AH İSTANBUL VAH İSTANBUL

Kısa şortlarla dolaşırdık İstanbul"un en eski semtinde. Yollarımız topraktı. Kah kuru toprakta kah çamurlu topraklarda plastik topun peşinde dolaşırdık. Hoş ya hep plastik topumuz vardı. Meşin topu ya siyah-beyaz televizyonlar da ya da Almanya"dan göç eden alamancı çocuklarda görürdük. işte o plastik topu iki taşın arasına  geçirmek çocukça büyük bir zevkti.

 

Düştüğümüzde toprağı dizimiz acırda ama en tatlısından. Hele hele o zaman ki dostluklar çok samimiydi. Bağırılsa da, çağırılsa da, kızılsa da, kavga edilse de bir başkaydı dostluklar, komşuluklar ve büyüklere olan saygı ve hürmet ile küçüklere gösterilen sevgi.

 

Pişirdiği yemeğin kokusunu aldı  diye göz hakkı olmasın düşüncesiyle tadımlık da olsa komşusuna verirdi. Karın doymasaydı bile komşuyu hoşnut etmek istenilirdi.

 

Hiç unutamam tüm konu komşu toplanır herkes ne hazırlamışsa o Samatya sahilinde piknik yapardık. O denizin dalgaları piknikte bulunanların kulaklarına hoş sedalar bırakırdı. Hazırlanmış olan ne varsa yiyecek namına herkes büyük bir iştahla yerdi. Çocuklar yine çocukluğunu yapar kavga, dövüş oyunlar oynarlardık.

 

Bir de unutamadığım bir hatıra vardı eski İstanbul"da: Muammer amcanın minibüsüne binerek tüm kadınlar ve çocuklar İstanbul"un ulu camilerine teravihe gider ve teravih sonrası Seyran Pastanesinde dondurma yerdik. O zamanın bir külah dondurması bu zamanın kilo kilo dondurmasına bedeldi. Çünkü o dondurmada dostluk vardı, samimiyet vardı, komşuluk vardı.

 

Zaman geçti toprak olan yollarımız kalın kalın taşlarla sıra sıra dizildi ve artık toprağı göremez olduk semtimizde. Ancak saksılarda veya çarşı pazarda görür olduk yaratıldığımız toprağı. Hele hele yeni doğan çocuklar topraktan korkak büyüdüler.

 

Yine de koşardık o plastik topun peşinden hiç usanmadan ve bıkmadan. Yerlere düşerdik dizlerimiz acırdı. Ama önceki gibi tatlı bir acı değil dayanılmaz acılar olurdu çoğu zaman.

 

Bu yetmiyormuş gibi o kalın taşların üzerine bir de asfalt döktüler siz artık toprağı hiç göremeyeceksiniz dercesine. Özlemiştik çamurlu da olsa toprağı ve de üzerine yağmur damlaları düşünce bıraktığı kokuyu.

 

Her yer beton yığını olurken insanlar da o oranda birbirlerinden uzaklaşmaya başladı. O eski dostluklar o eski samimiyet yokluğa doğru gidiyordu. Kimse kimseye selam vermek istemiyordu.

 

Zaman eriyip giderken artık eski İstanbul"u Adile Naşit ile Münir Özkul"un filmlerinde aramaya başladım ben. O filmlerdeki komşulukları, kavgaları, didişmeleri, aşkları, bağırışları ve çığırışları artık bu zamanda gerçek hayatta da aramaya başladım. Ama geçti artık.

 

Ne kadar samimi olsak da ne kadar birbirimizin yüzüne gülsek de o eskiyi yakalamayız. Çünkü, o eskiyi yakalamak için içimizdeki menfaat duygusunu söküp atmalıyız ve paylaşmayı, sevgileşmeyi, saygılaşmayı, hürmetleşmeyi, ulvi ahlakı ve katıksız samimiyeti içimize yerleştirmeliyiz.

 

Doğru değil mi dostlar? Doğru değil mi ey eski İstanbul?..

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
12 Yorum