Bilgin ERDOĞAN

Bilgin ERDOĞAN

İftira!

Kardeşlik Ahlâkının Kollarındaki Kelepçe 

Böyle bir söylentiyi işittiğiniz zaman, ‘Bu konuda konuşmak bize düşmez, kudret ve yüceliğinde sınırsız olan Sensin; şüphesiz bu çok kötü bir iftiradır!’ demeniz gerekmez miydi?” (Nur Sûresi 24/16 ).


İftira, masumiyet perdesine geçirilen hançer… Kardeşlik ahlâkının kollarındaki kelepçe... Muhabbet semasında pervaz eden uhuvvet kuşunun kanatlarına sıkılan insafsız kurşun... Dostluk tarlasındaki zehirli diken... Bir amansız mayın o, evrensel kardeşlik yolcularının önüne ekilen... Soğuk bir set, toplumsal vahdetin önüne çekilen... İdris kılığındaki İblislerin, nifak, hased, kin ve adavet kokan acı nefesi...

Duygusuz, ruhsuz, şuursuz, hayâsız ve arsız kişiliğin meveddeti boğan insafsız sesi... Uhuvvet ruhunun kollarındaki kelepçe... İftira, onursuz, haysiyetsiz ve şahsiyetini kaybetmiş bireylerin göremedikleri utanç verici leke... Ruhun, en karanlık katmanlarında türeyen zift sanki… Kulakları kirleten o ve dahi yürekleri… Necis dudakların terennüm ettikleri iğrenç melodi… Kezzap gibi dökülünce bir pak sineye, o dem çılgına döner en masum kumrular bile… Masumları ağlatan, çiçekleri solduran, gönülleri donduran ve kimi yürekleri aldatan bir tabiat var onda… O, bir nevi kezzap kardeşlik bahçesine dökülen, hayâsızca... Vicdanın özündeki virüs, aşkın boynundaki yafta, ahlâkın ve özgürlüğün kollarındaki zincir… Bir çeşit hazımsızlık hali ve insafın midesindeki sancı… Aklın ayaklarındaki yafta… Vefasız dudaklardan fışkıran talihsiz söz... Bir ahlâkî yoksunluk hali… Karanlık çehrelerin ruhlarındaki ‘belhum adall’ damgası ve adaletin gözündeki hatem… Kadim bir hastalık o, yaratıldığı günden bu yana Âdem…


İftira, kelime olarak F-R-Y kökünden türetilmedir ve Kur’an’da yaklaşık altmış yerde geçer. Yalan söz uydurmak anlamına gelmektedir… Vahyin dilinde ‘buhtan’ ve “ifk” kavramları da iftirayla eş anlamlı olarak kullanılır. ‘Buhtan’ bir kimseyi yapmadığı suçtan dolayı incitmek anlamına gelirken ‘ifk’, ‘effak’ ile aynı kökten olup verdiğini geri almak, teminat verdiği halde sözünden dönmek anlamlarına gelmektedir.

Bir insan, fıtrat sözleşmesi gereği ve bir insan evladı olarak, insanlığın onurunu koruma teminatı verdiği halde bundan geri dönerse ve o kişi, insan onur ve haysiyetini ayaklar altına alırsa buna ‘ifk’ denir. Bir mü’min bir başka mü’min kardeşinin onurunu ve izzetini korumakla görevli olduğu halde, ki bu bir kullluk sözüdür, şayet bu sözden geri dönüş yaparsa buna ‘ifk’ denir ki bu, en açık şekilde, Aişe annemizin yaşadığı İFK olayında açıkça görülmektedir. Allah Rasulü’nün (s), eşinin namusu, anne namusu gibi korunması gereken bir mesele iken, münafıklar tertemiz iki insana iftira etmişler ve bu olay tarihe “İfk” hadisesi olarak geçmiştir.


