Gerçek ve İyi İlâhiyat Hocasının 26 Sıfatı

Gerçek din âlimi, vasıflı, dengeli, vakarlı, topluma örnek olan, gayr-i Müslimlerin bile saygısını kazanan, iyi, güçlü, değerli, ciddî (sıraladığım sıfatlara ve özelliklere dikkat buyurmanızı rica ederim) bir "İslâm ilahiyatçısı hoca" nasıl bir kimsedir? Açık ve seçik olması için madde madde yazıyorum:

1. Âlet ilimlerini ve 'âlî ilimleri hakkıyla okumuş ve ehlinden icazet almış olmalıdır.

2. İtikatta ehl-i sünnet mezhebinde olmalıdır.

3. Amelde, füruatta, fıkıhta yine ehl-i sünnetten olmalıdır.

4. Başta beş vakit namaz olmak üzere farz, vâcib, sünnet-i müekkede ibadetleri dosdoğru eda etmelidir. Bir ilahiyatçının namaz kılmaması, onu İslâm hocası olmaktan otomatik şekilde çıkartır, yerli oryantalist (doğu bilimci) statüsüne koyar.Târik-i salâttan hiç hoca olur mu?..

5. Gerçek bir ilahiyat hocasının namaz konusunda tehâvün göstermemesi gerekir. Tehâvün hafife almak demektir. Namazları, vaktin sonuna doğru yalap şalap baştan savarcasına kılmak. Cemaate önem vermemek gibi.

6. İlahiyat hocası güzel ahlâkı, yüksek karakteri, hilmi, tevâzuu, mürüvveti, büyüklere hürmeti, küçüklere şefkati, din düşmanlarına ve sapıklara karşı şecaati, istikameti, gönül zenginliği ve diğer hasletleri ile temâyüz eder.

7. İlahiyatçının iyi bir insan, iyi bir vatandaş, iyi bir komşu, iyi bir muallim olması gerekir.

8.İlahiyatçı aktif siyaset yapmaz.

9. İlahiyatçı, uzun yıllar boyunca İslâm ile savaşmış, Müslümanlara kan kusturmuş bir siyasî partiye üye olmaz, ondan milletvekili seçilmez.

10. İlahiyatçıya gurur, kibir, benlik yakışmaz. İlahiyatçının en az kullandığı kelime "ben" olmalıdır.

11. İlahiyatçının zevcesi, kızı, gelini tesettürlü olmalıdır.

12. İlahiyatçı, tabakat-ı fukaha içindeki yerini bilir ve ehliyeti yok ise fetva bile vermez. Nerede kaldı ki, çok az bir bilgi ile kendini müctehid ilan edip saçma sapan ictihadlar yumurtlasın.

13. İlahiyatçı, Resul-i Kibriya aleyhi ekmelüttahaya efendimizi imam, kaid, seyyid, rehber kabul eder ve onun sevgisini başında tac, gönlünde sirac olarak taşır. Elinden geldiği kadar Sünnet-i seniyyeyi hayatına uygulamaya çalışır.

14. Hakikî ilahiyat hocası Ashab-ı Kiram'a (radiyallahu anhüm ecmain), Tâbiîn'e, Selef-i Sâlihîn'e, her devirde yaşamış ulemaya, fukahaya, Rahman'ın evliyasına ve sülehaya büyük saygı gösterir, onları çok sever, onların ruhâniyetini üzecek laflar etmez, tavırlar sergilemez.

15. İlahiyatçı, "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunların hepsi, biri müstesnâ cehennemliktir. Cennetlik olan kurtuluş fırkası, benim ve ashabımın inancı ve yolu üzere olanlardır" hadîs-i şerifini bilir ve ona göre öğretir, yaşar, davranır.

16. İlahiyatçı, "Ehl-i Kitab da cennetliktir...Kur'ân Yahudi ve Hıristiyanları İslâm'a çağırmıyor... Bir değil üç ibrahimî din vardır ve bunların müntesipleri ehl-i necat ve ehl-i cennettir..." gibisinden; Kitabullah'a, Sünnet-i Resulullah'a, on dört asırlık icmâ-i ümmete muhalif lâf etmez, yazı yazmaz.

17. İlahiyatçı Şeriata bağlı tasavvufa ve tarikatlara düşmanlık yapmaz.

18. İlahiyatçı, Cadde-i Kübra-yı Ehl-i Sünnet'i bırakıp, dar bid'at patikalarına veya çıkmaz sokaklarına girmez ve zavallı talebelerini o yollara sokup saptırmaz.

19. İlahiyatçı vakarlıdır. Sokak külhanbeyi serseri ağzıyla sağa sola küfürler etmez, âdi hakaretler savurmaz. Her hâl-ü kârda seviyeli, edebli olur.

20. İlahiyatçı sadece akademik çalışmalar yapmakla kalmaz, Ehl-i Sünnet ve Cemaat dairesinde halkı ve gençliği doğru şekilde bilgilendirecek, uyaracak yayınlar yapar.

21. İlahiyatçı, ilmî hizmetlerini maaş ve telif ücreti almak, zenginleşmek niyetiyle yapmaz. Rızaen lillah ihlasla yapar.

22. İlahiyatçı, gerekirse elbette tv'lere çıkar, halkı aydınlatır ama asla ve asla şov yapmaz, yüksek ücretler karşılığında kefere-i fecerenin hizmetine girip Din-i Mübin-i İslâm'a aykırı şeytanî ve tağutî programlarda yer almaz.

23. İlahiyatçı, sahte peygamber, düzme Mesih Dr.Moon tarikatı ile ve benzer teşekküllerle paralı işbirliği yapmaz.

24. İlahiyatçıYehud ve Nasarayı dost ve velî ittihaz etmez, onların dinini hak olarak kabul etmez, onlarla birlik olup light, ılımlı, evcil, sulandırılmış yapay bir İslâm türetmeye kalkışmaz.

25. Gerçek ve iyi ilahiyatçı yeryüzünde Allah'ın şâhididir. Resûl-i Kibriya'nın askeridir.Bu şehadeti ve askerliği ihlas ile yapar. Bu hizmetlerini âlet ederek zenginleşmez, köşeyi dönmez. Aldığı maaşı geçimi için alır. Bunun da, müteehhirîn ulemasının fetva ve ruhsatı ile olduğunu bilir.

26. Hokkabazlık, şaklabanlık, soytarılık, arivizm, küfürbazlık, cerbeze gibi mezmum (kötülenmiş) sıfatlar ilahiyatçıya yakışmaz. O, böyle şeylerden uzak durur, haysiyet-i islamiyesini ve ilmiyesini korur.

* (İkinci yazı)

Taqiyye

Hitler Almanya'sında taqiyye yapmadan selamette olunabilir miydi? Stalin Rusya'sında taqiyye yapmadan yaşamak mümkün müydü? 1938 ile 1945 arası Türkiye'sinde Millî Şef yerine Zillî Şef denilebilir miydi? Diyeni ne yaparlardı? Şapka devrimi yapıldığında "Bu devrim lüzumsuz ve faydasızdır" diyenin başına ne gelirdi? Asarlardı onu asarlardı.

Türkiye'ye demokrasi geldi ama tabulardan, korkulardan, taqiyye yapmaktan kurtulamadık.

Yakın tarihimizi tam manasıyla sorgulayamıyoruz.

Büyük ve eşsiz kahramanın hatırasını rencide etmek büyük suç. Zaman zaman af kanunu çıkarıyorlar, onun hatırasını rencide edenleri affetmiyorlar.

Tabusuz bir Türkiye'de mi yaşıyoruz? Tam bir demokrasiye ve hürriyete sahip miyiz? Gelin bir deneme yapalım: Sayın devlet başkanımız, protokolün bir numaralı şahsiyeti ordunun başkumandanı zat yanına hanımını alsın ve akşam yemeğine Ankara orduevine gitsin. İçeriye alırlar mı dersiniz?

Bir yerde korku varsa, orada taqiyye de vardır.

Taqiyye yapan insanlar (bildikleri) gerçekleri bütünüyle söyleyemez, yazamaz.

İşin kötüsü taqiyye genelleşti.

Taqiyyecilik kanımıza, iliklerimize girdi.

Edeb, hikmet, itidal dairesinde gerçekleri haykıramıyoruz.

Gerçekleri söylemek, haykırmak demek sövüp saymak, küfür etmek, galiz hakaretler savurmak değildir elbette.

Müslümanlık öyle bir dindir ki, birine zina ettin deyip de bunu ispat edemeyen kimseye kazf cezası verilir, seksen sopa vurulur.

Vasıflı ve olgun Müslümanlar dâvalarını ve iddialarını küfürlerle, hakaretlerle, belden aşağı vuruşlarla ispata çalışmazlar. Onlar tutarlı gerekçelerle konuşur yazarlar.

Ne taqiyye yapılmalı, ne de âdice sövüp sayılmalı.

Ne alçakça sükut ve baş eğiş, ne de delice ve kendini kaybetmişçesine tehevvür içinde çırpınış.

Bazen susmak vaciptir.

Bazen susmak haramdır.

Mutlaka doğru konuşmak gerek. Her söylediğin doğru olmalı ama her doğruyu söylemek doğru olmaz.

Artık yakın tarihimizi, günümüzü, geleceğimizi sorgulamak zamanıdır.

Seviyeli ve ilmî şekilde tarihî doğruları söylediğimizde zulme uğrarsak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne müracaat imkanımız vardır.

Bin yıllık millî yazımızla ilmî, edebî, ahlakî, kültürel, faydalı, güzel, mükemmel bir dergi çıkartsak ve bu yüzden mahkemeye verilsek, zulme uğrasak ne olur?.. AİHM'ye baş vurma hakkımız yok mudur?..

Lakin biz hâlâ cebanet içinde korkuyoruz. Taqiyye yapıyoruz.

Aman, içinde evlad ü 'iyal bulunan hanemize bir şey olmasın!

Fani ve kahpe dünyadaki hanemize bir şey olmasın derken ahiretimizi berbat ediyoruz.

Artık taqiyyelerimizi kaldırmamız ve mutlaka söylenmesi gereken gerçekleri hikmetli ve seviyeli şekilde haykırmamız gerekiyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar