Sessiz İstanbul

Hep istemişimdir İstanbul’un sessizliğini dinlemeyi.

Bir sabah erkenden kendimi o eski İstanbul’un caddelerine atmak istiyordum.

Geçtiğimiz Pazar günü böyle bir fırsat geçti elime.

Rutin İskenderpaşa Camii’ndeki sabah namazından sonra aklıma koydum.

Saat sabahın altı buçuğunda yola koyuldum.

Öncelikle Fatih’in en büyük caddesi olan Fevzipaşa Caddesi’ne çıktım.

Gündüz trafikten insanların bıktığı bu caddede sanki in cin top oynuyordu.

Sessizdi İstanbul. Ve sessizliğin en derinini kaplamıştı koca İstanbul’u.

Ne araba kornası vardı, ne makine sesleri ve ne de insan bağırmaları.

Bu sessizliğin içerisinden Sessiz İstanbul'u dinliyordum en lahutisinden.

O sessizlikte kuşların kanat sesleri bile duyuluyordu.

Tek tük arabalar geçiyordu caddeden.

Bunu fırsat bilen kuşlar kaldırımlardan aşağıya inmişler, yollara saçılan yemleri yiyorlardı.

Korkuları yoktu.

Yol boyunca ilerlerken hemen hemen tüm dükkanlar kapalıydı.

Fatih Belediyesi’nin eski binası üniversite binası olmuş.

Binanın o vakarlı duruşu tazeliğini koruyordu.

Biraz aşağıya doğru indiğimde kendimi Bozdoğan Kemerlerinin yanıbaşında buldum.

sarachane-ye-dev-yatirim-1102088.jpg

Bozdoğan Kemerlerinin bulunduğu Atatürk Caddesinden Unkapanı’na doğru inerken, aklıma bir zamanlar şöhretin yolunun müzikçiler çarşısından geçtiği geldi.

Artık Unkapanı’nın eski şöhreti gitmiş, onun yerini internet almıştı.

Şöhret olmak isteyenler, artık interneti kullanmaya başladılar. Ne kadar tıklanırsanız o kadar şöhret oluyorsunuz.

Şöhret kül gibi, bir rüzgârla her an savrulup gitmeye hazır. Gelip geçici, uçup gidici.

Aslında Unkapanı tarihi bir yer. Rahmetli Esad Coşan Hocamız “Unkapanı’nın adının eskiden burada kapan gibi terazi ile arpa, buğday tartıldığı için konulduğunu söylemişti”.

Yani bir zamanlar buralar buğday ve arpanın ticaret merkeziymiş.

Ayrıca Unkapanı’nda Mehmed Emin Tokadi adlı mübarek bir zat yatmakta. Böyle bir gönül insanına da Fatiha yollamadan olmaz diyerek onun da ruhuna hediyeler gönderip Unkapanı Köprüsüne indim.

Köprü sağlı sollu balıkçılarla dolmuştu.olta.jpg

Herkes büyük bir hırs içerisinde oltasının sallanmasını bekliyordu.

Onlarla ayaküstü sohbet ederken geceden geldiklerini anlamıştım. Hatta içlerinden biri “gece tuttuğum balıklar yaşıyor, az önceki tuttuklarım öldü” diye hayıflanıyordu.

Balık tutmak da demek ki farklı bir zevk. Hele ki, bir insanın tatil günü kalkıp geceleyin balık tutmaya gitmesi, dışarıdan bakanların kolay anlayabileceği bir durum değil.

Yavaş yavaş balıkçılardan ayrılırken Unkapanı’nın karşı tarafına geçmiştim.

Köprü ayağının bitiminde Sokullu Mehmed Paşa Camii var.

Efkârıyla ve duruşuyla ben buradayım diyordu adeta bu cami.

Aslında camiye güzellik katan yanındaki görkemli çeşme.sokullu-mehmet-pasa-cesmesi.jpg

Buradan Kuveyt Türk Katılım Bankası’na da teşekkür etmek gerekir.

Bu çeşmeyi elden geçirmişler.

Tarihin oymacılık sanatını sanki dile getirmiş yeni ustalar.

Tarihi yeniden ortaya çıkarmak için de büyük emek sarf etmişler.

Ama benim en çok hayıflandığım taraf da o eski yazıları okuyamamak.

Kültürümüzden nasıl da uzaklaştırılmışız?

Atalarımızla konuşamıyoruz.

Onların dilini anlayamıyoruz.

Böyle mi olmalıydık?

Her neyse, eski yazıyı okumasını bilmiyoruz ya da öğretmiyorlar bari yeni yazıyla bir kenara tabela koysalar.

Bu hayıflanlanmalarla Hırdavatçılar Çarşısına doğru yola koyuldum.

Oradan geçerken aklıma Arap Camii geldi.

Arap Camii İstanbul’un ilk camisi. Yani İstanbul’da ilk ezan sesi buradan yükselmiş.

Arap Camii, İstanbul’un fethi için 717 yılında gelmiş Müslüman kumandanlardan ve sahabe torunlarından Mesleme Bin Abdülmelik tarafından yaptırılmış.

Onlara da Fatiha okumamak olmazdı, hediyelerimi gönderdim.

Aslına bakarsanız Eski İstanbul’u gezdikçe ağzınızdan Fatihaların eksik olması ne mümkün.

Epeyce zaman geçmişti ama hâlâ İstanbul sessizliğini koruyordu. Galata Köprüsüne yaklaştığımda yine arabalar tek tüktü.

Galata Köprüsünün tam karşısında Tophane’ye doğru giden caddenin başında duran devasa bina dikkatimi çekti.

Birileri akıl etmiş ve binanın tarihi ve mimarisi hakkında bilgi içeren bir tabela koymuşlar.

Bu binayı İstanbul’da yaşamış bir ecnebi 1910 yılında yaptırmış. Aslında binanın 4 katlı yapılması düşünülmüşken, bankaların yerleştirilmesi düşünülerek büyütülmüş.

İnce bir taş sanatının örnekleri yansımış binanın her yanına.

İnsan baktıkça düşünesi geliyor; böyle bir oymacılık acaba bu zamanda da yapılıyor mudur, böylesi ustalar bu zamanda da var mıdır?

O bölgeyi gezdikçe buranın tarihi ecnebi bölgesi anlaşılıyor.

Barok döneminin pek çok yansıması bu bölgedeki binalarda kendini gösteriyor.

Farklı bir havası var bu bölgenin.

Yol boyunca bu havayı soluyarak Tophane’ye ulaştım.

Tophane’ye varmadan kıyıya demir atmış bir gemi dikkatimi çekti. Büyüklüğü neredeyse bir futbol sahası kadar. Yüksekliği de neredeyse bir apartman boyu kadar.

Bu ihtişamı seyrederek Beşiktaş’a vardım.

Beşiktaş’ta, yorulduğumu fark ettim.

Hemen girişteki Sinan Paşa Camii’nin avlusunda bir bank üzerine oturdum.

Oradan Beşiktaş’ı seyre koyulurken İstanbul yavaş yavaş canlanmaya başlamıştı.

Büfeler kepenklerini açıyor, seyr halindeki arabaların sayısında belirgin bir artma gözleniyordu. Gözlerimi kapattım bir ara ve düşünceye daldım; ne kadar da güzelmiş Sessiz İstanbul’un sesini dinlemek?

Ve de ne güzelmiş Sessiz İstanbul’u seyretmek?

Demek ki İstanbul’un her yanı güzel.

Önemli olan İstanbul’a bir bütün olarak bakabilmek; Geçmişini ve bugününü aynı anda tefekkür edebilmek.

İstanbul’un tarihi ve kültürü bugünkü nesil tarafından iyi öğrenilmeli.

İstanbul'un tarihini ve kültürünü bilmeden yaşamak, yavan yaşamaktır.

Yavan yaşam ise insana hiçbir tad ve neş'e vermeyen anlamsız bir yaşamdır.

İstanbul'da yaşarken İstanbul'u yaşamayı ihmal etmeyelim.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
11 Yorum