Yukarıdaki âyetlerin nazil olmasına sebep olan olayın arka planı kısaca şöyle: İslam ordusu, Beni Mustalık gazvesinden geri dönmekteydi. Bir ara Aişe annemiz, kaza-i hacet zarureti sebebiyle kafileden uzaklaşmıştı. Döndüğünde hatıra değeri olan bir gerdanlığını kaybettiğini farketti. Hemen bulur ve gelirim düşüncesiyle kafileden ayrıldı ve gerdanlığını buldu. Onu almadan gideceklerini düşünmüyordu ama kafile onun mahfelde olduğunu düşünerek yola devam etti. Aişe annemiz geldiğinde ise orada kimse yoktu, ancak bulmaya gelirler düşüncesiyle Aişe annemiz yerinden ayrılmadı. Bu sırada, ordunun gerisinde unutulan eşyaları toplamakla görevli olan Safvan bin Muattal, Aişe’yi farketti ve onu devesine bindirdi. En baştaki selamlama cümleleri dışında yol boyunca Aişe ile hiç konuşmadan onu ordunun konakladığı yere getirdi. Bu durumu fırsat bilen bazı münafıklar ise `dedikodu çıkararak Aişe annemizin ve Safvan bin Muattal’in iffetlerine dil uzattılar’ (Sealed Nectar, Safiur Rahman el-Mübarakpuri, s.147).


Dedikoduyu çıkaranlar münafıklardı, ancak bazı Müslümanlar da bu iftiraya kulak kabartmışlar ve maalesef bazıları inanmışlardı. İftira’nın hangi tür insan psikolojisinde etki uyandırdığını anlamak açısından, o dönemde iftiraya inananların hangi psikolojiyle bu çirkin iftiraya kulak verdiklerine değinmekte fayda var.


Bu iftiraya inananlardan birisi Hasan bin Sabit idi. Hasan bin Sabit’in ise Safvan bin Muattal ile öncelere dayanan bir husumeti vardı. Bu husumet, belli ki Hasan bin Sabit’in böyle bir iftiraya gönlünün kaymasına sebep olmuştu. Demek ki, bir Müslümanın camiasıyla ilgili bir iftiraya inanmasında, öncelere dayanan sorunların etkisi olabiliyor.


İftiraya kulak veren ve maalesef inananlardan birisi Hanne binti Cahş idi. O, Allah Resulü’nün diğer eşi olan Zeynep annemizin kız kardeşiydi. Kız kardeşinin itibarının yükselmesi ve Allah Resulü’nün yanında daha saygın bir konum kazanması hülyasıyla böyle bir iftiraya gönlü kaymıştı. Oysa kardeşi Zeynep yani Allah Rasulü’nün eşi, Aişe annemiz için böyle bir şeyi asla reva görmemişti. Demek ki, dünyevî hırslar ve beklentiler insanların iftiraya kulak kabartmasına sebep olabilmektedir.


İftiraya inanan diğer kişi ise Mistah bin Usase idi. Onun bu iftiraya kulak vermesi ise Ebubekir’in mali desteği ile geçiniyor olmasının verdiği eziklik psikolojisi ile ilgiliydi. Demek ki, insanlardaki eziklik psikolojisi iftiraya ortak olmalarına sebep olabiliyor.


Hasan bin Sabit’te görülen, Safvan bin Muattal ile ilgili öncelere dayanan husumet ve sorunlar, Hanne binti Cahş’ta görülen, kız kardeşinin yükselmesi ve itibar tutkusu ile ilgili hırs ve rekabet duygusu, Mistah bin Usase’de görülen ekonomik bağımlılıktan kaynaklanan eziklik psikolojisi, aslında iftiraya kimlerin inanabileceğine dair bize önemli fikirler vermektedir.


Tabii ki o dönemde Müslümanların çoğu bu olaya inanmamışlardı. Ummu Eyyub, eşine, “Aişe hakkında söylenenleri duydun mu?” diye sorunca eşi Eyyub el-Ensari, “Evet duydum ama hepsi yalan ve iftiradır” diyecek ve Allah Rasulü (s) Usame bin Zeyd’e fikrini sorunca, “Biz Aişe ile ilgili hayırdan başka bir şey bilmeyiz” diyecekti. Aişe annemize hizmetle görevli ve onu çok yakından tanıyan Berire ise, “Onun hakkında şüphe edilecek hiçbir şeye şahit olmadım” beyanında bulunacaktı. Yine Zeynep annemiz bu konuyla ilgili Aişe’ye yönelik kafasında zerre kadar şüphe olmadığını ifade edecek ve konuyla ilgili hüsn-i şahadetini bildirecekti. Ancak bunlar en sağlam şekliyle vahiy nazil olduğunda ortaya çıkacak ve münafıkların foyası belli olacaktı.


Bize düşen sonsuz hüsn-i zan ve itimad etmektir… Zira hüsn-i zan ederek hata yapmak, su-i zan ederek hata yapmaktan daha hayırlı. İftira gerçekten çok acı. O, özgürlüğün kollarındaki kelepçe kimileyin ve ahlâkın boynundaki yafta… Kardeşlik binasına atılan bomba...


Vahyin dilinde bu olayın ölümsüzleşmesinin var elbette binlerce hikmeti… Zira iftira, İnsanoğlu’nun kadim bir zilleti… Her mazlum bize hatırlatmalı bu gerçeği…
İftira, Medineli münafıkların annemiz Aişe için söylediği… Bir küfür ahlâkı, o erdemin üstünü örten… Bir Züleyha ahlâkı ve Yusuf’un sebeb-i sabıkası… Zekeriya’nın doğranma gerekçesi ve Yahya’nın idam kararı… Ferisi’nin dudağındaki iğrenç söz ve masumlar masumu Meryem’e yapılan o kadim yakıştırma… Doğru olanı parya etme hamakati ve temiz olanı kirletme acziyeti… Usame bin Katade’nin, Sa’d b. Ebi Vakkas ile ilgili söylediği… Ömer’in Sa’d’i, görevden alma sebebi… Kuyu kazma operasyonları kimileyin… Makam soytarılığı ve piyasa ahlâkının kurtlu meyvesi…


Bir de iftiranın en çirkefçe olanı var… Şirk, en korkunç iftira… O, yerlerin ve göklerin Yaratıcı’sına yapılan en korkunç yakıştırma…


İftira, bir nevi niyet okuma zilleti bazen… Allah’tan vahiy alan o Nebi’nin “Hel şekakte kalbeh: Kalbini mi yardın?” ihtarına rağmen… Bir Firavun ahlâkı… Zira o, Musa’yı, makam ve servet peşinde koşan biri olarak nitelemişti… Bir muhlisin yüreğine, “Sen riyakârsın” damgasını vurma haysiyetsizliği… Gıybet onun küçük kardeşi… Ölü eti yeme ve yamyam olma hali… İftiranın en acısı insanın ihlâsına yönelik olan… Zira ihlâs varsa yaptığın anlamlı, o yoksa her şey anlamsız… İhlâssızlık bir nevi anlamsızlık… İhlâsın üstüne soru işareti koymak, emeğin üstünü kahpece karalama… Bir metafizik cinayettir iftira… İhlâs, aklın ve yüreğin zemzemi… İftira, zemzeme necaset bulaştırma çabası… Her müfteri, küçük bir Firavun ve her hakikat, müfterinin yüzüne vurulması gereken şamar… Bir asâ-yı Musa’ya sahip olmalı modern Musalar…


İftira hastalığının temelinde insan yüreğindeki bencillik ve onun türevleri olan haset, buhl ve şuhh gibi hastalıklar vardır. Bunların karşısına ise sehavet, isâr, cûd veya fakr ahlâkî panzehirleriyle çıkılmalıdır ki bu hastalık dâhil tüm sorunlar izale olsun. Bizdeki isâr ahlâkının felsefî konseptteki en yakın karşılığı diğerkâmlıktır. Bu haslet, insanın içinde başkası için fedakârlık yapma potansiyelinin ortaya çıkmasıdır. Haset hastalığından kurtulmanın yolu diğerkâmlık potansiyelini tam kapasite kullanabilmekle mümkündür. İslam tarihindeki Ensar ve Muhacir kardeşliği bu bağlamda da en güzel örnektir.

Rabbimiz Kur’an’da mü’minleri söyle tanıtır: “Onlar kendilerine sığınan muhacirleri severler, diğerlerine verilenlerden dolayı içlerinde bir hasislik duymazlar; dahası kendileri muhtaç halde bulunsalar da, başkalarını kendilerine tercih ederler. Evet, başkasının elindekine göz dikmekten korunanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendisidir” (Haşr Sûresi, 59/9).

Not : Kurani Hayat Dergisinde yayınlanmıştır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.