"Sen Uçağı Kaçırmış Bir Milletin Çocuğusun."

                                                                                                                               Gezi Notları (İran) -1 

Kasım ayının ilk haftasında Afyonkarahisarlı bir grup avukat arkadaşın, İran’ın Tebriz bölgesine planladığı geziye katılmaya karar vermiştik. İstanbul’dan sabah 09.40’da kalkan uçakla Ankara’ya geçip, orada  Afyonkarahisar’dan gelen arkadaşlarla havalimanında buluşup, 11.40’daki başka bir uçakla Ağrı’ya geçecektik. Ağrıdan da otobüsle Doğubayazıt’a ulaşıp, İshakpaşa Sarayı ve hemen yanı başındaki büyük Kürt şairi, Mem-u Zin’in yazarı Ahmed-i Hani’nin türbesini ziyaretten sonra Gürbulak sınır kapısından “İran İslam Cumhuriyeti ülkesine" gidecektir. 

Şimdi “İran İslam Cumhuriyeti Ülkesi kavramı da nereden çıktı” demeyesiniz diye baştan söyleyeyim. Bu şekildeki isimlendirme mahkeme dosyalarında karşımıza çıkar. Başka yerlerde de bu şekilde bir tanımlama kullanılır mı bilmem. Mesela bir dosyanın duruşmasında, davanın sanığının yurtdışında, diyelim İran’da olduğuna dair mahkemeye bir bilgi ulaşmışsa, hakim bunu, “sanığın İran İslam Cumhuriyeti Ülkesine gittiği bildirildiğinden…” diye duruşma zaptına geçer. Olayın hepsi bu başka bir mana çıkarmayalım lütfen!:)))) 

İstanbul’da sabah saat 09.40’ havalanacak uçak için evimizden iki saat önceden hareketlendiğimiz seyahatimizde, İstanbul Havalimanına vardığımızda saat 08.30 olmuştu. İç hatların kontuar denilen yerinde valizlerimizi görevliye teslim edip, biniş kartlarımızı  aldıktan sonra uçağa doğru hareket ediyoruz. Yanlış hatırımda kalmadıysa uçağa bindiğimizde saat 09.00 olmuştu. 

Bu vakitten sonra uçağın tüm yolcular yerlerini alıp, el bagajlarını baş üstü dolaplarına yerleştirmesine rağmen bir türlü kalkış için anons yapılmıyordu. Tabi bu arada telefonlar ve uçuş güvenliğini etkileyen tüm elektronik cihazların kapatılması yahut uçuş moduna alınmasına dair sayın kaptanın hem Türkçe hem de İngilizce uyarısını çoktan dinlemiş durumdaydık. 

Ankara’ya gideceğimiz THY’nin TK 2138 sefer sayılı uçağında, her 10 dakikada “kalkış için pistin boşalmasını ve sıranın bize gelmesini bekliyoruz” anlamındaki pilot anonsunu yine çift dilli dinliyorduk. İlginç değil mi bu anons uçakta yabancı ülke vatandaşı hiç bir yolcu olmasa bile yine de İngilizce olarak tekrarlanıyor. Önce 20 dakika rötarlı kalkış yapılacağından bahsedilirken bu süre sonrasında 30 dakikaya çıkıyordu. 

Uçağın kalkışına dair verilen ikinci taahhüt yerine getirilmediği için bizler halen İstanbul’da uçağın içerisinde beklemedeydik. Nihayet saat 10.40’ı gösterdiğinde uçağımızın tekerleklerinin yerden kesildiğini fark ettik. Ancak bu kez de içimizi bir başka endişe kapladı. Zira Ankara’dan Ağrı’ya gideceğimiz uçağın kalkış saati 11.40 idi. Bu durumda bizim uçak 45 dakikada Esenboğa havalimanına inse bile 15 dakikada hem valizimizi hem de biniş kartlarımızı alıp, Ağrı uçağına yetişebilecek miydik.!?

