Prof.Dr. Kamil GÜNGÖR

Prof.Dr. Kamil GÜNGÖR

Birlikte Yaşama Kültürü

Bireysel ve sadece kendimiz için yaşamak ne kadar sorunluysa, 'birlikte' ve her birimizin diğeri adına da yaşama kültürü bir o kadar ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç hem fıtraten, hem ictimaendir… Zira esasen eksik olan insan bu eksiğini diğeriyle tamamlamaktadır.

Günümüz insanı bir yandan sadece kendisi için yaşarken, bir yandan da bütün ihtiyaçlarını başkasına ihale etmektedir. Yani birlikte yaşama kültürünü hayatından çıkartmış olan insan; aynı ölçüde de başkalarına muhtaçtır. Bu yüzden de 'kurulu düzen' en hassas yanlarından birisini oluşturmaktadır. Zira neredeyse hiçbir ihtiyacını doğrudan kendisi karşılayamamaktadır.

Malum olduğu üzere Osmanlıda çok yaygın bir vakıf kültürü vardı. Öyle ki; tabağı kıran hizmetçinin fırça yememesi için bile kurulan vakıflar vardı. Vakıf bir medeniyettir çünkü… Söz gelimi cami yaparken kuşların yapacağı yuva bile düşünülmüş... Bugün belki mimari var ama medeniyet hak getire…

İnsan eğer günlük meşgalesinin tamamını para kazanmaya ayırıyorsa, insani değerlerden (kültür-medeniyet, düşünme-paylaşma) uzaklaşmış demektir. Bir başka deyişle günlük tek işi bir şeyler bulup onu yeme olan yaban hayatına yaklaşmış olur. Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da yanılıyoruz. Mesela bu yüzden, yani sonuca bakarak batı medeniyetini başarılı bulup, orada ne varsa sahip olmayı, her bakımdan onlara benzemeyi marifet sayıyoruz.

Batı yaşam tarzı bireyseldir; bir yandan kendisi için yaşar, bir yandan da ‘sadece kendisi’ yaşar. Bir başka deyişle işlevselliği kalmadığında ona sadece devlet sahip çıkar. O da aç açık kalmasının önüne geçer o kadar. Çok da yadırgamamak gerek bu durumu... Çünkü nihayetinde yaşam kültürleri böyle... Bir Avrupalı ya da Amerikalı, hatta Rus, Japon bir gün tek başına yapayalnız kalacağını, hatta hastane köşelerinde, yaşlı bakım evlerinde veya kendi evinde yalnız başına ölebileceğini, cenazesini de devletten başka kaldıracak kimse olmayacağını az çok tahmin etmektedir.

Yadırganması gereken bizimkisi... Çünkü özendiğimiz şey bir yönüyle işte tam da bu... Tanzimat'la başlayan yüz yıl önce kurumsallaşan, hatta devletleşen bu yaşam kültürü önü alınmaz biçimse sarıp sarmalıyor etrafımızı... Sorumlu insanların da ruhunu tırmalıyor. Zira bu süreçte yaşanan kültürel inkâr ve katliam, Moğolların Bağdat'taki kütüphaneleri tarumar etmesinden beterdir.

İşin daha enteresan yanı bu kültürün sadece hayranları yok, bir de gizli hayranları var... Aslında kraldan çok kralcı da onlar... Her şeyin 'en'i kendileri olmak istiyor çünkü... En demokrat, en insan-kadın-hayvan-çocuk hakları savunucusu... da onlar. Doğal etkileşim içerisinde konu evin içine kadar da girebiliyor. Her evde vardır değil mi ufak-tefek bu türden tartışmalar… İnsanlığı bu hale getiren şeyin ne olduğu üzerinde hiç durulmaz. Çünkü bir değer batıda türemişse kutsaldır, bu değerlerin dokunulmazlıkları vardır, hatta tabudur. Tartışmazlar bile...

Malum olduğu üzere savaş stratejisinin en önemli ayağıdır düşmanı gafil avlamak. Bu sadece de savaş esnasında yapılmaz. Esasen savaş öncesinde yapılır. Yaşadığı toplum ve o toplumun kültürüne yabancılaşmak böyle bir şeydir. Bu uzun dönemli bir stratejidir. Eğitim sistemi ve medya vasıtasıyla bu bağ zayıflatılır ya da koparılır. Son darbe vurulmak istendiğinde ise hedef yeterince yumuşatılmıştır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.