve girersin” dedi. Bu her halini merak ettiğim eve bir saat sonra geldiğimde, gerçekten bana söylenenlerin abartılı olmadığını gördüm. Bu konuyla ilgili bilgiler başka bir zaman yazılması gerekecek derinlikte(!) olduğu için şimdilik geçelim.
 
Biz gelelim işyerinde ev kiralamamın duyulması hadisesine. Hafta sonu olduğu için ev kiralama işimden hiçbir kimsenin haberi yok haliyle. Oysa iş arkadaşlarımın hemen hepsiyle yarı şaka yarı ciddi, oturdukları muhitte bana uygun bir ev olup olmadığının muhabbetini yapıyordum son bir aydır.
 
Bu konuyu konuşmadığımız tek kişi ise genel müdürdü. Genel müdürümüz, yarı bürokrat (en azından benim gözümde öyleydi) birisiydi. Bu durumda şirketin en yeni personeli olduğum için bu konuyu kendisiyle ciddi bile olsa (şakası zaten olmaz) konuşmamın mümkün olmadığını biliyordum.
 
Yayınevinde, pazartesi günü mesai başladığında önce, çaycımız Hüdayi duyuyor ev kiralama işimi ve neredeyse benim kadar seviniyordu. Tabi akşamda misafirhanede birlikte kaldığım üniversiteli de duyacaktı. Lisesi ise henüz memleketinden gelmemişti. O hafta sonu ailesinin yanına gittiği için, pazartesi buraya uğramadan doğrudan dershaneye gidip akşam geliyordu. Neyse gün içerisinde benim Çapa’da ev kiraladığımı duyan arkadaşlar, işe gidiş geliş için önerilerde bulunuyorlar. Kadıköy-Topkapı (o tarihte 127 sayılı hatlı) İETT Otobüsüne Bağlarbaşı’ndaki askerlik şubesi önünden binip, son durakta inerek yaklaşık on dakikada evime ulaşacağımı hatırlatanların yanında, bu yolda trafiğin yoğun olması sebebiyle Üsküdar sahilinden, Şehir Hatları Vapuruyla karşıya geçtikten sonra Eminönü-Topkapı (28 sayılı hatlı) İETT Otobüsüyle gitmenin daha makul olduğunu söyleyenler de oluyordu.
 
Nasıl da unuttum. Benimkisi tam bir acelecilik hali. Bu arada yayınevinin Bağlarbaşı’ndan başka bir semte taşınması da gündemde. Nereye taşınacak kesin belli değil ama birkaç yerin ismi telaffuz ediliyordu. Benim aslında işyerinin nakledileceği yerin netleşmesini bekleyip ona göre ev kiralamam lazımdı ama nerde bende o kadar ayrıntı düşünecek zihin…
 
Ben o kadar sabırlı ve hesap kitap yapan birisi değilim ki. Yok azizim bu şekilde hesap bana uymazdı da zaten. Olan oldu artık diyorum bir taraftan, diğer taraftan da kendime kızıyorum, ne oldu yani ev sahibinin yurt dışından oğlu geldi de senin kapıda tahliyeni mi istiyordu, ne bu acele!
Olacak ya, evi kiralamamdan üç gün sonra, yazı işleri müdürüm beni odasına çağırdı ve “Hadi bil bakalım sana neyin haberini vereceğim”, dedi. “Abi ne bileyim neyin haberini vereceksin. Acaba misafirhaneyi artık tahliye etmem gerektiğini mi söyleyeceksin” dedim. Tabi o hemen haberi vermeyecek belli. Neyse diyor, Hüdayi’ye dahili telefonla ulaşıp, bize iki çay istiyor. Hüdayi’den gelecek çayı beklerken derginin Haziran ayı kapak konusunu, dağıtım ve abonelerle ilgili küçük bir iki mevzuyu ve benim o sayıda yayımlanacak olan TCK 141,142 ve 163. Maddelerinin kaldırılmasının siyasi partiler açsından incelenmesine ilişkin “Anayasaya göre siyasi partilerin tüzüklerindeki yasaklarla” ilgili yazımın hazır olup olmadığını soruyor.
 
Hüdayi çayları getirdikten sonra bir müddet daha havadan sudan konuşuyoruz. Beklerden bir yandan da müdürün bana söyleyeceği ne idi acaba diye düşünüyorum. Nihayet beklediğim haberi verme vaktinin geldiğini düşünen müdürüm, “Kiraladığın ev karşıda neredeydi”, diyor. Çapa’da olduğunu söylerken, bir taraftan da bu konunun haberle ilgisini kurmaya çalıyorum. İşe gidiş gelişimi nasıl yapacağıma dair sorulan sorudan sonra, peki bu yer, “Sarıgüzel (Fatih’te İskenderpaşa Mahallesine) caddesine ne kadar mesafede” diye ikinci bir soru daha yöneltiyor. Yürüyüş mesafesinde olduğunu duyunca. “Hadi iyisin, ay sonunda Sarıgüzel Caddesine taşınıyor yayınevi” diyor. Neredeyse ayaklarım yerden kesiliyor bu haberden. Bu kadar olur yani. Mevlam sen nelere kadirsin diyorum içimden …
 
İşyeri bu haberden on gün kadar sonra Sarıgüzel Caddesindeki adresine taşınıyor. İlk iki gün henüz işyerine telefonlar bağlanamamış. Tabi o tarihte cep telefonları da ülkemizde yok. Haberleşme mutlaka işyerlerinde telefonlarla sağlanıyor. Hatta kimi zaman işyerindeki telefonlar işyerinin en önemli unsuru. Sadece yazı işleri müdürünün bir çağrı cihazı var yanlış hatırlamıyorsam. Cihaza da en fazla haftada üç beş çağrı geliyor (bugünkü anlamda kısa mesajın daha basit hali. Beni arayın lütfen, ben Ali… gibi)
 
Tabi telefonsuz bir yayınevinin çalışması, dergi yayıncılığı zor değil, adeta imkansız. PTT’den müdürlere ve diğer ilgililere ulaşılarak, işletmenin basın yayın organı olması da dikkate alınarak telefonların bir an önce bağlanmasına için çalışmalar sürdürülüyor bu arada. Nihayet taşındığımızın üçüncü günü işyerine telefonlarımız bağlanıyor. Yayınevine tahsis edilen telefonlar meğer uzun yıllar bir üniversite hastanesinde kullanılmış. "Aman Ya Rabbi! Bu da ne keşke bu telefonlar hiç bağlanmasaymış diyoruz" çalışanlar olarak.
 
Santral görevlisine ilk gün bir iki saat bu iş eğlenceli gelse de sonradan artık kendisini sokağa atıp, “Abi ben işi bıraktım” diyecek kadar bıktırdı başına gelenler. O günlerde “Gece uyuduğumda bile sürekli gelen telefonlarla baş etmeye çalışıyorum rüyamda” diyordu. Tabi ona yardımcı olsun diye çay dağıtmadığı zamanlarda, Hüdayi de telefonlara bakıyor ama gelen çağrılar adeta yağmur gibi yetişmek ne mümkün. Çalıştığım bölümdeki üç arkadaşımla birlikte biz de santraldeki çağrıları, masalarımızdaki telefondan dahili hattı kullanarak cevaplıyoruz. Buna rağmen ilk günün akşamında iyi ki mesai bitti diyerek işyerinden ayrılıyor çalışanlar.
 
İşin sırrı tam olarak ertesi gün anlaşılıyor. Meğer İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Hastahanesi’nin (halk arasında Çapa Tıp Fakültesi diye bilinen yer) 10 yılı aşkın süredir telefon santralında kullandığı hattı, meğer bizim işyerine tahsis edilmemiş mi. Tabi başta bir an önce telefonların bağlanması istendiğinden, telefon numaralarının daha önce nerede kullanıldığı sormak hiç kimsenin aklına gelmemiş olmalı. Aksi halde bu riski kimse göze almazdı. Böylece işyerine telefon bağlandığı ilk günden itibaren bu kez de başka bir numara tahsisi için çaba sarfetmeye başlamıştı şirket yetkilileri.
 
Tabi ilk günden sonra tüm çalışanlar asıl işleri yanında şimdi de adeta birer santral görevlisi gibi çalışmaya başlamıştı. Gelen telefonlara cevap verilse bir türlü verilmese bir türlü. Bu arada işte yazıya başlık olan cümle gibi bizi tebessüm ettiren diyaloglar geçiyordu, şirketin personeliyle.
Çapa Hastanesine ulaşmaya çalışanlarla aramızda geçen iki konuşma:
 
Telefon numarasını doğru anlayıp, yanlış yazan bayanla yapılan görüşme:
 
-“Alo Çapa hastanesi mi, lütfen hemen acil servisi bağlayın”. Tabi karşımızdaki telaşlı kişiye (belli ki ciddi bir sağlık sorunu var) en kısa ve net cümlelerle, hastanenin numarasının değiştiğini, yeni numaranın da 534 00 00 olduğunu söylüyoruz, teşekkür ederek telefonu kapatıyor.
İki dakika sonra tekrar arıyor:
 
- “Alo beyefendi, biraz önce de aramıştım. Siz bana Çapa’nın yeni numarasını verdiğinizi söylediniz ama orası da başka bir yer çıktı! “
-"Beyefendi, ben sizin verdiğiniz 534 44 44’ü aradım. Bana bu numarayı vermiştiniz zaten ama orası da hastane değilmiş.”
-“İyi de hanımefendi, ben size 534 00 00 yani 534 dört tane sıfır diye özellikle belirtmiştim.”
-“Evet siz bana 534 dört tane sıfır, dediniz doğru hatırlıyorum. Ama yazınca 534 44 44 oluyor!”
 
Doktor Cemilin babası Ahmet Bey amca arıyor:
 
-“Alo ben Ahmet, dahiliyeden uzman doktor Cemil’in babasıyım. Kendisiyle görüşmek istiyorum lütfen bağlar mısın evladım.”
-“Ahmet bey amca, Çapanın hastanesinin santral telefonu değişti. Burası özel bir işyeri, size hastanenin yeni numarasını vereyim!”
-“Olur evladım, biraz bekle kalem kağıt alayım elime”. İki dakikalık beklemeden sonra, “Söyle evladım yazıyorum”. Yeni numarayı söylüyorum ve Ahmet amca yazıyor. Sonra teyit ediyor telefon numarasını. Tam telefonu kapatacağım, konuşmaya devam ediyor.
-“Evladım hadi bağla oğlumla görüşmem lazım. Zaten annesi de sabahtan beri beni sıkıştırıyor, teyzesine gideceğiz de geç kaldık.”
- “Amca diyorum telefon numarası değişti dedim ya Çapa Hastanesinin. Size yazdırdığım numarayı arayıp doktor bey oğlunuzla oradan görüşebilirsiniz, burası başka bir işyeri.”
-“Tamam evladım onu anladım da. Size başta da söyledim, ben dahiliyede çalışan doktor Cemilin babasıyım. Bu kez telefonu bağlayın başka zaman verdiğiniz numaradan arayacağım!”
 
...!
 
 
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.