Zihnimiz bu endişelerle meşgul iken uçakta çoktan ikram servisi başlamıştı. Uçak seyahatinde bulutları seyretmenin dışında en çok hoşuma giden bölümü de zaten bu ikram kısmıdır nedense! Neyse bu vaziyeti yani Ağrı uçağını kaçırma ihtimalini ne olur ne olmaz diye iki ayrı hostese iletirken, ikram olarak portakal suyu ile kaşar peynirli sandviç istediğimi de söylemiştim. Sandviçte içeriği olarak; tam buğday ekmeği, kaşar peyniri yeşil biber ve tereyağı bulunduğu paketin üzerindeki açıklamada yazıyordu.

Yol arkadaşım sandviç yanında içecek olarak sütlü kahve talep ediyordu. Kendisine bir kağıt bardakla sıcak su, iki ayrı ambalaj içerisine, bir miktar kahve, 2 gram kahve beyazlatıcısı  ve  3 gram da şeker verildi. Üstelik şekerin net 3 gram olduğu ambalajında yazılıydı. Bu şeker bir de bürüt olacak değil ya! Hatta kendi kendime, kahvenin içerisinde bu kadar az şeker olsa ne olması ne diyorum, ambalaj üzerindeki 6 punto büyüklüğündeki yazıları okumak için gözlerimi kıstığım anda. 

Sandviçin üzerindeki ambalajda da ikram edilenin 65 gram olduğu yazılı. Bu ikramın sıcacık verilmiş olması hoşuma gider hep. Ancak nedense uçakta verilen meşrubatın bardağı tam dolu değildir. Belki de uçağın sallanması sebebiyle dökülme ihtimali üzerine böyle yaparlar o başka bir mevzu şimdilik geçelim! 

Ağrı uçağını kaçırma ihtimalini bildirdiğim hosteslerden birisi, sanırım bizi sakinleştirmek için “Ankara’daki görevli arkadaşların durumdan haberi var, ilgileniyorlar” diye bir cevapla geçiştirdiyse de diğeri “uçakta sizden başka da Ağrı yolcusu var. Sizleri almadan hareket etmez” demesi üzerine bir nebze rahatlamış olduk. Ancak bizim uçağımız Esenboğa’ya saat 11.25’de inmesine rağmen, uçağa merdiven yaklaştırılacağı için  bir türlü uçaktan çıkamadık. Diğer ekipten arkadaşlarla telefonla ilk irtibatımızda,  önce Ağrı uçağının bizi almadan havalanmayacağı söylenmişti. 

Oysa bizler ancak saat 11.40 itibariyle havalimanı binasına girebildik. Ağrı uçağına geçebileceğimiz noktadaki görevliler ise Ağrı uçağına geçiş yapılacak kapıların kapandığını söylediler. Haliyle telaşımız daha da arttı bu durumda. Arkadaşlarımızla ikinci telefon görüşmemizde onların uçağının kalkışa hazırlandığı ve kapılarının kapatıldığını öğrendik. Pilot kendisine verilen yolcu listesinde bizim isimlerimizin olmadığını bu sebeple kimseyi bekleyemeyeceğini söylemiş.

O telaşla THY kontuarına koşup vaziyetimizi anlattığımızda, görevli başka bir öneride bulunarak, “Birazdan kalkacak olan Iğdır uçağı var, isterseniz sizi oraya göndereyim” dedi. Görevliye, “İyi de biz Ağrı’dan Doğubayazıt’a geçecektik. Iğdır’ın Doğubayazıt’a mesafesi ne kadar” diye sorduk. Görevli, kendisinin de Iğdırlı olduğunu ve Iğdır Havalimanının Doğubayazıt’ta Ağrı’dan daha yakın olduğunu söyledi. Çaresiz bu teklifi kabul ettik ve bagaj fişlerimiz yenisiyle değiştirildi. Tabi biz bu esnada bölgeye gidebileceğimiz uçak bulduğumuza sevindiğimizden Iğdır’da diğer arkadaşlarımızla nasıl buluşabileceğimize dair en ufak bir fikre de sahip değildik. 

Bu arada Iğdır uçağına biniş için kapıda beklerken bir iki yolcuya, havalimanının Doğubayazıt’a mesafesini soruyorum. Lakin kimsenin konudan sadra şifa bir cevabını bulamıyorum. Çaresiz kontuardaki görevli beyanın söylediklerinin doğruluğuna itimat edip tevekküle başlıyoruz. 

