Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Fatih AYDIN

Yeşilçam’ın Gözyaşları ve Metaforik Zıtlık

13 Şubat 2013 Çarşamba

Son yıllarda teknik açıdan belli bir seviye yakalayan Türk Sineması adeta evrim geçirerek, uluslararası düzeyde ilgi gören filmler üretti. Özellikle Avrupa coğrafyasında yetişmiş Türk yönetmenlerin veya senaristlerin eserleri başta Cannes ve Berlin film festivalleri olmak üzere pek çok festivalde sıkça yer alıyor.

Ülkemizde de Antalya, Malatya, İstanbul gibi şehirlerde düzenlenen festivallerle yurtiçinde üretilen filmler desteklenmeye çalışılıyor ve genç sanatçılara umut aşılanıyor. Mahsun Kırmızıgül, Özcan Deniz, Şahan Gökbakar, Cem Yılmaz gibi sahne dünyasından isimlerinde sinemacılık deneyimlerini tecrübe ettik.

Bütün bu gelişmeler bizlere umut veriyor. Mutlu oluyoruz. Üstelik -çok çok azalan- yasak, sansür gibi uygulamalara maruz kalmadan hemen her konuda film çekilebiliyor.

Bir dönemin fenomen filmleri ise raflara kaldırıldı. Yeşilçam Sokağından türetilmiş filmler olarak genelleştirilen bu çalışmalar, yukarıda sayılan gelişmeler sonucunda eleştirilmeye hatta ‘’aşağılanmaya’’ başlandı.

Dünyayı Kurtaran Adam gibi ‘’kült’’ filmlerin talihsizlik olduğu, Battal Gazi’nin kaleden zıplarken kolunda modern döneme ait markalı bir saat olduğu, Kara Murat dövüşürken arkadan belediye otobüsü geçtiği gibi yalan-gerçek bir yığın yorum yapıldı.

Tarihi olaylar, edebi eserler, tasavvufi uygulamalar değerlendirilirken her dönemin kendi koşulları içinde dikkate alınması gerektiği, bugünkü bakış açısı ve teknolojik imkanlarla, geçmişin ‘’yokluk’’ ortamını kıyaslamanın doğru olmayacağı, hatta metaforik bir zıtlık doğuracağını söyleyebiliriz.

Diğer bir ifade ile gelişen ve dönüşen her şey gibi sinema dünyası da değişmektedir ve bundan doğal bir şey olamaz.  ‘’Dünün güneşi ile bugünün çamaşırı kurutulmaz’’ sözü geçmişte takılıp kalmanın yanlışlığını ifade eden muhteşem bir cümledir ve bu ifadeyi sinema için de kullanabiliriz.

Fakat bugünlere ulaşmak için ‘dün’lerden geçmek gerektiği, son basamakla ilk basamak arasında da basamaklar olduğu gerçeği bilinmelidir. Geçmişin filmlerinin bu gözle değerlendirmesini ve o dönemlerin emektarlarına haksızlık yapılmamasını arzu etmekteyiz.

Özellikle son dönemlerde komedi filmlerinde yer alan diyalog ve görseller Kemal Sunal ve Alasya-Akpınar filmlerini aratır şeffaflıkta (!) dersek abartmış olmayız.

Gişe rekorları kıran filmlere imza atmakla övünen kimi oyuncu veya yönetmenler, milyon dolarlık işlere girme konusundaki cesaret ve gözü karalıklarını ''nasıl küfürsüz komedi yapabilirim'' fikri üzerinde de sergileseler çok daha mutlu olacağız.

Çok anlamlı olmayacağını düşünerek film, oyuncu veya yönetmen isimlerini yazmak istemiyoruz. Ancak son dönemlerde gösterime giren filmleri seyreden tüm okurlarımız kimleri ve hangi tür filmleri kastettiğimizi anlayacaklardır.

Özellikle son birkaç film, komedi değil adeta kanalizasyon kuyusu gibi. İnsanlar küfretmiyor sanki pisliyor. Adab-ı muaşeret denilen o güzelim görgü kuralları, insanı erdemli kılan küçük-büyük davranış biçimleri para ve gişe hırsı uğruna, zorlama komedi maymunlukları ile ayaklar altına alınıyor.

Bu satırları okurken ‘’gelenekçi’’ bir yapıda olduğumu düşünebilirsiniz. Aslında gelenekçi duruşum yenilikçi yapıma göre daha azdır. Ancak, geleneklerin ve toplum kurallarının etimolojisi de dikkate alınsın, köken itibari ile nereden geldiğimiz, nasıl yaşadığımız, tarih boyunca nerede durduğumuz bilinsin istiyorum.

Amerikalı talihsiz kadın Sarai Sierra’nın ailesinden binlerce km uzakta tek başına gezi yapabildiği ve nasıl yaşadığı ülkesi için önemli bir ölçü olmayabilir. Ama benim ülkemden bir kadının kalkıp Amerikada tek başına gezmesi ve orada farklı cinsiyetten kişilerle irtibat halinde olması, üstelik ‘’Tarlabaşı’’ benzeri bir suç mahallinde tek başına ev kiralamasının normal karşılanmayacağının bilinmesi gerekir.

Bir filmde bir erkek veya kadın önce eşi ile sonra sevgilisi ile sonra gece kulübündeki bazı berduşlarla farklı ilişkiler içinde olup, sonrada bunun ‘’aşk’’ diye sunulması her şeyden önce Yunus Emre’ye, Hz. Mevlana’ya, Leylâ vü Mecnûn’a hakaret olur.

Umuyor ve diliyorum ki Türk sinemasında yer alan ışıkçı, tonmaister, kurgucu, efektçi, oyuncu, senarist, yönetmen, yorumcu ve seyirciler dahil herkes komedinin ve senaryonun küfür veya cinsel görsellik demek olmadığını tez zamanda kavrar.

Tekrar buluşuncaya kadar, yüzünüzden tebessüm yüreğinizden sevgi eksik olmasın efendim.

Hoşça bakın zatınıza… 

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 5626 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri