“Adı Adalet!…”

Bir sigara “yakıp”, başucuna bıraktım…

Ağır ağır yanan tütün, bitimine saniyeler kalan bir diğer sigaranın dumanıyla “kucaklaşarak” süzülüyordu gökyüzüne…

“Çemberi gül oyalı” bir kadın, ardından “yakılan ağıtı” mırıldanıyordu içli içli…

Sivas’lıymış…

Üzerindeki koyu yeşil parkası içinde bir delikanlının gözleri, kaşlarını düşürmüş keskin bir nişancı gibi, sarı kesme taş ve tuğlalardan ibaret duvarın ücrasında bulduğu yarıktan sürgün veren sarmaşık otunu vuruyordu…

Daha ötede, çocuğuna sımsıkı sarılmış, usul usul bir anne ağlıyordu…

***

Ertan, “Abi, bi Pazar gidelim” demişti…

“Olur gidelim” dediğimin ertesi haftasında gittik…

Etrafı yüksek duvarlarla örülü, zift rengi devasa demir kapısı ve güvenlik kulübesiyle, ormanlık alan içine kurulmuş bir “mahpushaneyi” andırıyor gibiydi burası…

Bir araba sığımı sokaklarının sessizliğinde yürüdük…

Zihnime “darağacı” kuran “idamlık” “sorular”, her adımda biraz daha yaklaştıkça, “ipinden kurtulmak” için çırpınıyordu bir yandan…

Sis bulutlarıyla kaplı, aysız ve ayaz bir geceye benzeyen “sorular vadisinin” arasından geçerek, Ankara’nın Karşıyaka mezarlığında uzanmış yatan Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının başucundaydım…

Pazar’dı…

 ***

Elli-yüz metre ileride, 80’de, “darağacıyla” toprağa düşen çocuklar; “Yaşamak isterlerken delicesine(*)”… 

Selçuk Duracık, Halil Esendağ, Mustafa Pehlivanoğlu, Cengiz Paktemur, Ali Bülent Orkan, Cevdet Karakuş, Fikri Arıkan, Ahmet Kesre, İsmet Şahin ve diğerleri…

“Karadeniz gibi çırpınıyordu(*)” başuçlarındaki yapraklar… 

Mustafa, daha yirmi ikisindeydi…

Deniz, yirmi dördünde…

Yusuf, yirmi beş… Selçuk, yirmi iki… Hüseyin, yirmi üç…

“Beni burada arama anne / Kapıda adımı sorma /  Saçlarına yıldız düşmüş / Koparma anne / Ağlama. / Kaç zamandır yüzüm tıraşlı / Gözlerim şafak bekledim / Uzarken ellerim / Kulağım kirişte / Ölümü özledim anne / Yaşamak isterken delice…” diye, onun için yazdığı, Şair Nevzat Çelik’in, Necdet’i yirmi ikisindeydi…

***

İnsanların uğultularından bir an sıyrılmış ben, sayfaları, kanlı parmak izleri ve acı hatıralarla dolu ülkemin yakın “siyasi tarihini”, kurduğum “vicdan mahkemesinde” yargılıyordum…

-“Suçlu ayağa kalk!...” dediğimde;

‘Salonda’ yalnızca, “yapılan yanlış, hatalı tahliller, keza isabetsiz değerlendirmeler(*)” vardı, birde ateşi sönmüş, üzeri küllenmiş koskoca bir “zaman”, geriye kalan…

***

“Yoklamayı yapanlar da”, “yoklananlar da”, “yok sayılanlar da”, hepsi burada, şimdi aynı adanın parsellerinde “komşular”!…

 

“Hepsi de bu toprağın, yürekleri temiz evlatları” diyerek, bağrına basmış Karşıyaka…

***

Ne demeliydi?...

Kaderin garip bir cilvesi mi, yoksa “cellâdına gülümseyen(*)” tüm soruların ortak bir cevabı mıdır bu, demeliydi?!…

Diyemedim…

Gözlerim, “alınlarına yazılmış” isimlerinin üstünde donarken, düşüncelerim “hikâyelerinden hikâyelerine” savruluyordu…

***

“Selvi”, “garipler ülkesinin” ağacıdır…

Hep, hüzünle selamlar insanı…

Gölgesinin derin sessizliğinde ise, “gerçekler” yatar yalnızca…

Gerçekler, ürpertir içinizi…

***

Mezarlığın Güvenlik kulübesinden yapılan “kayıp” anonsunun kulaklarımda çınlamasıyla, girdiğim “zaman tünelinden” çıktım…

Bir anne, mezarlık ziyareti sırasında çocuğunu kaybetmiş…

İnsanların vicdanına sesleniyor…

Adı “Adalet’miş!…”

…..

 

 

07.11.2010

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
5 Yorum