Bizi bu açmazdan çıkartacak şey Avrupa Birliği'ne uyumdur...

Bir şeyin var olması, onun bilinmesi anlamına gelmiyor. Avrupalılar onun varlığını bilmeden önce de Amerika kıtası vardı.
Yahut Newton'un başına elma düşmeden önce de yerçekimi kanunları doğada geçerliydi.
Ancak bir şeyin varlığını bilmek, ona sahip veya hâkim olmak anlamına da gelmiyor.
İnsanlık ancak kendi yaratabildiği şeyleri değiştirebiliyor.
Ama ne dünyayı dört köşeli bir küp yapmak, ne iklimlerin sayısını artırıp azaltmak mümkün.
Doğayı koruyabiliriz, kirletebiliriz... Bir de doğa koşulları karşısında kendimize uygun ortamlar yaratabiliriz.
Soğukta kalın giyinir, barınaklarımızı ısıtabiliriz. Sıcakta hava soğutucularını kullanabiliriz.
Ama bazen de kendi yarattığımız çarpıklıkların esiri olur ve onları değiştirmek yerine, onların bizi sonu belirsiz serüvenlere sürüklemesine kapılırız.
Şu anda Türkiye, kendi yarattığı çarpıklıkların esiri olmuş durumda.

Hepsi insan yapımı
"Hukuk" un teminatı olması gereken devletin bir kesim fonksiyonerleri, çeteleşmelerin sanıkları.
Çoğulcu demokrasinin güvencesi olması gereken "Basın özgürlüğü", rant kavgaları ile iç içe geçmiş biçimde ele alınmakta.
Uhrevi değerlerin dünyevi yaşamda da geçerli olmasının aracı olan dini inançları kullananların, vurgunculuk yaptıkları yazılıp söylenmekte.
Varlık sebepleri devletin sağlıklı çalışmasına ve toplumun gelişmesine bağlı olan kurumlar, birbirleri ile çatışma halindeler.
Bütün bu çarpık durumların hepsi insan yapımı şeyler.
Bunları düzeltmek de elimizde.
Önümüzde sosyopolitik yaşamı bu çağın en gelişmiş düzeyine ulaştırabilmemize yardım edecek kriterler var.
Devletin şeffaflaşması, laikliğin güvence altına alınması, her alanda serbest rekabetin korunabilmesi, kanun önünde bireylerin de, kamunun da eşit olması...
Bütün bu özlediğimiz yaşam ve siyaset tarzlarının topyekûn bir sistem haline getirilmiş modelinin adı "Avrupa Birliği"dir.
Çağın en büyük "Liberal Demokrasi Projesi"dir Avrupa Birliği.
Tabii ki AB üyesi ülkelerde de rüşvet, din istismarı, çeşitli kokuşmuşluklar ve rant kavgaları var.

Kim kime uysun
Ama sistem bu çarpıklıkları çok hızlı biçimde tasfiye edebiliyor.
Türkiye 40 yıldır eveleye geveleye bir türlü gereken reformları yapamadığı için, Avrupa Birliği'nin hâlâ kapısında beklemekte.
"AB'ye uyalım" demek yerine "AB bize uysun" mantığı siyasete egemen olduğu için, 21'inci yüzyılda da, 200 yıldır tartıştığımız ve çözüme bağlayamadığımız sorunların esiriyiz.
Siyasetin rantını paylaşmak, sanki çoğulcu demokrasinin doğal bir sonucuymuş gibi, her gelen her gidenden farksız davranıyor.
Kamuoyu "Taraflı" veya "Tarafsız" olmaya takılmış durumda. Kimse düşünce ve basın aleminde "Güvenilir olmak" meselesine fazla önem vermiyor.
Aslında bir anda karar verebilsek. Gaza basıp, zamanlamalar yapmadan kendi yarattığımız çarpıklıkları düzeltecek "reformlar paketi"ni tamamlasak.
Hukukun üstünlüğü bir hayat tarzı olsa.
Siyasetin de medyanın da patronları, kendilerini kanunların üzerinde görmeseler.
İdare de, siyaset de, sermaye de şeffaf olsa.
İddianameler "Yargı kararı" gibi sunulmasa.
Ne dersiniz?
Çok şey mi istiyorum?
Acaba beni Orhan Veli'nin "Rahat" şiiri mi etkiledi yine?
"Şu kavga bitse dersin,/
Acıkmasam dersin,
Yorulmasam dersin;
Çişim gelmese dersin,
Uykum gelmese dersin;
Ölsem desene!"

Önceki ve Sonraki Yazılar