İstanbul “Sözleşmesiz” Güzel…

Bu Ülkede neler, neler yaşandı…

Kullandıkları alfabe bir gecede değiştirildi, eski alfabe ile ellerinde ne varsa suç oldu. Kur’anlar, el yazması kıymetli eserler bile. Korkudan kitaplarını yaktılar, dere yataklarına, mağaralara gömdüler,

Kıyafetlerine yasayla, İstiklal mahkemeleriyle müdahale edildi. Şapka devrimine muhalefet suçundan darağacına gittiler. İskilipli Atıf Hoca gibi devrin alimleri Kanunlar geriye işletilerek idam edildi. Yakınları korkularından cesetlerini dahi alamadılar,

Çeşitli bahanelerle camileri kapatıldı, ahır, depo yapıldı, yıktırıldı hatta satıldı. 1950’den önce İstanbul Suriçi’nde sadece üç cami açıktı. Süleymaniye, Bayezid ve Fatih.

Sultanahmet Camii sanki hiç yer kalmamış gibi “asker yollama merkezi” yapılmıştı. Yeni Cami’ye katanalar bağlanırdı, Nusretiye Camii kütük deposuydu. Konya’da sadece Kapu Camii, Ankara’da Hacıbayram Camii açıktı. Buralara sadece ihtiyarlar giderdi. Camiye gitmek cesaret isterdi.

Yıkılan, satılan camiler yaz yaz bitmez. 1935’de askeri okulda caminin ne işi olur denilerek “Heybeliada Camii” yıktırıldı. Sadece İstanbul’da 1000’in üzerinde cami yıktırıldı. 

Ezanları Türkçeleştirildi ve insanımız yıllarca  “Allahü Ekber “ sözüne hasret yaşadı. Bu da yetmezmiş gibi 1941 yılında Arapça ezan okuyup, kamet getirenlere hapis ve para cezası getirildi.

Ayasofya’da Hristiyan kültürünün duvar resimleri itina ile ortaya çıkarılırken 1927 tarihli "Türkiye Cumhuriyeti dahilinde bulunan bütün mebani-i resmiyye ve milliyye üzerindeki tuğra ve methiyelerin kaldırılması hakkında kanun" ile pek çok tarihi yapı üzerindeki tuğra ve kitabeler yok edildi.

İstanbul Üniversitesinin kapısının üzerinde Sultan Abdülaziz’e ait bir tuğra olduğunu yıllar sonra öğrendik. Aslında kanunla sökülmesi emredilmiş ancak, Darülfünun emini İsmail Hakkı Bey, kendisi bir hat sanatçısı olduğu ve Hattat Mehmed Şefik Bey'in elinden çıkan kitabenin ne kadar değerli bir sanat eseri olduğunu bildiği için mermerlerle kapatmıştı. 2014 yılında tuğra 87 yıl gizlendiği yerden yeniden gün ışığına çıktı.

“İrtica” ile mücadele safsatasının peşinde bu ülkede yaşanan, özellikle kadınların yaşadığı “insan hakkı ihlalleri”:

Başörtülülerin eğitim haklarının elinden alınması, ikna odaları, mezuniyet törenlerinde yaka paça kürsüden indirilen genç kızlar, gurbet ellerde eğitimi tamamlama arayışları,

Kamuda başörtülü çalışma yasağı, hatta başörtülü olarak işlem yapmama işkenceleri,

Askeri okul mezuniyet ve yemin törenlerinde başörtülü asker yakınlarının alandan uzaklaştırma görüntüleri,

Namaz kıldığı için,  eşi ya da diğer yakınları başörtülü olduğu için TSK’dan atılanlar,

1999 seçimlerinde Fazilet Partisinden İstanbul Milletvekili olan Merve Kavakçı’nın yaşadıkları. YSK izniyle aday olan ve seçilen Kavakçı mazbatasını da alıp 3 Mayıs 1999’da TBMM’ye gelmiş ve yemin ederek görevine başlamak istemişti. DSP’li vekiller kapaklara vurarak protesto ederken Bülent Ecevit söz alıp “Burası devlete meydan okunacak yer değildir. Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz” diye bağırmıştı. DSP’lilerin “dışarı” çığlıkları içerisinde Kavakçı salonu terk etmiş ve yemin edememişti. Seçimle gelen Vekil bununla da kalmamış “Başörtülü” vekil vatandaşlıktan çıkarmaya uzanan bir linçe maruz kalmıştı.

Kadınların maruz kaldığı insan ve inanç hakkı ihlallerinin örneklerini sayısız çoğaltabiliriz. Cumhurbaşkanı eşi dahi olsalar Gata’ya gidemezler, resmi karşılama törenlerinde bazı generaller sırtlarını dönerdi….

