Hayat Hızlı Gidiyor Biz Yavaş!..

Gerçekten de öyle!..

Bunu dün bir kez daha yakından müşahede ettim!..

Meğer hayatı yirmi sene geriden takip ediyormuşum neredeyse…

Önceliklerimizin değiştiği zamandan beri bu noktadayız sanırım. Temposuna yetişemediğimiz hızlı akan yaşam serüvenimizde ne yazık ki gözlerimiz çapakla dolmuş.

Dostlarımızı gözümüz göremez olmuş.

Dostlarını görmeyen kişinin gözü elbette çapaklanır!

Dost yüzü görmemek, dost gözüne bakamamak, muhabbetini hayata katık edememek ne büyük fakirlik!

Fukaralığın en katmerlisi!...

Bu söze gönül itiraz edecek gibi oluyor! Sen onları görüyordun belirli zaman aralıklarında ve farklı vesilelerle diyecek! Haksızlık sayacak!..

Haklı. Bir şey diyemem. İtirazım o noktada değil zaten!

Benim de fikrim dün değişti. Ben de düne kadar dostları gönülde tutmayı, belirli vesilelerle görmeyi, kısa da olsa hasret gidermeyi, hayır dilemeyi yeterli görüyordum.

Ama bugün itibariyle farklı düşünüyorum.

Dostları görmek demek, bütünüyle görmek şeklinde olmalı!

Hayatı tümüyle kapsamalı! Kuşatmalı!

Dostlarınızın hayatına yakın düşen eşi, çocukları ve varsa kardeşlerini de görmek anlamına gelmeli, dostu görmek!

Meğer biz sadece ağacın gövdesini görmeyi yeterli saymışız!

İtiraf ediyorum işte. Büyük yanılgıymış bu!

Ağacı dalları, budakları, yaprakları ve toprağı ile bir bütün görüp değerlendirmek gerekirmiş.

Hatta gölgesi bile hesap edilmeli…

Altında iki lafın da beli bükülmeli.

Tüm bunları neden anlatıyorum?

Neden ‘Hayat Hızlı Gidiyor Biz Yavaş’ demek ihtiyacındayım?

Anlatayım.

Gençlik dönemimizin önemli bir oluşum kısmını birlikte geçirdiğimiz arkadaşlarla dün Kurtköy ‘aybebe Çocuk Yuvası’nın gölgesinde bir araya geldik.

Görünürde çok şen ve şatırdım. Şamata da yaptım epeyce.

Aklımsa sürekli hızlı geçen hayata ve bizim geriye kalışımıza takılıydı.

Hayatı en derin haliyle yaşayan, sürekli mücadele ve koşturmayla günü geçen yazar Sait Köşk dostum ile beraberdik onun işletmesi ‘aybebe’nin gölgesi sayılabilecek evinin bahçesinde.

Biz kendisiyle elbette ‘Muhabere’ halindeydik. İrtibatı hiç koparmadık. Değişik vesilelerle bir araya geldiğimizde çok oldu.

Ama başka mekanlarda ve yalnız!

Yani ağacın dalı, budakları, yaprakları olmadan!

Meğer çok eksik kalmış bu buluşmalar.

Dün değerli kardeşim olan eşi, çocukları, kardeşi ve eşinin kardeşi ile muhabbetin ‘Dibini’ araladık.

Hayata salınan dal budağın farkına vardık. Yaşama nereden, hangi pencereden ve hangi neşve ile baktıklarına tanık oldum.

Ve özellikle büyük şehirlerin bizden neler aldığının farkına vardım. İşte o nedenle bu başlığı uygun gördüm: Hayat hızlı gidiyor biz yavaş

Bu ‘Muhabbet Seyri’nde yine Cihangir’de yaşadığımız gençlik dönemlerinde hayatın anlamını ders ve sohbetlerde birlikte aradığımız Hasan Bilge vardı. Eşi, çocukları ve yeğeni ile birlikte…

Cihangir’den bahsedip Cihangir camisinden ve bu muhteşem mabedin bahçesinden İstanbul boğazının seyrinden bahsetmemek hiç olmaz. Sabahın erken saatlerinde gelip buradan elde kitap güneşin doğuşunu seyretmenin verdiği haz hâlâ taptaze duruyor içimde….

Sadece güneşin doğuşu mu? Hayır!

Burada hem güneşin doğuşunu hem de batışını temaşa etmek mümkün!

Buradan boğazı seyrederken gözüm Üsküdar’dan kalkan bir Şehir hatları vapuruna takılır sanki onunla beraber Eminönü’ne gelir, iskeleye yanaşır, halat atar yolcu indirirdim.

Aslında yolcuları uğurlayan elbette vapurdu ama sanırım bende içimde biriken sıkıntıları aynı anda bırakır, hayır dileyerek yolcu ederdim.

Birşeyciğim kalmazdı!

Tahliye ederdim dertleri yolcu boşaltan vapurla…

Sait Köşk, Hasan Bilge ve ben bu bahçeden hep Anadolu Yakası’na bakardık. Üsküdar, Kız Kulesi, Haydarpaşa, Kadıköy bakış yönümüzde…

Üçümüz de demek çok arzulu bakmışız. Şimdi hepimiz de bu bölgenin sakinleriyiz.

Biz Cihangir’de öğrenci evinde kalanlar bir araya gelir de orada bulunan diğer dostlardan bahsetmemek elbette mümkün olmaz.

Her Perşembe akşamı ‘Risale-i Nur Sohbetine’ gelen Bediüzzaman Hazretlerinin yakın talebelerinden Mustafa Sungur ağabeyi ve yine onunla gelen pek çok ‘Nur ehli’ni anmamak olmaz.

Adapazarı’ndan sıkça gelen ve bize lezzetine doyulmaz yemekler yapan Nihat ağabey unutulmaz. Bize yapılan işe neden önem verilmesi gerektiğini tavırlarıyla gösteren Nihat ağabey ‘Bulgur Pilavı ile Nefsin Islahı’ arasındaki dengeyi bile şaşırtıcı biçimde anlatmıştı. Şimdi o ve yine Adapazarı’ndan gelen Recep ağabey, Münir Doğruluk rahmete uçtular. Bir de Nazım adıyla şehidimiz var. Hepsine rahmet olsun!

Burada yani evdeki ağabeyimizin Enver Yorulmaz olması nedeniyle Zafer Dergisi’nin de Adapazarı ekibinin uğrak yeriydi... Dergiden ve üniversiteden pek çok araştırma görevlisini konuk etti evimiz ve yüreğimiz.  Bunlardan biri de Selim Gündüzalp adıyla yazan Hüseyin Şengörür idi.

Dün tüm bunları derhatır ettik.

Hayatın elimizden hızlıca kayıp gittiğini görürken bir yandan da bize neler sunduğuna da şahit olduk.

Keyifliydi. Lezzetliydi. Muhabbetliydi.

Galiba daha fazla görüşmek gerek! Yalnız değil ama! Dal, budak ve yapraklar da olmalı… Bütüncül biçimde…

Yaz ayları bir fırsat olabilir bunun için…

Dikkate alalım!

Hayata dal budak salalım!

HABER NAME/ .07.2012

 canbolatugur@gmail.com/https://twitter.com/ugurcanbolathttps://www.facebook.com/iyibakkendine 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
4 Yorum