Osmanlı da, Selçuklu da Meal Yoktu Niçin?(1)

 Şanlı ceddimiz Osmanlı, Dünyayı 400 yıla yakın adaletle idare etmiş. Yine atalarımızdan Selçuklular (Türkiye Selçukluları ve Büyük Selçuklular) kendi dönemlerinin en güçlü, en adil, en gelişmiş, en merhametli devletlerini kurmuşlardır. Bu muhteşem neticeyi, bu muazzam sıfatları  atalarımız, nasıl elde ettiler? Onların devlet, din, sosyal hayat, adalet… anlayışları nasıldı?  Bu soruların cevabı eminim sadece bizlere değil dünyanın ve ümmetin büyük bir debelenme içinde olduğu tekmil aleme de ışık tutacaktır.

Osmanlı ve Selçuklu atalarımız sanki bu günleri görmüşler gibi ( yani Kuranın mealini okuyanlar kendini alim sanırlar)  Kuranın mealini yazmamışlar. Çünkü onlar biliyorlardı ki “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder”. Mazallah dinini kaybeden bir insanın varacağı yerde cehennemdir. İşte bu gerçeğin farkına varan atalarımız meal yazmamışlar, din konusunda söz söyleyecek kişinin Âlim olması gerektiğini,  âlim olmak, din ile ilgili bir görüşü ileri sürebilmek/fetva vermek, içtihat yapmak, hüküm bildirmek içinse yıllarca çalışılması, birçok ilme vakıf olunması gerçeğini tam anlamışlar ve bu yüzden meal yazmayı tehlikeli görmüşlerdir.  Günümüzde nasıl böyle bir yanlışlık yapıldı nasıl böyle bir kaos oluştu?

                                           ÇÖLDE SUSUZ  KALAN İNSAN GİBİ

Büyük bir kopuş neticesinde halkımız din ve ona ait bilgi ve uygulamalardan yıllarca mahrum kaldı. Bunun tabi bir neticesi olarak da ortalığı büyük bir cehalet kapladı. İnsanlar, fıtri bir ihtiyaç olan inanma/ din duygusunun susuzluğu ile, çölde suya hasret kalmış bir insanın ilk rastladığı suya  (acı – tatlı, temiz-pis demeden) kapaklanıp doyasıya içmesi gibi, yalan – gerçek,  ayırt etmeksizin ilk gördükleri din kuyusuna kapaklandılar. Sığ, küçük, meal kuyusuna dalanlar, sahtesini hakikisini ayırt etmeden tarikat çeşmelerinden birinden gönül testisini doldurmaya başlayanlar, İlmihal, tefsir, hadis, fıkıh, kelam, Arapça… Caddelerini geçmeden dar bir akıl çıkmazına girip burayı ilim/din otobanı sananlar…
              Şu anda ülkemiz de din adına yaşanan kaosun, başıboşluğun, keşmekeşin asıl sebebi bu durumdur. Bu hal, âlim olmak, din ile ilgili bir görüşü ileri sürebilmek (fetva vermek, içtihat yapmak, hüküm bildirmek…) için yıllarca çalışılması, birçok ilme vakıf olunması gerçeğini atlayarak, kısa yoldan hakikate ulaşılabileceği ucuzluğunun en hazin sonucudur.    

                   Hastalanınca Doktora Araba Bozulunca Tamirciye…

            Çocuğu hastalandığında doktora, arabası bozulduğunda tamirciye giden insanımız, nedense iş dinle ilgili bir mevzuya geldiğinde değişiyor; hocaya, alime, müftüye gitmeyi düşünmüyor da   İnternetten birkaç ayet,  birkaç hadis okuyarak o deha! Seviyesindeki  aklı ile önemli mevzuları (cihad, devlet, miras, ticaret, Allah, iman, akıl, evlilik, cennet, cehennem, ahiret, devlet…) hemencecik hallediveriyor. Halbuki onun yaptığı bu çözümlemeyi ancak âlim olan kişiler yapabilir.
           İslam literatüründe Âlim, allame, müçtehit, fakih… Sıfatlarını kazanmak için yıllarca medreselerde (okulda) âlimlerin önünde/gözetiminde, medreselerde diz çökmek, dirsek çürütmek, büyük bir emek harcamak, uykusuz kalmak gerekirken, insanımız yukarıdaki sebeplerden dolayı işin farkına varmadan kendisini fakih,  alim,  müçtehit yerine koyuyor. Henüz İslami  ilimlerin ismini bile bilmeyen insanlar, bu gün Kur'andan bazı ayetleri, Hadis kitaplarından bir kaç hadisi okuyarak din adına hiç çekinmeden, hiç korkmadan (cahil cesur olur darbı meseli gereği) art arda fetva vermekten, görüş bildirmekten çekinmiyor. Sadece fetva da vermiyor, kendisini ve etrafını eyleme de geçirerek koca bir ülkenin,  bir ümmetin  kaderi ile de oynayabiliyor. DAEŞ vb gruplar bu anlayış sonucunda ortaya çıkmıştır.
                        MEALİN KURAN, CAHİLİN GÖRÜŞÜNÜN FETVA OLMADIĞINI BİLMEK 
         Bu konulara dikkat çeken Büyük âlim Elmalılı Hamdi Yazır büyük tefsiri “Hak Dini Kuran Dili adlı eserinin mukaddimesinde diyor ki ;
“…Doğrusu Kur'anı cidden anlamak, tetkik etmek isteyenlerin onu usulüyle Arabî yolundan ve tefasiri merviyyesinden anlamağa çalışmaları zarurîdir. “Kur'anın falan tercümesinde şöyle denilmiş” diyerek ahkâm istinbatına, mes'ele münakaşasına kalkışmamalıdır. Bunu imanı olanlar yapmaz, kendini bilen ehli insaf da yapmaz. Bazılarını da duyuyoruz ki Kur'an tercemesi demekle iktifa etmiyor da "Türkçe Kur'an" demeye kadar gidiyor. "Türkçe Kur’an mı var behey şaşkın”  Kur`an Arapça`dır…”
Osmanlı da, Selçuklu da meal yoktur . Niye? İlk meal Osmanlının son yıllarında Suriye’de bir Hristiyan tarafından yazılmıştır. Niçin? Eğer meal okumak, Kuranın mealini bilmek alim olmak için yeterli olsaydı tüm Araplar alim olurdu. Henüz Türkçeyi bile tam bilmeyen cühela takımının, ancak Arapça, tefsir, hadis, kelam, fıkıh, kuran… ilimlerini tam öğrenen alimlerin verebileceği fetvaları vermeye kalkmalarını engellemek için tıpkı cedlerimiz Osmanlı Ve Selçukluların yaptığı gibi MEAL’i  yasaklasak (tabi çok zor ve imkansız da) doğru olmaz mı? 

 1- Bazı görüşlere göre ise çok azda olsa. bazı sürelerin mealleri yazılmıştır. 

Not-1- Bu yazıdaki esas amaç sadece meal okuyarak Kuranı anlamanın mümkün olmadığı gerçeğini dile getirmektir. Elbette çok titiz yapılmış, anlamları kapalı yerleri açıklayarak yapılan meallerin  faideleri vardır.  Meal yolu ile dini tahrip etmek isteyenlere karşı Diyanet başta olmak üzere bir çok alim ve grup meal_tefsir diyebileceğimiz çalışmalara imza atmışlardır. Mealin mealciliğe dönüşmesi gerçeğini, mealciliğinde İSLAMI ANLAMADA ne kadar büyük sakıncalar ortya çıkardığı hakikatini  dile getirirken bu tehlikelere karşı ," Madem durduramıyoruz bu seli bari arkını hakka çevirelim" diyen çalışmalar ümmeti birazda olsa rahatlatmıştır. Bu nedenle hiç olmazsa meal alırken ve okurken tercemeyi yapanların kimler olduğunu, hangi görüşü (mutezile cebriyye kaderiyye şia, tarihselci, vehhabi...)  olduğunu araştırmak gerek. Şuda bir gerçek ki hiç olmazsa   namazlar da okuduğumuz  duaların meal tefsirlerini öğrenmek  müslümanlardaki huşu ve huzuru artırmaya yaradı.  Meal-tefsirleri okumak inşallah insanımızı Kuranın tümünü anlamaya da yönlendiren bir saik olur.  

Not: 2- mealci diye adlandırılan kardeşlerimle karşılaştığımda  onlara sorduğum ilk soru şu olur: "kardeşim sen bırak Kur’anı anlamayı, bırak Arapçayı anlamayı sen kendi dilimiz olan Türkçeyi biliyor musun? O; “Elbette” der. Ona bazen N.Fazıldan, bazen Yunustan, bazen Akif’ten birkaç mısra okur ve anlamını sorarım. Tabi cevap Tıs! Mesela Necip fazılın kaldırımlar şiirindeki ;

“…Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler.
Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince,
Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime der…”

 Mısralarında şaire; “Yolumu bekleyen genç haydi düş peşime” diyen kimdir? diye sorarım. Tabi genellikle cevap yanlış olur. (çoğu esmer bir kadın der cevap olarak) Aynı şekilde Duha süresinin,

  

1. Kuşluk vaktine andolsun,

2. Karanlığı çöktüğü vakit geceye andolsun ki,

3. Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.

4. Muhakkak ki âhiret senin için dünyadan daha hayırlıdır… Ayetlerini, Kureyş süresinin ayetlerini... nüzül sebebine bilmeden, tefsirini okumadan anlamak mümkün mü??? Hayır

           

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.