Havalimanında beklerken, biniş kartımın üzerinde yazılanları inceliyorum. Bizi Ankara’dan Iğdır’a götüren uçağın uçuş numarası da TK 7492. Merakım bu numaraların her uçuş için değişip değişmediği. Sahi bir de uçaklarda kuyruk numarası diye bir şey var değil mi? Sanırım bu numaralar sabit olsa gerek. Uçakların kuyruk numaraları dışında bir de isimleri var malum. Bunlar da zaman zaman biz yolcuların kafasını karıştırmıyor değil yani!

Geçen yıllarda Ankara’dan Erzincan’a giderken aklıma bir muziplik de gelmişti bu konuda. Onu da yazayım bari. Malum uçağa binerken, merdivenden uçağın içerisine adımınızı attığınızda sizleri mecburi bir gülümsemeyle karşılamakta olan hostesin hoş geldiniz hitabına karşılaşırsınız ya. Ben o seyahatimde hostese, “Hanımefendi, ben Erzincan’a gideceğim. Ancak uçağın kapısında Bitlis yazıyor, bir yanlışlık olmasın” dedim. Hostes, sorumu ciddiye alıp, “Hayır beyefendi o uçağın ismi. Bir yanlışlık yok, ismi Bitlis olan bu uçakla biz Erzincan’a uçuyoruz” demişti. 

Ancak bazen de bunların şakacılarıyla karşılaşıyoruz. Erzurum uçağına binerken kapısında “Bodrum” yazan uçağın hostesi aynı mahiyetteki soruma, “Bir yanlışlık yok beyefendi. Uçağımız önce Bodruma oradan da Erzurum’a geçecek, siz rahat olun”. :)))

Neyse kazasız belasız Iğdır’a varan uçağımızdan indiğimizde, İstanbul’dan verdiğimiz valizlerimizi teslim alınca içimiz rahatladı. Zira hiçbir zaman telaşe bir halim olmamasına rağmen o gün nedense (belki de ilk uçağı kaçırmış olmamızdan dolayı) eşyalarımızın elimize ulaşamayacağını düşünüyordum. 

Bu arada havalimanından Doğubayazıt’a intikalimizde, sorunla karşılaşma ihtimaline binaen ve  ihtiyaten Iğdırlı bir dostumuzu ve aynı şehirde noter olarak görev yapan fakülteden sınıf arkadaşımı arıyorum. Her ikisiyle de görüşme imkanı bulamadığım için bu kez de whatsaptan mesaj gönderiyorum. Iğdır havalimanına vardığımızda noterimiz şehirde olduğunu ve bizi misafir etmek istediğini bildirmek için telefonla arıyordu. Ancak diğer arkadaşımız ise iki gündür İstanbul’da olduğunu ifade edip bir akrabasıyla bizi havalimanından şehirde misafir etmeyi teklif ettiyse de teşekkür edip, turizm firmasının ayarladığı servisle Doğubayazıt’a geçtik. 

Doğubayazıt’da öğle namazını eda ettikten sonra, yemek için bize tavsiye edilen iki yerden ikincisi olan “Döneristan” adlı lokantaya gidiyoruz. Emsalleriyle kıyaslandığında dağınık sayılabilecek ama çalışanlarının samimi ve ilgili olduğu bir yer burası. Lakin bulunduğumuz bölge itibariyle muhtemelen dikkat çekmiyor lokantanın bu vaziyeti. 

Bu arada seyahatin asıl ekibi Ağrı’dan otobüsle yola çıkmasına rağmen henüz Ağrı’ya gelmemişti. Haliyle biz de onları beklerken Doğubayazıt’da çarşı-pazar gezelim diyoruz refikimle. Malum eskiler seyahata çıkarken, “önce refik sonra tarik” yani önce yol arkadaşını bulacaksın  sonra da yolculuğa çıkacaksın derlermiş... 

Doğubayazıt Meydan’ında bulunan sabit Pazar alanında pazarcılar kendilerine ayrılan yerlerde satış yapıyorlar. Kalabalık olmayan bir müşteriler tezgahlar arasında geziyor, sohbet ediyor alışveriş yapıyorlar. Rengi dikkatimizi çeken bir elmayı soruyoruz. Meğer Erciş Elması imiş daha önce örneğine rastlamadığımız meyve. Tadı hafif mayhoş olmakla birlikte lezzetli olan elmanın rengi de kırmızıdan adeta koyu laciverte dönüşmüş bir görüntü veriyor. Arkadaşlarımıza ikram etmek ve ev sahibi olarak onları elimiz boş karşılamak için yeterli miktarda satın alıyoruz. 

Nihayet Ağrıdan gelen arkadaşımız, şehre geldiklerini ve buluşma noktasında bizi beklediklerini söylüyor. Aceleyle o bölgeye doğru yürürken yolda halka tatlı satan bir bir işportacıyla karşılaşıyoruz. Fiyatı İstanbul’a göre  pahalı olsa da buradan da yeteri kadar tatlı alıp hızlıca bizi bekleyen otobüse doğru yürüyoruz. 

Araca bindiğimizde tanıdık simalardan avukat Levent bey ve  eşi, önceki seyahatimizde tanıştığımız ve  o zaman meslektaşımız iken şimdi adliyeye intisap eden  Mustafa Beyle hanımı ile sayın baro başkanımız Turgay beyle refikası dışındaki arkadaşlarla ilk kez karşılaşıyoruz. Buluşma noktasından bizi alan otobüsle şehrin yaklaşık 7 kilometre kadar dışında olan ve inşa tarihi itibariyle çevresi yerleşim yeri olan İshakpaşa Sarayına tam da güneş batımına yakın bir vakitte ulaşıyoruz. 

İshakpaşa Sarayı 1.900 rakımda, tüm heybeti ile yıllara meydan okuyor.

İshakpaşa Sarayını ilk ziyaretimizde 2015 yılı Mayıs ayında yine Afyonkarahisar Barosunun düzenlediği bir gezi sebebiyle gerçekleşmişti. O tarihte henüz restorasyonu devam eden sarayın bazı bölümlerini gezme imkanı bulamamıştık. Şimdi ise çalışmalar bittiği için tamamını gezebildik. Hatta bu esnada akşam ezanı okunduğu için vakit namazını da sarayın içerindeki mescitte kıldıktan sonra görevlilerin, sarayın kapanış saatı geldiği uyarısıyla, avluda bir kaç kare fotoğraf çektirdikten sonra  ayrılmış olduk. 

1875 yılında tamamlanan sarayda türbe, cami, surlar, iç ve dış avlular, divan ve harem salonları, koğuşlar bulunuyormuş. Osmanlı mimarisinin Anadolu'daki en görkemli yapılarından biri olan İshak Paşa Sarayı, kartal yuvası görünümü, mimarisi ve tarihsel özelliğiyle dikkat çekiyor.
“Ağrı'nın Doğubayazıt ilçesindeki tarihi İshak Paşa Sarayı, Osmanlı'nın Anadolu'daki nadide eserlerinden. 116 odası bulunan şaheser, tam 235 yıllık.

7 bin 600 metrekare alan üzerine kurulu yapı, Türkiye'de Topkapı Sarayı'ndan sonra ikinci büyük, Anadolu'da ise tek saray olma özelliğini taşıyor. Saray, Çıldıroğullarından 2. İshak Paşa tarafından yaptırılmış.(1)

“Taç kapının sağ tarafında yer alan çeşmede, 18. yüzyıl Osmanlı Barok sanatında yaygın olarak karşımıza çıkan kıvrımlı bitki formları, yine kartuşlu boş kitabeler karşımıza çıkıyor. Duvarlarda yer alan taş süslemelerde, Barok ve Rokoko etkiler dikkatimizi çekiyor."(2)

Doğrusu bölgeye yolunuz düşüp de İshakpaşa Sarayından batan güneşi seyretmediyseniz, ufukta olağanüstü bir güzellikte bir tablo olarak karşınıza çıkan grup vaktini kaçırmışsınız demektir. Eski şehrin İshakpaşa Sarayının bulunduğu bu bölgede kurulduğu biliniyor. Halen kalesinin kalıntıları görülen şehrin bölgede mutlaka gezilmesi gereken yerlerden olduğunu hatırlatmaya gerek yok sanırım.    

İshakpaşa Sarayının yaklaşık 1000 metre ilerisinde yer alan Ahmed-i Hani Türbesini de ziyaret edip büyük Kürd Şairinin kabri başında fatiha okuduk. Aslen Hakkari’nin Çukurca bölgesinden olan ailesi şairin doğumundan bir kaç yıl önce Doğubayazıt’a yerleşmiştir.  17. yüzyılda yaşamış Kürt edip, şair, tarihçi, ve mutasavvıf olan Ahmed-i Hani'nin en bilinen ve meşhur eseri, 17. yüzyılda Kürtçe'nin Kurmanci lehçesiyle yazdığı "Mem û Zîn"dir. Mem-u Zin adındaki mesnevi tarzında yazılmış şiirlerden oluşan bu divan 2010 yılında Kültür Turizm Bakanlığı tarafından da yayınlanmıştı. 

Ahmed-i Hani Türbesinden sonra ver elini Gürbulak Sınır Kapısı… Türkiye’den İran’a karayoluyla geçilen sınır kapısının bizim taraftaki ismi Gürbulak İran tarafındaki kapının ismi ise Bazargan. Gürbülak’ta aracımızdan inip valizlerimizle polis noktasına doğru ilerliyoruz Basit iki katlı binadan içeri girip elimizdeki eşyaları görüntülü xray cihazından geçirdikten sonra tek sıra halinde pasaport kontrolü için polis noktasına doğru ilerliyoruz. 

Binanın girişinde yanlarına büyük çuvallarla içerisinde hırka vb. giyim eşyası bulunan İran vatandaşı Azeriler bizi karşılıyor. Selamlaşmadan sonra ellerinde bulunan tekstil ürünlerinden üçer beşer parça sınırdan geçirmemizi, İran tarafında bulunan arkadaşlarının bunları kapıda bizden alacaklarını söyleyip ricada bulunuyorlar. 

İran’a ilk kez karayoluyla geçtiğim için bu isteği yerine getirip getirmemekte tereddütlü davranıyorum. Bu hali fark eden sınır taciri, güven telkin edici şekilde konuşup beni iknaya çalışıyor. Biraz önce bu şekilde eşya gönderdiğini ve herhangi bir sorunla karşılaşılmadığını da anlatıyor. Görünüşte bana vereceği üç beş hırkayı şahsi eşyamız imiş gibi karşıya geçirmenin bir sorun olmayacağını düşünüyorum ama bu seyahatte tek başıma olmadığım için çıkabilecek en küçük bir aksilikte grubun seyahatine de engel çıkaracağım düşüncesiyle isteği reddediyorum.
 
Tabi bu halim eşyasını Türkiye’den ihraç etmek isteyen arkadaşın canını sıkıyor bana “Allah Muhammed aşkı için bize yardım et” diye adeta yalvarıyor. Lakin bizim açımızdan yapılabilecek bir şey yok. Zira bizim gümrüğü geçsek bile İran tarafında nasıl bir sürprizle karşılaşacağımızı bilmediğimizden, geçmiş yıllarda meşhur olan şarkı sözünde anlatıldığı üzere  “bir yemin ettim ki dönemem” vaziyetlerinde “sınır arkadaşımızı” kırmak pahasına da olsa pasaport kontrol noktasına ilerliyorum. 

Gürbülak ve Bazargan sınır kapılarını karşılaştığımızda İran tarafının bizim kapıdan nispeten daha bakımlı ve tertipli olduğu görülüyor. Aslında her iki tarafta genel olarak küçük bir yerleşim yerinin yolcusu da fazla olmayan otogarını andırıyor. Türk sınırını geçtikten sonra yaklaşık 100 metre civarındaki mesafeyi elimizdeki valizlerle yürüyüp bu kez İran’ın sınır kapısına varıyoruz. 

Bizim taraftaki binanın duvarlarında ilk cumhurbaşkanı ile şu an görevde olan cumhurbaşkanımızın fotoğrafları bulunurken İran  binanın duvarlarını onların dini rehberi İmam Humeyni ile şu anki rehberleri Azeri Türkü olan Muhammed Ali Hamaney’in fotoğrafları yer alıyor. Bu ayrıntı dışında İran tarafında bizim geçtiğimiz saatte kapalı olan bir free shop gözüküyor. İçerisindeki elektronik cihazlar kısmen yeni kısmen ise eski modellerden oluşuyor. 

İran seyahatimizin devamını yazının sonraki bölümünde okuyabilirsiniz,

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.