Kent dindarlığını nasıl anlamalıyız?

Kent dindarlığını nasıl anlamalıyız?

Hz. Muhammed (a.s.) şehirde doğdu, tam bir "şehirli" (medenî) olarak yaşadı. Şehirde vahiy alıp peygamber oldu ve nihayet şehirde hayata gözlerini kapadı.

İslâm, ilk vahiyden son vahye kadar kentte gelişip tamamlandı, bütün maddi ve mânevi unsurlarıyla kent hayatını dikkate alan bir düzen kurdu.

Hicretten sonra Müslümanlar, Yesrib kentine Medine (şehir) adını verdiler. Latincede civilisation'un (uygarlık) civilis (kent) kelimesinden türetilmesi gibi bizim kültürümüzde de medeniyet "Medine"den gelmektedir. Yine "medine"den gelen temeddün kelimesi hem "şehirlileşme, şehirli hayatı yaşama" hem "medenileşme, uygarca yaşama" anlamında kullanılır. İslâm düşünürleri, Aristo'nun "zoon-politikon" (siyasal canlı) şeklindeki insan tanımını "medenî canlı" diye çevirmişler; insanı toplumsal ve siyasal boyutuyla inceleyen felsefe dalına da "medenî ilim" demişlerdir. İslâm düşünürü Fârâbî, medine terimine getirdiği içerikle İslâm siyaset düşüncesinde çığır açmıştır. Fârâbî, yerleşim birimlerini, insanın kendine yaraşır erdemleri ve yetkinlikleri gerçekleştirmesine elverişli olanlar ve olmayanlar diye iki gruba ayırarak kenti birinci, köyü ikinci grupta değerlendirmiştir. Bu anlayış sonraki siyaset ve ahlâk literatürüne hâkim olmuştur. İbn Haldun, "köylülük" de diyebileceğimiz bedevî hayat tarzının hüküm sürdüğü yöreleri temeddün etmemiş (şehirlileşmemiş) yerler olarak değerlendirmiştir.

Fârâbî'nin ideal devlet başkanına (imam) yüklediği nitelikleri dikkate alan bazı araştırmacılar, onun düşüncesindeki devlet başkanını "filozof elbisesi giydirilmiş Peygamber" diye tanımlarlar. Böyle bir benzetmeyi Fârâbî'nin ve onu izleyen düşünürlerin, ahlâk kitaplarında "üstün insanî ve ahlâkî ilke ve kuralların hâkim olduğu kent" anlamında sıklıkla kullandıkları "erdemli kent" (el-medînetü'l-fâzıla) deyimi için de yapabiliriz; yani erdemli kentin aslında Hz. Peygamber'in Medine'si olduğunu, ilhamını ondan aldığını söyleyebiliriz.

Gerçekten Hz. Peygamber Medine'yi, günümüzde "kent etiği" denilen ilkeler ve erdemlerle donatmış; vahyin aydınlığında yeni kentini -çağdaş deyimiyle- "yaşanabilir bir medine" yapmaya çalışmış; orada dört başı mamur bir kent ahlâkı oluşturmuş, kenti paylaşanlara ona sahip çıkma bilinci aşılamıştır. Keza, Medine'de yaşayanlarda kentsel sorunların aşılması sürecine katılma sorumluluğunu geliştirmiş, kısaca Medinelilere bir medeniyet/kentlilik bilinci kazandırmıştır.

Kent, insan ilişkilerinin çok yoğun olduğu bir yapıdır. Kent hayatında sokaklar ve yollardan işyerlerine, ibadethanelerden çarşı pazarlara kadar sayısız paylaşma alanları vardır ve bu bakımdan bütün kentlilerin neredeyse birbirlerinin komşuları olduğu söylenebilir. Modern kent etiğinde olduğu gibi İslâm ahlâkında da komşuluğun, dolayısıyla birlikte yaşamanın birinci şartı "başkalarına zarar vermemek"tir. Hz. Peygamber, insanların ortak kullanım alanlarını da içeren "başkalarına zarar vermeme" ilkesine büyük önem vermiş; öyle ki, bu hususta komşularının güven duymadığı kimselerden söz ederken "Vallahi o iman etmiş sayılmaz!" buyurmuş, bunu üç kez tekrarlamıştır.[1] "Zarar vermeme" prensibini dile getiren, dolayısıyla kent ahlâkı bakımından ilkesel değer taşıyan bir başka hadis de şöyledir: "Müslüman, diğer Müslümanların, dilinden ve elinden zarar görmediği kişidir."[2] "Zarar vermeme" ilkesini içeren daha pek çok âyet ve hadis zikredebiliriz.

