Türk Demokrasi Tarihinin Anatomisi

Teşbihte hata olmaz.

Bir gemi açık denizde onlarca tür korsanın saldırısına uğrar. Gemide bulunanlardan kimileri, geminin rotası kendilerine verildiği takdirde, gemiyi korsanların saldırı ve tecavüzünden koruyacaklarını vaad eder. O hengâmede geminin ahalisi bu teklifi kabul eder ve geminin dümenini bunlara teslim eder. Sonunda gemi  korsanların fiili işgalinden kurtulur.

Ancak asıl dümen bundan sonra dönmeye başlar. Gemi ahalisi bu sefer kaptan köşküne oturttuğu bir avuç seçkin azınlığın korsanlığıyla karşı karşıya kalır.  Bu seçkin zümre, ahaliyi haraca bağlayarak her türlü değerine tecavüz etmeye başlar.

Kaptan köşkünü işgal eden bu bir avuç ayyaş, ahalinin iradesine rağmen rotayı korsanlardan tarafa çevirmeyi de ihmal etmez. Ahaliden “biz sizi, bizi korsanlardan kurtarasınız diye seçtik; bizi korsanlara teslim edesiniz diye değil” diyenleri, gemide kurdukları sıra sıra darağaçlarında sallandırırlar.  Gemi ahalisi yabancı korsanlara, “seçkin” yerli korsanlar eliyle teslim edilir.

Bu korsanlar gemi ahalisinden gasbettikleriyle, kuruldukları kaptan köşkünde günlerini gün etmeye başlarlar. Geminin dümenine talip olan ahaliyi de gemiyi batırmakla itham edip, ya küreğe çekerler, ya denize atarlar ya da sallandırırlar.

Bir zaman sonra bu yöntemler de yeterli gelmemeye başlar. Gemi ahalisi iyiden iyiye üzerlerine gelmeye başlar. Oturup bir çare düşünürler. Sonunda bulurlar. Buna göre ikinci bir kaptan köşkü daha yapılır. Buraya bir de dümen uydurulur. Gemi ahalisinin seçtiği kaptan bu uyduruk dümenin başına oturtulur. Böylece gemi ahalisi gemiyi kendi seçtikleri kaptan yönetiyor zanneder ve avunur. Yerli korsanlar da malı “derinlerden “götürmeye devam ederler.

Bu plân yürürlüğe girdikten sonra geminin her karaya oturuşunda gemiyi karaya oturtanlar, uyduruk dümenin başında oturanları gemiyi karaya oturtmakla suçlayıp, halkın seçtiği kaptanı alaşağı ederler. Kurtarıcı olarak bir şekilde kendilerini alkışlatmayı başarırlar. 

**** 

J.J. Rousseau’ nun, ”Demokrasi ayak takımının despotizmidir” söylemini ilk duyduğumda bir hayli yadırgamıştım. Ancak sonrasında yaşadıklarımı, milletçe bize reva görülenleri ve demokrasi getiriyoruz bahanesiyle Pazar yerlerini bombalayanları gördükçe, meğer Rousseau ne kadar da haklıymış diyorum.

Adam nasıl haklı olmasın ki?

Şapka giymedi, devrimlere karşı geldi, Kur’ an okudu, ezan okudu diye dövülen, sövülen, sürülen, mahkum edilen ve darağaçlarında sallandırılan on binlerce insana, demokrasinin hangi ilkesine göre bu muamaleler reva görüldü.

Demokrasi tarihimiz boyunca, kısaca “toplumsal bir sözleşme” olarak tabir edebileceğimiz Anayasaların hangisi millete danışılarak yapıldı?

Bu memlekette hiçbir anayasa millete danışılarak yapılmamıştır. Yani hiçbir anayasanın içerisinde halk yoktur.

Kendisine anayasa yapma hakkını veren bir avuç seçkin azınlık yaptığı anayasanın maddeleri kendi çıkarlarına ters gelmeye başladığında, yine bu maddeleri kendi elleriyle bozup yeniden yazmışlardır.

Bu düzende savaşan, çalışan, ağlayan ve ölen millet olurken; kurtulan, yiyen, gülen ve yaşayan ise hep onlar olmuşlardr. 

***

Birkaç örnek olayla konumuzu açalım. 

Yıl 1925.

Cumhuriyet dönemi. 1919’ da Sultan’ ın parasıyla Anadolu’ ya çıkanlar, 5 yılda Sultan’ dan fazla servet sahibi olup, Karunlaşmışlardır. Korkunç bir de dikta rejimi kurarlar. Dönemin şefi resmen “Ben muhalefet istemiyorum” der. Buna rağmen, diktatörlüğe karşı duran ve içerisinde Millî Mücadele’ nin önemli kumandanlarının bulunduğu bir muhalefet partisi kurulur. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF).

TCF’ nin ana ilkeleri ve programında dikkat çekici maddeler vardır: 

-Demokratik kontrol mekanizmalarının kurulması: Tek partili idarede iktidarı denetlemek mümkün değildi. Denetim mekanizmaları kurulmalıydı.

-Adem-i Merkeziyetçiliğin vurgulanması: Bununla bir nevi eyalet sistemi öngörülmüş idi.

-Güçler ayrılığı: Yasamanın Meclis, yürütmenin hükûmet, yargının da mahkemelere ait olması isteniyordu. Oysa o dönemin tek partili sisteminde güçler birliği esastı.

-İki meclisli parlamenter sistem: Bununla İngiltere’ de ilk örneği görülen iki  ayaklı parlamento öngörülüyordu.

-Cumhurbaşkanının tarafsızlığının sağlanması: Cumhurbaşkanı seçilen mebus Meclis’ teki görevinden ayrılmalı ve günlük siyasetin dışında kalmalıydı. 

TCF’ nin kapatılmasının en önemli sebebi olan maddede ise; 

-Dini inançlara saygı gösterilmesi: Din, inanç, vicdan hürriyeti hem demokrasinin hem de evrensel lâikliğin teminatı olarak düşünülmüştü. 

Şubat 1925. 

Şeyh Said isyanı bahane edilerek 4 Mart 1925’ te Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarılır. Böylece İslâmi olsun olmasın, her türlü muhalefetin başının ezilmesinin yolu açılmıştır. Kanunda yer alan “Kim, dini siyasi emelleri için kullanırsa vatan hainidir ve cezası idamdır.”  şeklindeki madde TCF’ nin de sonunu hazırlamıştır. 

Yıl 1930. 

Müslüman halk hâlâ uslanmamıştır. Tüm alternatifler yok edilmiş olmasına rağmen milletin adam olup olmadığı (!) sınanacaktır. Emirle Fethi Bey’ e bir muhalefet partisi kurdurulur. Serbest Fırka. İlginçtir; Fethi Bey’ in İzmir’ e yaptığı geziyi rejimi protesto için fırsat bilen halk tümüyle ayaklanır. Tek Adamın resimleri yırtılmaktadır. Polis halkın arasına ateş açar ve ölenler olur. Ölenlerin içinde bir de çocuk vardır. Babası, kucağındaki çocuğunun minik bedenini getirip Fethi Bey’ in ayakları dibine atar. “Bu ilk kurbanımız. Daha lazımsa onu da veririz. Yeter ki KURTAR BİZİ."

Daha 7-8 önce kurtarılanlar nedense yeniden kurtarılmak istemektedir.

Anlaşılan o ki, bu halk hâlâ uslanmamıştır. İstiklâl Mahkemeleri, Takrir-i Sükûnlar, Hıyanet-i Vataniye’ ler, darağaçları, tehcirler, yargısız infazlar, sürgünler milleti akıllandırmaya yetmemiştir. O halde yeni bir senaryo gerekir. O da hemen hazırlanır: “Menemen”

Birileri aslan görmüş dana gibi böğürmeye devam eder. İrticaaaaaa!!!

Sistemin vazgeçilmez sembolü olan darağaçları olağanca dehşetiyle arz-ı endam eder. Ülke, Müslüman halktan bir kez daha kurtarılmalıdır. Ve temizlik başlar. Haritada Menemen’ in yerini bile bulamayan masum Anadolu insanı sırf Müslümanca yaşamak istedikleri için darağaçlarında sallandırılır.

Sonuç mu? Güdümlü muhalefet partisi Serbest Fırka da yalnızca 5 ay yaşayabilmiştir. 

Devam edelim. 

Gazi Mustafa Kemal’ in partisi Cumhuriyet Halk Fırkasının 1930 genel seçimlerinde İstanbul’ dan aldığı oy sayısı hayli ilginçtir. 

O tarihte İstanbul’ un resmî seçmen sayısı 299.493’ tür. 

Gazi Mustafa Kemal’ in partisi CHF’ ye çıkan oy sayısı 35.934 (%11) 

M. Kemal’ in dışarıya ayıp olmasın diye kurdurduğu ve seçimden sonra kapattırmak zorunda kaldığı Serbest Fırkanın oy oranı ise 12.813 (%5) 

CHF ile şike partisi SF’ nin oyları üst üste konduğunda bile genel seçime katılım % 16 civarında olmuştur.

Kurtarılmış Türkiye’ nin tamamen kurtarıldığı 1930’ larda ülkenin gelişmişlik düzeyi en yüksek şehri olan İstanbul’ un desteği gerçekten çok komik bir düzeyde kalmaktadır. 

(Günümüzde %45’ le iktidar olanlara, hâlâ “ama %55 sizi seçmedi” deme gafletinde bulunanlara ithaf olunur.) 

Konumuzu Atatürk’ ün yaveri H. Rıza Soyak ve aynı kadronun figüranlarından olan Ağaoğlu’ nun iki hatırasıyla noktalayalım:  

H. Rıza Soyak, Atatürk’ ten Hatıralar adlı kitabında anlatıyor: 

“Birgün kendisine seçim haberlerini aktardığım sırada bana” hangi fırka kazanıyor?” diye sormuş, “tabii ki bizim fırka Paşam” cevabını vermiştim de gülmüştü: 

“Hayır efendim, hiç de öyle değil. Hangi fırkanın kazanacağını ben sana söyleyeyim: Kazanan “idare fırkasıdır”! Yani jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler, bunu bilesin.” buyurmuştu. 

Ağaoğlu da aynı günlerde kaleme aldığı “Milli İrade bu mudur?” adlı yazıda “”Behemehal ve her ne pahasına olursa olsun kazanılacak” emri, harfi harfine tatbik edildi” diyecektir.

 

Kalpleri evirip çevirene emanet olunuz.

kenanozmen@gmail.com  

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.