İhlallere birkaç somut örnekle son verelim:

Kendi parasıyla kestiği kurbanın etini veya derisini istediği yere verememe… Ve kurban derisini bağışlama yöntemi yüzünden gözaltına alınıp, yüz kızartıcı suç işlemiş gibi teşhir edilme…

Meslek lisesi mezunları (aslında İHL’lilerin önünü kapatmak için) doktor, hâkim, kaymakam, vs olmasınlar diye “katsayı” işkencesine maruz kalırlardı. Aynı sayıda doğru yapsalar bile arkadaşlarından daha düşük puan alır Hukuk, Siyasal vb okullara gidemezlerdi…

Vs vs...Bugün pek çoğu tarih olsa bile onlarca yıl yaşanan “insan hakkı”, “inanç hürriyeti” ihlalleri…

Tüm bunlar bu ülkede yaşanırken hiç sesi çıkmayanlar…

Bugün çıkmışlar “kadına şiddet” in arkasına saklanıp “İstanbul Sözleşmesi” üzerinden siyaset yapıp bildiri yayınlıyorlar. Genelde kimleri özelde ise hangi grubu kast ettiğimi anladınız. Koç Grubunu kastediyorum.

img-8038.jpg

 

Türkiye’de kadınlara yönelik olanlar başta olmak üzere özellikle “inanç hürriyeti” kapsamında yaşanan hiçbir “ihlal” e ses çıkarmayan  Koç Grubu metnin sonunda bir de :  “Koç topluluğu olarak bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da kadına yönelik şiddetle mücadele başta olmak üzere kadınların erkeklerle eşit hak ve özgürlüklere sahip olduğu bir dünya için çalışmaya devam edeceğiz” komik mesajını vermiş.

Başörtülü oldukları için Koç Grubunda “Staj” dahi yapamayanların mesajları bile bu komik beyanın “boşluğunu” ortaya koymaya yeter aslında.

Şimdi burada “İstanbul Sözleşmesi” değerlendirmesi yapmayacağım. Çok uzun bir metin de değil merak eden açar okur. Hatta sizin işinizi kolaylaştırayım ve linkini buraya koyayım. Tıklayıp okuyabilirsiniz.

Burada son sözlerimiz şunlar olacaktır.

1-“İstanbul Sözleşmesi” acelece imzalanmış, kamuoyu ile yeterince tartışılmamış bir sözleşmedir. Bazı ülkelerin çekildiği bugünlerde Polonya’nın da okullarda cinsiyet eğitimini şart koştuğu, ebeveyn haklarını ihlal ettiği ve ideolojik unsurlar barındırdığı için çekilmeye hazırlandığı sözleşmeye ilişkin Polonya Adalet Bakanı Zbigniew Ziobro’ın ifadeleriyle:  “buna göre cinsiyet doğuştan değil herkesin sosyo kültürel kararına göre belirlenir, sözleşmeyi imzalayan devletler, genç nesillere bu değer ve düşünceleri öğretmek için eğitim sistemini değiştirmek zorunda, doğduğumuz cinsiyetin önemsiz olduğunu önemli olanın sosyo-kültürel tercihlerimize göre belirlediğimiz cinsiyet olduğunu söylüyor bunu yanlış buluyoruz ve reddediyoruz olan biten tek şey bu”  şeklinde itiraz ediyor.

Aslında bizim de itiraz ettiğimiz temel konulara işaret ediyor. Kadına şiddet tartışmalarının içine gömülen gerçekler. LGBT lobisinin Dünyanın her yerinde akıl almaz desteklerle uyguladığı mahalle baskısı. Derin bir cinsiyetsizleştirme eğilimi…

Dünya nüfusunu kontrol etmeye kadar uzanan bir ideoloji. Aile kurumu yok edilmeli, kadın erkek rol paylaşımı yıkılmalı, evlilik gerekli olmakdan çıkmalı… Kadına şiddet argümanının arkasına saklanan gerçekler…

Sözleşmeyi okuduğumuzda kadın erkek eşitliği kavramının tanımlanmamış içi boş bir halde bırakıldığı, eş yerine “partner” kavramı kullanılarak aile ve evlilik dışı ideolojilerin desteklendiği(madde 3/b), “Cinsel tercih” vurgusu(madde4/3), Kadın kavramının 18 yaş altı için de kullanılarak gençlerin aile vesayetinden çıkarılarak “rastgele cinselliği” teşvik ettiği, şiddet kavramının sadece erkek kimliğine yönlendirilmesi sebebiyle konunun çözümden çok derin ayrışmalara götürüldüğünü kabaca söyleyebiliriz.

2-Bu sebeple net olarak söyleyebiliriz.  Şiddete tabii ki hayır. Bu konuda Ceza yasalarında ihtiyaç olan her türlü düzenleme yapılabilir. Türkiye Cumhuriyeti kadına, erkeğe, insana, hayvana, doğaya karşı yapılacak her türlü şiddeti, yanlışı neden kendisi engelleyemesin. Neden bir yanlışı düzeltme perdesi arkasına saklanmış bir sözleşme çare olsun…

Kaldı ki “kadına şiddet” konusu sadece yasal çerçevede çözülecek bir konu da değildir. Milli eğitimden, kültüre, diyanetten sivil toplum yaklaşımlarına kadar pek çok alanda yapılanma, dayanışma ve politika üretme ihtiyacı olan kapsamlı bir konudur…

Kadına şiddete de hayır, kadına şiddeti  yukarıda ifade etmeye çalıştığım şeylere perde yapan İstanbul Sözleşmesine de hayır…

Kurban Bayramınız Mübarek Olsun…

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum