Hiç seçim kazanamayan parti sonunda sivil toplum örgütü olur

Başbakan Erdoğan'ın Hindistan gezisi sırasında "Seçimlerde partim ikinci olursa genel başkanlığı bırakır, çeker giderim" demesi farklı açılardan değişik biçimlerde yorumlanabilir.
Siyaseten bu sözler rakip parti liderlerine bir meydan okuma ve hatta onları iğneleme amaçlıdır.
Erdoğan yüksek sesle "Seçimlerde partim ikinci olursa genel başkanlığı bırakır, çeker giderim" dedikten sonra belki içinden de Deniz Baykal'a seslenmiş ve "Kolaysa sen de çarşaflıları bırakıp, seçimde birinci olmazsan bırakıp gideceğini söylesene" demiştir.
Neticede Erdoğan'ın kolayca "Birinci olmazsam çeker giderim" diyebilmesi Türk siyasetinin ve demokrasisinin bir açmazının, yani "Rekabet eksikliği" nin de ifadesidir.
"Sonucu önceden belli" seçimlerle, demokratik değişimler gerçekleşemiyor.
Seçim yolu ile iktidar olamayacaklarını düşünen siyasi kadrolar da sonunda, sivil siyasetin dışındaki araçlara ve kurumlara oynamaya başlıyorlar. Böylece bazen askerler, bazen yargı ana muhalefet rolüne itiliyor.
Bu açmazın giderilmesi için, sadece seçimlerde ikinci olma ihtimali bulunmayan partilerin liderlerinin "Çeker giderim" demeleri yetmez.
Bu sözü asıl yönetimlerindeki partilerin hiçbir zaman birinci olma ihtimali bulunmayan parti liderleri söylemelidir.
Nitekim dün Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek de bu gerçeği şu sözlerle çok açık ifade etti:
- Batı demokrasilerinde seçimi kaybeden gidiyor. Seçimi kaybeden gittiği için de orada hücre yenilenmesi çok kolay oluyor. Bizde bu geleneği bir türlü oturtamadık. Oturtamadığımız için de zaman zaman demokrasi yolunda bazı yol kazalarına uğruyoruz. Yani ben eğer yanlış bilmiyorsam, Batı'da seçimi kaybedip de işbaşında kalan herhangi bir siyasi parti lideri hatırlamıyorum...

Demokrasi yoktu ki
Olaya daha geniş açıdan bakarsanız belki de mesele Cumhuriyet Muhafızları'nın Türkiye için uygun gördükleri siyasi modelin içeriği noktasında kilitleniyor.
Yani "Cumhuriyet", "Batılılaşma", "Modernleşme", "Laiklik" gibi olguların benimsenmesi sırasında "Demokrasi" nin bu listeye girememiş olması, bugüne de yansıyan bir düşünce tarzını yansıtıyor olamaz mı? Yeni Şafak'ta Fadime Özkan'a konuşan Doç. Dr. Cemil Koçak bu olguyu şöyle tahlil ediyordu:
- Diğer Jön Türkler gibi Atatürk de modern Avrupa'ya baktığında demokrasiyi değil uygarlığı görüyordu. Biz bugünkü dünyaya bakarak diyoruz ki çağdaş olmak için mutlaka demokrasi gerekir. Oysa bu 2'nci Dünya Savaşı'ndan sonra çıkmış bir teori. Öncesinde böyle bir şey yok. Japonlar Amerika'ya savaş açıp tekme tokat atarken modern değil miydi? Modernlerdi, aynı zamanda da otoriter! Atatürk'ün bakışı da şuydu; İngiltere gibi olursa ne ala ama olmazsa da önemli değil. Önemli olan uygarlık çizgisini yakalamak, bunu hangi araçlarla nasıl yakalayacağımız. Otoriterlikle olacaksa da otoriterlikle ... Ama demokrasi arayışı sürüyor, kendisinden 'diktatör' diye bahsedilmesinden rahatsız oluyor...

Sivil toplum örgütü mü?
"Demokratik siyaset" i, "siyaset" ten farklı kılan öğe, yani rekabet ve başarısız olanların değiştirilmesi devre dışı bırakılırsa, siyasi partiler, sivil toplum örgütü olmaktan öteye geçemez ki.
Prof. Dr. Nur Vergin, Başbakan Erdoğan'ın ona destek veren liberalleri de öfkelendiren söylemlerini değerlendirirken "Tayyip Erdoğan artık bir şiirden ötürü hapis yatan Erdoğan değil, romantik ve heyecan verici taleplerin belagat sahibi muhalif sözcüsü de değil. Başında olduğu partinin bir sivil toplum kuruluşu olmadığının, kendisinin de bir STK başkanı olmadığının farkında" dememiş miydi?
İktidar olması ihtimali bulunmayan siyasi partilerin liderleri sadece eleştirirler, öfkelenirler, tepki koyarlar.
İcraatı da başkaları yapar.
Erdoğan'ın "Çeker giderim" demesinin siyaset dışı yorumunu ise Ahmet Kaya'nın "Giderim" inden bir bölümle değerlendirebiliriz:
"Artık seninle duramam,
Bu akşam çıkar giderim
Hesabım kalsın mahşere
Elimi yıkar giderim
Kaybetsem bile her şeyi
Bu aşkı yırtar giderim
Sinsice olmaz gidişim
Kapıyı çarpar giderim"

Önceki ve Sonraki Yazılar