İslâm sosyal ahlâkının ikinci ilkesi "başkalarına yararlı olmak"tır. Kur'ân-ı Kerîm'de Medine'nin yerlileri olan Müslümanların (Ensâr), Mekke'den oraya göçen din kardeşlerine (Muhâcirîn) gösterdikleri yardım severlikten şöyle söz edilir: "Onlar, kendileri sıkıntı içinde olsalar dahi muhacirleri kendi öz canlarına tercih ederler."[3] "Başkalarına yararlı olma" ilkesini dile getiren ahlâk yasası değerindeki bir hadisin anlamı şöyledir: "Hiçbiriniz, kendiniz için beğenip istediğinizi kardeşiniz için de istemedikçe mümin sayılmazsınız."[4]

Günümüzde "âdil kent", "kent hakkı" gibi deyimlerle anlatılmak istenen kentlilik kuralları ve sorumluluklarını geliştirmede ilke işlevi görecek daha birçok âyet ve hadis var. Yukarıda birkaç örneğini sunduğumuz âyet ve hadislerde, "mümin" ve "müslüman" olmanın, sadece inanmadan ibaret görülmediği, bu isimlerin "başkalarına zarar vermeme" ve "başkalarına yararlı olma" diye özetlediğimiz bir ahlâkî-sosyal ilişkiler düzenini de içerdiği, dolayısıyla âyet ve hadislerde "mümin" ve "müslüman" kelimelerinin aynı zamanda birer uygarlık kavramları sayıldığı görülmektedir. Zaten İslâm bilginlerinin, ilgili âyet ve hadislerden yola çıkarak, İslâm'ın bütün buyruk ve yasaklarını "Allah'ın yasasına saygı ve Allah'ın yarattıklarına şefkat" şeklinde formüle etmeleri de aynı bakışın ürünüdür.

Günümüz İslâm toplumlarının sağlıklı bir kent yapısı ve ilişkisi kurma hususunda yaşadıkları sıkıntıların temel sebeplerinden birinin, belirtilen kapsamdaki din ve dindarlık anlayışından sapma, dolayısıyla yanlış ya da eksik din eğitimi olduğunda kuşku yoktur.


Aslında sağlıklı bir kent yapısı ve ilişkisi kurmanın Müslümanlar için bir ödev olduğunu gösteren çok sayıda dinî kavram vardır. "Farz-ı kifâye" terimi bunlardan biridir. Fıkıh kitaplarındaki bilgilere göre Farz-ı kifâye, toplumun ihtiyaç duyduğu hayırlı ve yararlı kurumların oluşturulması, mevcutların çağın icap ve ihtiyaçlarına göre geliştirilmesi, bu çerçeveye giren iş ve hizmetlerin yürütülmesi gibi görevlerin ifasıyla ilgili bir kavramdır. Bu görevleri yeterli ölçüde yerine getirenler bulunduğunda toplumun diğer üyeleri dinen sorumluluktan kurtulur, aksi halde gücü yeten bütün Müslümanlar, farz-ı kifâyenin ihmalinden doğan zararlardan dolayı sorumlu ve günahkâr olurlar. Klasik kitaplarımızda hekimlik, hâkimlik, askerlik gibi insanların ihtiyaç duyduğu alanlarda eğitim, öğretim faaliyetleriyle ve bu konulardaki meslekleri icra etme birer farz-ı kifâye sayılmıştır. Günümüzün çok gelişmiş kent yapılanmasında ihtiyaç duyulan bütün meşru iş ve mesleklerde yeterli sayıda ve donanımda eleman yetiştirilmesi ve kaliteli hizmet verilmesi, bunlar için ihtiyaç duyulan sivil toplum gibi örgütler oluşturulması farz-ı kifâye kapsamına girer. "İçinizden, iyiliğe davet eden, doğru ve meşru işleri yaptırmaya, yanlış ve çirkin işlerden uzaklaştırmaya çalışan bir topluluk bulunsun"[5] meâlindeki âyet de toplum yararına kurumlar oluşturmayı buyurmaktadır. Bizim kültürümüzde genellikle toplumun ortak ihtiyaçlarını karşılamak, himayeye muhtaç insanların bakımını temin etmek maksadıyla kurulan sosyal kurumların temelinde, hayır yapıp sevap kazanma kadar, bir farz-ı kifâyeyi yerine getirme şeklindeki toplumsal sorumluluk bilincinin de payı vardır.

İslâmî kentlilik sorumluluğunun bir sonucu olan bu farz-ı kifâye anlayışını günümüzde de devam ettirmemiz gerekmektedir; bunun icabı da modern kent insanının ihtiyaçları neler ise onları göz önüne alarak toplumsal yapılar oluşturmaktır. Bu anlayış, modern dünyada Müslümanların kurduğu yahut geliştirdiği kentlere, onların kendi kimliklerini ve değerlerini de katarak "İslâm şehri" denilen bir kent karakteri oluşturmalarının vazgeçilmez şartıdır. Bir kent, sadece maddi yapısıyla farklı bir kimlik taşımaz, bundan daha önemlisi hatta bunun da kurucu unsuru, o kentte yaşayan insanların mânevi, ahlâkî ve kültürel değerleridir. Bir kentte Müslümanların yaşıyor olması orayı İslâm kenti yapmaz; bunun için bilgisiyle, irfanıyla, ahlâkıyla ince davranış kurallarıyla (âdâb), estetik anlayışıyla İslâm kavramının içini dolduran değerlerin kentte yaşayan insanların kişiliklerine, davranışlarına, insan ve çevre ilişkilerine belirleyici bir şekilde sinmesi gerekir. Konuya buradan baktığımızda günümüzde Müslümanların oluşturduğu ya da yeniden şekillendirdiği yerleşim yerlerinin "İslâm kenti" olduğunu söylemek zordur.

İslâm dini, Müslümanların kendi Müslümanlık karakterlerini korumaları şartıyla insanlığın ürettiği doğru, güzel ve yararlı birikimden yararlanmayı özendirmiştir. Bir İslâm kentinin, fiziksel ve moral yapısına kendi öz değerlerini taşıması yanında, dünya insanlığının ulaştığı uygarlık tezahürleri sayılan birikimleri de alması ve içleştirmesi gerektiğinde kuşku yoktur. Nitekim daha Hz. Peygamber döneminden itibaren İslâm toplumları "farz-ı kifâye, amel-i sâlih, hayırda yarış, yitik mal (hikmet), sünnet-i hasene" (güzel bir çığır açma) gibi dinî kavramlar ışığında kendi dönemlerine göre bir kentlilik bilinci oluşturmuşlar, başka kültürlerden aldıkları yeni kent değerleriyle bu bilinci sürekli geliştirmişlerdir. Bunun fiziksel/estetik düzeyde tipik örneğini mimaride, moral değerler ve davranış kuralları düzeyinde şehirlilik âdâbındaki gelişmelerde görebiliriz. İslâm edeb ve hikmet literatürü bunun örnekleriyle doludur.

İslâm kültüründe başka toplumların ürettiği değerlerden yararlanıp kendi kültürünü daha da zenginleştirme ve insânîleştirme, aslında İslâm dininin dünyaya ve insanlığa, hatta tabiata küllî-kucaklayıcı bakışının, dolayısıyla evrenselliğinin bir yansımasıdır. Bu durum, geçmişte İslâm toplumlarının dinî, etnik ve kültürel çoğulculuğu rahatlıkla içleştirip yüzyıllar boyunca yaşatmasında da görülmektedir. Bu suretle, İslâm kentlilik ahlâkının en önemli şartlarından biri, ilkelerini Kur'ân-ı Kerîm'den alan ve bizzat Hz. Peygamber tarafından başlatılıp Râşid Halifeler'den itibaren bütün Müslüman yöneticiler, âlimler ve düşünürlerce İslâm ümmetinin güçlü bir karakteri haline getirilen çoğulculuk ve hoşgörü kültürü olmuştur. Bu kültür, bundan bir yüzyıl öncesine kadar İslâm uygarlığının karakteristik niteliklerinden biri idi. Kahire, İskenderiye, Kudüs, Bağdat, Kurtuba, İstanbul gibi büyük kentler başta olmak üzere, hemen bütün İslâm kentleri, bünyelerindeki çoklu kimlikleri ve kültürleri korumakla kalmamışlar, dahası duruma göre zenginleştirmişlerdir. 1492'de İspanya'dan sürülen Yahudilerin Padişah II. Bayezid'in fermanıyla İstanbul ve diğer bazı Osmanlı kentlerine getirilip yerleştirilmesi, aynı şekilde Müslüman yöneticilerin fethedilen beldeler ile eski İslâm toprakları arasında nüfus kaydırması yapmaları ve bu sayede farklı kültürlere sahip olan bu toplulukların birbirini zenginleştirmeleri bunun tipik örnekleridir.


Osmanlı sonrasında İslâm dünyasının yaşadığı büyük travmanın yıkıcı etkilerinden biri de Müslümanlardaki bu zengin kentlilik kültürünün silindiği bir buhran ve yozlaşma sürecinin doğması ve -daha kötüsü- bunun kalıcı bir hal almasıdır. Bu durum, her alanda ama bilhassa dinî zihniyette hoyratlığa kadar varan bir yıkım doğurmuştur. Kabul etmemiz gerekir ki günümüzde hemen bütün İslâm toplumları bir kent ahlâkı ve kentlilik bilinci oluşturmada çok ciddi sıkıntılar yaşamaktadır.

Günümüz Müslüman toplumları, artık yakın tarihin üstüne yıktığı enkazın altından kalkmayı başarmalı, zihin ve duygu dünyasını yeniden harekete geçirerek, bir yandan öz kültürüyle kopardığı bağı yeniden kurarken, diğer yandan çağdaş dünyanın ürettiği değerler içindeki ihtiyaç duyduğu "yitik mal"ı yeniden keşfedip alma irfanını göstermelidir. Bu silkiniş, Müslümanların öz kültürleriyle çağdaş insanlık kültürünü buluşturan yeni bir "İslâm kenti" konsepti oluşturmaları için gereklidir. "Medine'nin medeni insanı"nı, İslâm'ın yüce değerleri ve insanlığın "hikmet-i hâlide"si (ölümsüz hikmet)[6] ile donanmış çağdaş Müslüman insanı inşa etmek ancak böyle bir kentlilik bilinci ve kültürünün geliştirilmesiyle mümkündür. Köyünde kaldığı sürece mahalline uygun olan ama kente taşındığında bedeniyle-ruhuyla kenti çökertmekten başka bir işe yaramadığını ağır sonuçlarıyla gördüğümüz köy kültürüyle, yüksek bir İslâm kentini üretecek bir evrensel/model insan inşasının mümkün olmadığını son 50-60 yıllık tecrübelerimizle ayan beyan gördük. Kentte köy kültürü yaşayan insanın, Kur'an'ın "âlemlere rahmet" diye tanımladığı, bütün insanlık için hayır ve model olan yüce Peygamber'i temsil etmesi mümkün değildir.

Burada kentte yaşayan insanlarımızın trafik kurallarından çevre düzenine kadar pek çok konuda, kentlilik ahlâkıyla ve İslâm terbiyesiyle bağdaştırılması mümkün olmayan yanlışlıklarını sayıp dökecek değilim. Şuna işaret etmekle yetineceğim: Kur'an, "Bir insanı haksız yere öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibi suçludur."[7] buyurur ve inkârcılık dışında, sadece haksız yere insan öldürenlerin ebedi cehennemlik olduğunu bildirir.[8] Ülkemizde her yıl kaç bin insanın haksız yere öldürüldüğünü düşünelim. Sadece bu örnek bile bizim kentliliğimizin hem İslâmiyet hem insaniyet açısından kusurlu olduğunu göstermeye yeter.

Sanırım belirtilen ölçülerde iyi bir kentli olmanın güvencesi, iptidai duygular ve alışkanlıklar yerine -Allah ve Resûlü'nün irşadına uyarak- yüce değerlere, aklının ve vicdanının ışığına göre davranmayı karakter haline getirmiş insanların kentlerde belirleyici roller olmasıdır. Bu model Müslüman'ın inşasında asıl görev öncelikle günümüz eğitimcilerine, din âlimlerine düşmektedir. Onların ilk görevleri de kendilerini inşadan başlamalarıdır. Eyüp Sultan'ı ziyaret edip bir Fâtiha okumayı bile bid'at ve haram sayan bir iptidai Haricî zihniyet, Eyüp Sultan'ın türbesinin bizim medeniyetimizdeki önemini ve medeniyet taşıyıcısı rolünü kavrayamaz. Kezâ Pierre Loti gibilerini dahi Osmanlı aşığı yapan o "bizim ezanımız"la kavgalı olanlar kadar, onlara inat olsun diye lâhûtî ezan sesini cami çevresindekiler için eziyete dönüştüren müezzinler de İslâm kentinin insanı olamazlar.

Dindarlık kavramını, bencil, yıkıcı, dışlayıcı duygularla ruhları kirlenmiş; kendisi gibi olmayana diş gıcırdatıp yumruk sıkan; duygularında, davranışlarında ve ürettiklerinde erdemden ve estetikten yoksun, başkalarının mutsuzluğunu ve zarara uğramasını umursamayan, insanlığın hayrına işlerde sorumluluk almaktan kaçan kimselerin tasallutundan kurtarmak; dindarlığın bütün benliğimizi ve hayatımızı zenginleştirecek derinlikte samimi imanda, arıtıcı kullukta, yüksek ahlâkta ve üstün insaniyette olduğunu göstermek, öncelikle din âlimlerinin ve din adamlarının görevidir. İslâm açısından bunun ne kadar ulvî ve ihmal edilemez bir görev olduğunu anlamak için yeni bir insan ve toplum inşâ etmeyi hedefleyen Kur'an'ın Mekkî âyetlerine bakmak yetecektir.

Son olarak şunu memnuniyetle belirtmeliyim ki, ülkemizde kentlerimizin ve kentlilerimizin konumuz bağlamındaki sorunları son zamanlarda giderek daha iyi fark edilmekte, toplumumuzda sağlıklı bir kentlilik bilinci ve sorumluluğu geliştirerek kendi kent kültürümüzü yeniden inşa etme yönünde entelektüel ve pratik düzeyde olumlu gelişmeler gözlenmektedir. Bu bağlamda bir "kent dindarlığı"na duyulan ihtiyacın görülmüş olması ve bu kavramın içinin nasıl doldurulması gerektiğine dair tartışmalar yapılmaya başlanması içimize ümit doldurmaktadır.

[1] İbn Hanbel, I, 387; Buhârî, "Edeb", 29.

[2] Buhârî, "İman", 4,5.

[3] Haşr 59/9.

[4] Buhârî, "İman", 7; Müslim, "İman", 71-72.

[5] Âl-i İmrân 3/104.

[6] Bin yıl önce yaşamış bir Müslüman ahlâkçı ve düşünür olan İbn Miskeveyh'in İslâm kaynaklarıyla Grek, İran ve Hint kültürlerindeki hikmetli sözlerden oluşturduğu eserinin adı. Müslümanlar buna benzer çok sayıda eser yazdılar ve bu eserler, İslâm toplumlarında çoğulculuk ve müsâmaha kültürünün oluşmasında büyük rol oynadı.

[7] Mâide 5/32.

[8] Nisâ 4/93.

Prof.Dr.Mustafa Çağrıcı / İstanbul Müftüsü / Zaman

 

Etiketler :