İran Gezisi 2-İran’da İbrahim Tatlıses’i Dinliyoruz…

İran’da İbrahim Tatlıses’i Dinliyoruz…

 

Bizim seyyah grubu yaklaşık otuzbeş kişiden oluşuyor. İçimizde emekli meslektaşlar ve onların eşleri ile yaşlı, orta yaşlı, ve genç avukatlar bulunuyor. Grupta bir de anne babası avukat olan henüz 1 yaşından da küçük bir bebek var. Maşallah pek bir sevecen öyle olur olmaz ağlamıyor, sesiz sedasız etrafı seyredip duruyor. Kim çağırsa ona yönelen sevimli yol arkadaşımız, seyahat boyunca sanki büyük adam gibi bizimle her mekana geliyor ve kimi zaman anneannesinde diğer zamanlarda da kah annesinde, kah babasında bazan da kısa süreli olarak gruptaki diğer kişilerin kucağında güle oynaya İran’ı geziyor…

 

Grupta hukukçular dışında genç hekim Büşra ve bugüne kadar gördüğüm en renkli kişiliklerden birisi olan babası doktor Mustafa bey ve avukat olan annesi de bulunuyor. Yolda koro ve solo halinde şarkılarını dinlediğimiz ailede, Mustafa bey müthiş bir tiyatro oyuncusu adeta… Av. Levent Bey’in “kurbağa” şiirini dinlerken ki ağlama anı, gezinin görülmeye değer ender sahnelerinden birisiydi.

 

Öte yandan seyahatımızın sondan bir önceki günü, Hotel Azadi’nin bulunduğu caddede yer alan ankesörlü telefonun ahizesini elime alıp, “doktor bey sizi arıyorlar galiba” diye çağırdığımda, koşup gelerek sanki uzan zamandır birisinden telefon gelmesini bekliyor gibi heyecanla ahizeyi alıp, telefonun öbür ucunda kendisinden randevü bekleyen birisi/hastası varmış gibi konuşmasını, görmeyenlerin çok şey kaçırmış olduklarını söylemek zorundayım.

 

Seyahatımızın birinci günü akşamleyin sınırı geçip İran’a doğru yol alıyoruz. Ne kadar gittiğimizi bilmiyoruz ama mola yerine benzer bir yerde dükkanların bulunduğu alana otobüsümüz park ediyor. Araçtan indiğimizde kulağımıza İbrahim Tatlıses’in türküleri geliyor. “Ayağında kundura, yar gelir dura dura…” Biraz şaşkınlık içerisinde sağa sola bakarken dükkanlardan bildiğimiz Türkçeyle bize seslenildiğini fark ediyoruz.

İşyerlerinin önlerinde; bizde de vaktiyle kalorifer ve doğalgaz olmayan evlerde kullanılan, odunla yakılan bakır ya da alüminyumdan imal edilen, silindir şeklinde yaklaşık 1 metre yüksekliğinde banyo kazanlarını andıran çay ocaklarını görüyoruz. Altından tüpgazla yakılan ocakların üzerinde silindir kazandaki iki ayrı musluğun birisinden çayın demi, diğerinde ise sıcak su ile hemen yan masada küp şekerin kristal ve renkli hali ile çay kaşığı bulunduğunu görüyoruz. Yan yana bulunan üç dükkanda da aşağı yukarı aynı ürünler benzer fiyatla satılıyor. Masaların üzerine kutu tutu dizilen petek bal ve pekmezler var fiyatı dikkatimizi çekiyor. Balın kilogram fiyatı 15,00 TL olarak hesaplanıyor rehberimiz tarafından.

 

Yeri gelmişken hemen söyleyelim. İran’da şu an tedavülde iki ayrı para bulunuyor. Birisi bizde paradan 6 sıfır atılmadan önceki halini andıran bol sıfırlı adına “Tümen” denilen para diğeri ise 4 sıfır atılmış olan ve ismine “Riyal” denilen banknot. Bu durumda alışverişlerinizde kafa karışıklığı oluyor haliyle. Ancak işin kolayını rehberimiz Aydın şu şekilde açıklıyor. İran Tümeni’nden 4 sıfır atınca ortaya çıkan para “İran Riyali” oluyor. Bir Türk Lirası da iki İran Riyali ettiğine göre, alışveriş zor olmuyor… Paramızın İran parası karşısındaki değeri nedeniyle de bir çok ürün ülkemizdeki piyasa değerlerine göre pek hesaplı hale geliyor.

 

Bu arada sınırdan itibaren araç içerisinde yer yer İran’ın coğrafi, tarihi vs. bilgilerini rehberimizden dinliyoruz. Kendisi Tahran Üniversitesinde mühendislik okumuş ise de 10 yıldır turist rehberi olarak çalışıyormuş. Sözleri samimi ve içten olmasına rağmen bazı bilgileri abartılı olarak algılıyorum nedense. Mesela ülkelerindeki sosyal hayatı anlatırken “İran'da evlenme yaşı kadınlarda 30 erkeklerde ise 40 geçti. Evlenme esnasında bazı kadınlar 100.000 $ mihir istiyor” diyor. Oysa ülkede ortalama asgari ücret 100 $ imiş. Bu durumda istenen mihrin afaki olduğu açıktır diyorum kendi kendime. Öte yandan dini hayata dair verileri anlatırken, her şehirde tek bir merkezde Cuma namazı kılındığından bahsettiği esnada, bir arkadaşımızın “biz Cuma namazını nerede kılabiliriz” şeklindeki sorusuna, “İran'da Cuma namazlarına yabancılar alınmaz, çok sıkı bir denetim var, sizin Cuma namazına katılmanız mümkün değil” demesi de dikkatimizi çekiyor. Bu arada Cuma Camiler diğer zamanlarda ibadete kabalı…

 

Rehberin bu söylemlerinin bir kısmı bana abartılı ya da şüpheli gelince konuşmalarını daha dikkatli takip etmeye başladım. Sanki bazı bilgileri kasten eksik ya da farklı aktarıyor. Mesela seyahatin ikinci günü Erdebil şehrine giderken, “Namazlarımızı nerede kılacağız. Şeyh Safiyüddin’in türbesinde namaz kılınacak yer var mıdır” dediğimizde, türbe civarında namaz kılınabilecek bir mescid vb. yer olmadığını türbe içerisindeyse kesinlikle namaz kılınmasına müsaade edilmediğini söylemişti. Oysa ben ve arkadaşların bu türbeye girdiğimizde görevliye namaz kılabileceğimiz bir yer sorduğumuzda, hemen türbenin namaz için uygun bir bölümünü gösterip, kıbleyi de tarif ettiler. Tabi bu arada Şeyh Safiyüddin’in, İran Safevileri hükümdarı olan Şah İsmail’in babasının dedesi olduğunu da hatırlatalım. Kendisi İran’ın bugünkü halinin aksine sünni bir zat imiş. Bir de okuyucularım benim gibi geç öğrenmiş olmasınlar diye yazıyorum. Bilenler bilir ama Şah İsmail’in güçlü bir şair olduğu ve “Hatayi” mahlasıyla yazdığı şiir ve ilahilerin bulunduğunu bunların da bir kısmının türkü olarak ülkemizde söylendiğini hatırlatayım.

 

Yolculuğumuz boyunca, Afyonkarahisar’dan gelen avukat arkadaşlardan Aykut, arada bir “Ben bu rehberlik işini sevdim ve rehber olmaya karar verdim” diyordu. Tabi onun kastettiği turist rehberliği değil. İran’da anayasal bir kurum olan rehberlikteki “rehber” idi. Yalnız bu durumu bizim turist rehberi anlamadığı için o kendisi gibi bir rehberliğe talip olduğunu düşünüyor. Haliyle taraflar arasındaki bir “farklı anlama” işi otobüs yolculuğumuzun küçük bir neşesi oluyordu.

 

Gürbülak'tan İran tarafındaki Bazargan sınır kapısından hareket ettikten sonra sanırım bir saatten fazla yol almıştık ki, otobüsümüz mola verdi. Yolda barakadan hallice tek katlı betonarma dükkanların olduğu mola yerlerindeki esnafın hem kendi aralarında hem de bize hitap ederken Türkçe konuştuklarını fark ettik. İran Doğu Azarbaycan Eyaleti bölgesinde yaşayanların neredeyse tamamı Azeri Türkü. Mola yerinde rahatlıkla Türkçe konuşup anlaştığımız Azeri kardeşlerden Hasan’ın dükkanında İbrahim Tatlıses’in yanık sesinden;

“Ayağında kundura,

Yar gelir dura dura..” türküsü duyuluyordu.

 

Buradaki dükkanlarda, sigara ve gıda maddelerinin ucuzluğu dikkat çekiyor. Sigaranın ucuz olduğuna dair yorumları, gruptaki tiryakilerin konuşmalarından anlıyorum. Ancak petek balın kilogramı 15,00 TL. Tabi ki birinci kalite bal değil bunlar ama yine de ülkemizdekilere göre % 50 daha ucuz balın fiyatı diye konuşuyor arkadaşlar ve dönüşte satın alalım diye düşünüyoruz.

 

Sınırdan itibaren seyahatımız yaklaşık 4 saatı aşıyor ve biz Doğuzbayazıt’a 309 km mesafede bulunan Tebriz’e ancak gece yarısı ulaşabiliyoruz. Tebriz’de konaklayacağımız Azadi Hotel’e geldiğimizde akşam yemeğini, sahur yemeği niyetine 01.00’da yiyoruz. Otelin resepsiyonundaki görevlilerde çok rahat anlayabileceğimiz şekilde Azeri Türkçesi konuşuyor. Kimi otel çalışanları ve sokakta esnaftan konuştuğumuz bazıları ise çok net İstanbul Türkçesi konuşuyorlar. Bu kadar güzel konuşmaları dikkatimizi çekiyor. Nereden öğrendiklerini sorduğumuzda, TRT’deki Türk dizilerini izlediklerini ve konuşmayı bu şekilde öğrendiklerini söylüyorlar. Muhatap olduklarımızın isimleri genellikle, Türkiye’de de kullanılan Rıza, Hüseyin olmakla birlikte duymadığımız farsça adlar da var. Mesela İran’da bizi gezdiren “Şayestegan Turizm” yani “İyiler turizm” firmasının sahibi olan şahsın ismi “Hümen” imiş.

 

Biz İran'a çarşamba günü gece vakti geçmiştik. Burada hafta tatili Perşembe ve Cuma günüymüş. Dolayısıyla geziye hafta tatilinde başlamış olduk. Oteldeki sabah kahvaltısından sonra Tebriz’in 227 km. kuzeyinde bulunan Erdebil şehrine doğru erkenden yola çıkıyoruz. Rehberimizi aydın zaten geceleyin “Arkadaşlar sabah saat tam 09.00’da otobüsün tekeri dönecek” demişti. Rehber bu cümleyi tahmin ettiğiniz gibi araç saat 09.00’da hareket edecek manasına kullanıyordu.

 

Gezinin ikinci günün Tebriz’den, Erdebil şehrine gidiyoruz. Seyahatimizde Erdebil’de Şeyh safiyüddin İshak’ı Türbesini ziyaret edeceğiz. Tebriz’den çevre yoluna çıkıp şehrin kenar mahallelerini geçtiğimiz bir noktada otobüsümüz yolun sağına geçip bankette duraklıyor. Şoför Memmet koşar adımlarla yolun solunda bulunan polis noktasına gidip, beş dakika kadar oyalandıktan sonra geliyor. Elinde seyrüsefer defteri diyebileceğimiz bir belge var. Şehrin çıkışındaki noktasında bu defter polis tarafından görülüyor ve imzalanıyormuş. Gittiğimiz şehrin girişindeki başka bir polis noktasında da aynı işlem teyiden yapılıyor denildi bize.

 

Firma sahibine “Biz İran vatandaşı olmadığımız için mi bu şekilde bir uygulama var” diye sorduğumuzda, şehirlerarası yolcu taşımacılığı yapa tüm araçların yolcularının tabiiyetine bakılmaksızın aynı muameleye tabi tutulduğunu söyledi. Polis hem telsizle bizim aracın çıkışını gittiğimiz yerdeki meslektaşına bildiriyor hem de sürücüdeki defteri imzalayıp karşı noktadakine gönderiyormuş. Üstelik bu işlem her şehrin giriş çıkışında değil, belli bir kilometrede de kontrol amaçlı olarak yapılıyormuş. Şoför olayı açıklarken, “Hem defteri imzalatıyoruz, hem de buradaki polis bir sonraki noktadaki polise bizim aracımızın gelişini haber veriyor” diyor. Sistem böyle olduğuna göre yapılabilecek bir şey yok yola devam ediyoruz.

 

Perşembe günü öğleye doğru Erdebil’e varıyoruz. Şehirde ilk dikkatimizi çeken tıpkı Tebriz’de olduğu gibi çok katlı binaların olmaması. Burada da yapılar en fazla 2 ya da 3 katlı burada. Şehir öğle vakti olmasına rağmen pek sakin. Bu sükunet belki biraz da perşembenin hafta tatili olmasından kaynaklanıyor. Ancak işyerleri, lokantalar çarşı Pazar açık tabi. Sanırım sadece devlet daireleri hafta tatili sebebiyle kapalı bugün. Doğrudan Şeyh Safiyüddin’in türbesine gidiyoruz.

 

Türbe ve çevresindeki yapılar Selçuklu mimarisini andırmakta. Türbeye dair internette “2010 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesine eklenen İran'ın Erdebil şehrinde yer alan türbe Safevi Türk Sultanlığının kurucu olan, Şah İsmail'in soyunun başlangıcı olarak kabul edilen Şeyh Safiyüddin İshak'a ait.

Yaşadığı çağda Pīr-i Türk olarak anılmış ve Safevi hanedanlığının atası kabul edilmiştir. Devrin İslami Sufi düzeninin önde gelen liderlerinden ders alma fırsatını yakaladı ayrıca Şia mezhebinden olanların kutsal kabul ettiği 12 İmam ile akrabalığı bulunduğuna inanılması sebebiyle, Şia mezhebinden olanların saygı gösterdiği dini bir lider olarak kabul edilmekte.”, şeklinde bir bilgiye rastlıyoruz. (http://unesco-dunya-miraslari.blogspot.com/2012/11/unesco-dunya-miras-safiyuddin-ishak.html)

 

Şeyh Safiyüddin, şiirlerinde “Hatayi” mahlasını kullanan ve Yavuz Sultan Selim ile Çaldıran Meydan Savaşında yenilen Safevi hükümdarı Şah İsmail babası Haydar’ın da dedesiymiş. Yani Şah İsmail, Şeyh Safüyüddin İshak Erdebili’nin oğlu Cüneyd’in torunu imiş. Acaba bizde söylenen türkü ve deyişlerdeki “Haydar” Şah İsmail’in babası olan “Haydar mı” dersiniz?

 

Neyse gelelim ziyaretine gittiğimiz tekkeye. “Erdebil Tekkesi başlangıçta Sünni öğretiye uygun tasavvufi faaliyetlerini yürüten bir tekkeymiş. Felsefi künyesinin ana temaları Türk kültürü, İslam tarihi, Ehl-i Beyt sevgisi, İslam tasavvufu, Horasan tarihi ve On iki imam inancına sahipmiş”.

 

Öğle vakti geldiğinde bölgede namaz kılabileceğimiz bir cami ya da mescid arıyor gözlerimiz. Ancak burada Türkiye’deki gibi cami ve mescidlerde minare olmadığı için yakın çevrede var ise de biz göremiyoruz. Mecburen Erdebil Tekkesi’nin müştemilatına girip oradaki görevliye namaz kılabileceğimiz yer soruyoruz. Yolda tur rehberimizin bizi bilgilendirmesinin aksine, bayan görevli türbenin içerisindeki odalardan birisine kadar bize eşlik edip, kıble yönünü de göstererek, “namazınızı burada kılabilirsiniz” diyor. Kendi aramızda demek ki, tur rehberimiz Aydın bizi konuya dair yanlış “aydınlatmış” diyoruz.

 

Erdebil’deki tekkenin hemen yanındaki meydanda İranlılar "beklenen mehdi" için törenler yapıyor. Burada meydana kurulan platformda çocuklar ellerinde, beyaz zemin üzerinde yeşil renkle “La İlahe İllallah” yazılı bayraklarla marş söylüyorlar. Bir şahıs kürsüde Kur’an-ı Kerim okuyor. Pek güzel bir kıraatı olan kişinin okuma esnasında ayakta durması dikkatimizi çekiyor. Alan plastik sandalyelerle doldurulmuş. Programı izleyenlerin çoğunluğu, tamamı tesettüre uygun elbiseler giyinmiş ve üstlerine de çarşaf (İranlılar bu kıyafete“çador” diyorlar) örtünmüş hanımlardan oluşuyor.

 

Törenin güvenliğini sağlayan polislerle şefleri ileride bir köşede kendi aralarında sohbet ediyorlar. Yanlarına yakınlaşıp bir taraftan programı izlerden diğer yandan onların konuşmalarına kulak kabartıyorum. Çünkü rahat anlaşılabilir bir Türkçe yani Azeri Türkçesiyle konuşuyorlar..

 

Törenlerin yapıldığı alanın etrafında çarşı ve dükkanlar var. Burada da yol güzergahında gördüğümüz ballardan satılıyor. Ancak fiyatı oradan 5 TL daha pahalı olup 20 TL’nı istiyor dükkan sahibi. Bal satılan işyerlerinde “Siyah Helva” da var. Helvanın bizdeki helvaya benzer bir hali yok ancak ismi gibi rengi de siyah… Bu dükkanların hemen yanı başındaki bir lokantada gruba öğlen yemeği veriliyor tur firması tarafından. Lokantanın dizaynı ve duvarlarda bulunan resimlerle fotoğrafları etkileyici. Eskiden köylerde duvarlara asılı üzerlerinde, avcıların ceylan peşinde koştuğu sahnelerin yer aldığı halılar olurdu. Bizim Afşin-Elbistan bölgesinde, Suriye’den kaçakçıların getirip sattığı türden halılarda gördüğümüz türden tablolar lokantanın duvarlarına canlı renklerle resmedilmiş.

 

İkindi vaktine yakın Erdebil’in Shorabl Gölüne doğru hareket ediyor otobüsümüz. Burası etrafı yürüyüş ve bisiklet yolları olarak düzenlenmiş, henüz ağaçlar küçük olmakla birlikte bir vadinin suyla doldurularak yapay bir göl haline getirilmiş bir yer. İkindi vaktinden sonra güneş batıya doğru yöneldiğinde, Erdebil’den hareket edip şehrin ilçesi olan ve 60 km mesafedeki Sarayin’e doğru yola yola çıkıyoruz.

 

Akşamleyin gün batımından hemen sonra Sarayin’e ulaşıyoruz. Otel Lale’de konaklayacağız. Buradaki çalışanlarında bazısı çok Türkçeyi çok düzgün telaffuz ediyorlar. Tıpkı Tebriz'de olduğu gibi bu kadar düzgün konuşmayı nereden öğrendiklerini sorduğumuzda, TRT dizilerini takip ettikleri cevabını alıyoruz. Akşam yemeği sonrasında alış veriş için rutin çarşı pazar gezmesine çıkıyor grubumuz. Kim nerede yani hangi çarşı ya da dükkanda Türkiye'ye göre hesaplı bir ürün görürse hemen arkadaşlarını haberdar ediyor. Zaten dükkanlar gece geç vakte kadar açıkmış. Şehrin merkezindeki mağazalarda özellikle deri çanta ve cüzdanlar bizdeki fiyatlara göre bedavadan az pahalı adeta. İstanbul’da bir deri çantaya verilecek parayla en az 3 bazı yerlerde ise 4 adet deri çanta almak mümkün. Nitekim çanta ihtiyacı olan arkadaşlar da bu şekilde birden çok çanta satın alıyorlar.

 

Sarayin’de otelde gecelediğimiz esnada Cuma gecesi saat 02.40’da derin sularında uykudayken deprem oluyor. Koridordaki koşuşturma ve konuşmalardan katlardan aşağıya doğru inişler olduğunu işitiyorum. Dışarıya baktığımda ana caddede tek tük araçların seyir halinde olduğunu görüyor, etrafta yıkılan binalarda gözükmemesi üzerine kaldığım yerden uykuya devam edeyim diye yeniden yatağa uzanıyorum. Benim gibi rahatı da yok sanırım bu alemde. Lakin deprem başlamış ve bitmiş ortada bir tehlikede gözükmediğine göre neden uykusuz kalacakmışım diyorum. Sabahleyin kahvaltıda gruptaki bazı arkadaşların iki üç saat otelin giriş katındaki lobide yahut bahçede bir iki saat geçirdikleri için uykusuz kaldıklarına dair konuşmalarını işitiyoruz…

 

İran’daki tüm şehirlerde lokantaya gittiğinizde bir kişiye verilen pilav en azından iki kişinin rahatlıkla doyacağını kadar vardır. Sarayin’de daha farklı bir gelenekle karşılaştık. Tüm lokantaların önünde Anadolu’da bulgur kaynatılan büyük kazanlar gibi tencerelerde çorba pişiriyorlar. Bir kişi başında duruyor ve elinde sapı bir metreyi bulan kepçelerle çorbayı karıştırıyor müşterileri davet ediyor. Zaten yemek için içeri girdiğinizde masanıza getirilen çorba öyle kase sa da tabak ile olmuyor. Bir tencereye konulan çorbaların yanına bir de kepçe veriyorlar. Bu tencerelerde herkese en az 3 kase çıkabilecek ölçüde çorba konuluyor.

 

Bu arada her bir şehirden diğerine giderken en az bir saat bazan da 3-4 saat otobüste yolculuk yaptığımız rehber Aydın, ülkeye dair sosyal hayat, ekonomi, kültürel ve tarihi konularda kısmen ilk kez duyduğumuz bilgileri de dinliyoruz. Ona sorulan soruların başında biraz da şakayla olsa gerek ülkede evliliklerde başlık parası olup olmadığı yönünde. Aydın’ın anlatımına göre İran’da asgarisi bir demet çiçek yahut yüklü bir bedel olmak üzere başlık parası olmaksızın evlilik mümkün değilmiş. Bu durumda bir demet çiçeği tercih eden fazla olmadığı için kadınlarda 30, erkeklerde ise 40’lı yaşlarda evlilik olabiliyormuş.

 

Sarayin’deki Lale Otel’de sabah kahvaltısından sonra İran’ın Azarbaycan sınırındaki Hazer Denizi kıyısında yer alan Astara şehrine doğru hareket ediyoruz. Hazar Denizi’ne yaklaştığımız bölgede, yolun gidiş istikametine göre sol tarafı Azarbaycan ülkesinin sınırı imiş. Zaten iki metreye yakın bir tel örgü üzeri de jiletli tellerle kaplı olup uzakta da gözetleme kuleleri yer alıyor. Yolculuk boyunca her iki tarafı virajlı yollarda ilerliyoruz. Rehber “Sizdeki Karadeniz Bölgesi gibidir buralar” diyor. Doğrusu yollar ve çevresindeki yeşil bitki örtüsü haklı olduğunu da göstermiyor değil.

 

Hazar Denizi kıyısına vardığımızda sahilde yer yer kümelenmiş ve kahvaltılarını tamamlamak üzere olan aileler görülüyor. Bazıları kumsalda top oynarken, bir kısım insanlar ise sahil boyunca ata binip fotoğraf çektiriyorlar. Arkadaşlarla motora binip Hazar Denizinde yaklaşık 5 dakika civarında dolaşıyoruz. İleride deniz kenarında bayraklı alanın Azarbaycan sınırı olduğu söylüyor motorcu. Tepkisini ölçmek için, “tekneyi kullanan şahsa, motoru o yöne sürer misin hem böylece Azarbaycan’a da gitmiş oluruz” diyorum. “Abi yapamam hemen ateş açar Azarbaycan askerleri” diye cevap veriyor.

 

Tekneden indiğimiz yerde dört kişilik bir ailenin kahvaltılarını tamamlayıp çaylarını yudumladıklarını görüyor, selam veriyorum. Tatlı bir tebessümle selamımı alan Cevan İrej Beyle tanışıyoruz. Kendisi İstanbul’da Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinden mezun olduğunu söylüyor. İkiz olan biri kız diğeri oğlan iki çocuğu da Tahran Hukuk Fakültesinden yeni mezun olmuşlar ve avukatlık stajı yapıyorlarmış. Sofralarına davet ettikleri için çay yanında peynir ve reçel ikram ediyorlar. Yiyeceklerin son kısmı kalmış olduğu içinde biraz mahcup bir eda içerisindeler. Sohbet esnasında bizi evlerinde mutlaka misafir etmek istediklerini de söylüyorlar. Onlara grup halinde olduğumuzu ve program dışına çıkmamın mümkün olmadığını anlatıyorum.

 

Cuma günü öğle vakti olduğu için Cuma Namazı da kılmak istiyoruz. Lakin Cuma Camii uzakta olduğundan bahisle yakında bulunan bir mescit kabilinden yerde namaz kılmamız öneriliyor. Musalli olan arkadaşların bir kısmı zaten seferi olduğumuzu söylüyor. Biz de öyleyse bari öğle namazını eda edelim diye mescid diye gösterilen tek katlı bir yapıya giriyoruz. Girişte sağda bulunan bir masanın üzerinde muhtelif makbuzlar var. Bazı kişiler masa başındaki görevliye para veriyor O da makbuz uzatıyor. Hoperlörden nereden konuşulduğu bilinmeyen bir Farsça konuşma yayımlanıyor. Namaza gelen insanların bizdeki cami cemaati dikkate alındığında pek namaza gelmiş gibi bir halleri de yok doğrusu. Namazda saf düzeni de yok, herkes rastgele bir yerde tek başına duruyor. Kare şeklindeki büyük alanda farklı saflarda namaza durup, rekatı tamamlayıp selam verdikten sonra telefonla konuşuyor yahut mesajlaşmaya devam edip sonra da yeniden namaza başlıyorlar.

 

Mescid diye isimlendirdiğimiz yerin kıble yönüne göre arkadaki duvarda boydan boya, İmam Humeyni ile Muhammed Ali Hamaney’in bez afişlere basılmış fotoğrafları yer alıyor. Yerde bulunan basit halıda safları belirleyen çizgiler de yok. Buranın bir bölümü de hanımlara ayrılmış. Giriş kapısı ayrı olan ve arada duvar bulunan yerde anlaşıldığı kadarıyla hanımlar namaz kılıyorlar. Yapının girişe göre sol duvarında küçük bir raf bulunuyor. Rafta, Caferilerin namazda secde yaptıklarında alınlarına değdirdikleri, Kerbela toprağından yapılma mühr denilen tuğlalar yer alıyor. Onların düşüncelerine göre, “insan topraktan yaratılmış olduğu için secde edildiğinde başın toprağa değmesi gerektiğinden, bu tuğlayı toprak niyetine kullanıyor” imiş.

 

Astara’dan Cuma günü öğleden sonra yola çıkıp akşam üzeri Meşkin isimli şehre ulaşıyoruz. Meşkin’inde şehrin dışında derin bir vadinin iki yakasını birbirine bağlayan asma köprüden vadinin bir yakasından diğerine geçip geri geliyoruz. Aslında birisi diğerinin uzunluğunun üç katı olan iki köprü var. Uzun köprüyü geçtikten sonra diğerinin de aynı mahiyette olması sebebiyle oraya kadar gitmeden geri dönüyoruz. Yerden belki de 100 metreden daha yüksekteki bu köprü sadece yayaların yürümesi için yapılmış ve siz hareket halindeyken tatlı bir salıncak üzerindeymiş gibi sallandığınızı da fark ediyorsunuz. Bir hayli de müşterisi olan bu köprünün girişindeyse hediyelik eşya satan işyerleri var. Burada da Sarayin’deki deri çantalar vb. hesaplı ürünler var. Sarayin’de deri çanta alamayan bazı arkadaşlar da burada alışveriş yaptıktan sonra yeniden Tebriz’e doğru yola çıkıyoruz.

 

Nihayet gezinin sonuna yaklaşıyoruz ve Cumartesi günü oteldeki kahvaltı yapıp otobüsle önce yakın bir mesafede bulunan Tebriz Kapısı'nı ziyarete gidiyoruz. Tebriz Kapı'dan sonra Almanlar tarafından inşa edilen iki katlı Tebriz Belediyesi Şehir Müzesine gidiyoruz. Şehir Müzesinde özellikle el dokuması halılar adeta dünya güzeli tabloları andırıyor. Halıların ölçüleri ise inanılmaz büyüklükte. Neredeyse her birisi 40 metrakare ebadında diktörtgen olan bu halılar müzede sergileniyor. İpek halıların her birisi belli ki bir servet değerinde. Müze gezisinin çıkışında belediye başkanının turizm danışmanı olduğunu öğrendiğimiz Rıza Eyvazi ile de tanışıyoruz. Tebriz Şehir Müzesinden ayrıldıktan sonra restorasyonu devam eden Gökmecsid’i geziyoruz. Avluda bulunan pişmiş tuğlalardan alıp alamayacağımızı güvenlik görevlisine sorduğumda, “Bu kerpiçlerden mi istiyorsunuz” diyor ve üç adet tuğlayı, Trakya Üniversitesi Mimarlık Fakültesinde öğretim üyesi olarak görev yapan İsmet Hocama hediye olarak yanıma alıyorum.

 

Ertesi gün erkenden yola çıkacağımız için cumartesi günü öğleden sonra rehberimiz Aydın’ın ifadesine göre dünyanın en büyük kapalı çarşısı olan Tebriz Pazarı’nı gezmeye gidiyoruz. Bu arada İran’a geldiğimden beri whatsap üzerinden mesaj ya da telefonla görüştüğümüz Sehavet İzzeti ile de Tebriz Kapalı Çarşısında görüşüp tanışmak üzere sözleşiyoruz. Sehavet Tebriz’e yaklaşık 100 km. mesafede bulunan Eher şehrinden geliyor. Onunla tam olarak anlaşamadığımız için rehberimiz Aydın aracılığıyla buluşma yerini netleştiriyoruz. İranlıların deyimiyle Köhne Pazar yani Tebriz Kapalı Çarşısında “Sadıgıye Pazar”ında görüşeceğiz.

 

Tebriz Kapalı Çarşısı, dünyanın en büyük kapalı çarşısı imiş!

İran’ın büyük şehirlerinden olan ve başkent Tahran’a 627 km mesafede bulunan Tebriz’in Farsça’daki anlamı, “telleri kopmuş, sözü bitmez üzere olan saz” demekmiş. Tebriz Kapalı Çarşısı’nda tamamına yakını yaşlı olan hamallar iki tekerlekli el arabalarıyla yük taşıyor. Kalabalık ve dar sokaklarda hızlıca hareket ederlerken, kimseye çarpmamak için “Ya Allah” diye seslenip bir anlamda yol istiyorlar. Ancak siz o gürültü ve kalabalık içerisinde sözlerinin sadece “Allah” kısmını duyuyorsunuz. Ne güzel bir zikirleri var diyoruz. Bir taraftan zikrederken diğer yandan da kalabalığa seslenerek kendilerine yol istiyorlar. Arabacılar işi olmadığı zaman çarşısının belli bölgelerinde bekliyorlar. Bizim grubun buluşma yeri olarak seçilen Sadıgıye Pazarı diye bilinen meydanda bu yaşlı arabacılardan bir kaç tanesi arabalarının üzerine oturup dinleniyorlardı. Bunlardan kulağı da zor duyan bir dedeyle bizim konuşmamızı ona anlatan Sehavet aracılığıyla konuşuyoruz. Seyfullah isimli ve 75 yaşında olan bu şahsın aslında çalışacak mecali de yok. Lakin belli ki garibanlığı onun bu yaşta arabasıyla yük taşımasını gerektiriyor.

 

Rehberimiz Tebriz Kapalı Çarşısı'nın 2010 yılında Unesco tarafından dünya kültür mirasına dahil edildiğini,içinde 24 kervansarayın ve 7350 dükkanın olduğu çarşının yollarının uzunluğu 3,5 kilometre.açık alanlarla birlikte düşünüldüğünde ise dünyanın en büyük pazarı olduğunu söylüyor. Hangi tarihte inşa edildiği bilinmeyen çarşının 1792 yılında meydana gelen depremde büyük hasar gördüğü ve adeta yeniden inşa edildiği bilinen Tebriz Kapalı Çarşısı'na İranlılar “Köhne Pazar” da diyorlar. Çarşı en son 300 yıl kadar önce restore edilmiş. Bu sebeple ciddi bir restorasyona ihtiyaç hissediyor.

 

Çarşı içerisinde birden fazla da cami var. Bunlardan birisini gidip öğle namazımızı kılıyoruz. Türkiye’dekinin aksine mihrapta imamın namaza durduğu yer zeminden 10-15 cm daha aşağıda. Cami içerisinde bol miktarda sandelye bulunuyor ve bunlarda duvar kenarlarında tek sıra dizilmiş durumda. Caminin bir bölümüne ise sandalyelerin önlerine masalarda konulmuş. Sebebini sorduğumuzda Beklenen Mehdi törenleri sebebiyle camilerde yemek de ikram ediliyormuş cemaate.

 

“Çayhana neçe gardaş?”…

 

İran seyahatımız netleşince, daha önce hiç karşılaşmadığımız hatta telefonla dahi görüşmediğimiz, ikimizin de ortak dostu olan şair Tayyip Atmaca’nın aracılığıyla tanıştığımız Sehavet İzzeti ile görüşme imkanı bulacağım için kendisine mesajla durumu bildirdim. Sehavet İzzeti, Tebriz şehrinde elektronik olarak yayımlanan “Edebi Köprü” adlı derginin yayın yönetmeni. Kendisi Tebriz’e 110 kilometre mesafedeki Eher isimli şehirde yaşıyormuş. Whatsap üzerinden mesajla haberleşip, Tebriz’de hangi gün ve yerde görüşebileceğimizi de kararlaştırmıştık.

 

Türkiye'ye geleceğimiz günün öncesinde öğleden sonra Tebriz Kapalı Çarşısını gezeceğimiz için Sehavet ile orada görüşmeye karar verdik. Tebriz’li olmasına rağmen Köhne Pazar diye adlandırdığı Kapalı Çarşının bölümlerini fazla da bilmediğini anladığımız dostumuzla, Sadıgıye Pazar’da görüştük. Elinde fotoğraf makinasıyla gelen bu Azeri Kardeş, belli ki fotoğrafcılığa da meraklı birisi. Asıl işi Tebrize bağlı bir ve 100 km mesafede yer alan Eher isimli ilçede market işletmeciliği olmakla birlikte, edebiyat düşkünü ve şair. Henüz şiir kitabı yayınlanmamış ama Türkiye dahil bölge ülkelerindeki şiir etkinliklerine de çağrılan birisi. Kendisiyle kırk yıllık ahbab imiş gibi kaynaşıyoruz. Bize yemek ve çay ikram etmek istiyor. Grup olarak yemeklerimizi Sadıgıye Pazar’a yediğimiz için ay ikramını reddetmiyoruz.

 

Sonra nerede çay içebiliriz diye etrafı araştırıyoruz. Arkadaşım “Çayhana neçe gardaş?” diye çay ocağı soruyor. Uzunca bir araştırmadan sonra çay ocağı bulamıyoruz ama tabureler dolu olduğu için ayakta çay içmek de işimize gelmiyor. Sehavet ile bir lokantaya girip çayımızı oradan alıyoruz. Beni lokanta sahibiyle tanıştırıyor. İşyeri sahibi Türkiye’den geldiğimizi duyunca daha da samimi davranıyor. Ve “Sizin müslümanlığınız bizden yahşi” diyor.

 

Sehavet ile çay içeren Edebi Köprü'den de konuşuyoruz. Derginin her sayısında Türki Cumhuriyetlerden iki şairin şiirine verildiğini söylüyor. Gelecek sayılarda yayımlamak üzere benden şiir istiyor. İki saatı aşkın beraberliğimizde çokca fotoğraf çektirdikten sonra Sehavet bey’den ayrılıyoruz. Birlikteyken bize İran’da satılan siyah çaylardan ve kuru fasülye hediye ediyor.

 

“Köhne Pazar”dan ayrıldıktan sonra bu kez de Tebriz’de el emeği ürünlerin satıldığı belediyeye ait bir başka çarşıya gidiyoruz. Burası şehirdeki diğer mağazalara göre nispeten daha pahalı olmakla birlikte el yapımı eşyalar olduğundan bazı arkadaşlarda burada alışveriş yapmayı tercih ediyor.

 

Tebriz’de günün sonuna doğru, “Makberetüş Şuara” yani Şairler Mezarlığı’na gidiyoruz. İran’da özellikle Tebriz’de vefat eden şairlerin buradaki mezarlıkta bulunduğu anlatılıyor. Yüzyıllardan şair ve edipler buraya defnediliyormuş. Mezarlığın içerisinde bir de Müze var. Müzede İranlı şairlerin şiir kitapları ve edebi eserleri satışa sunulmuş. İçlerinde Türkçe basılanlar da var. Müze içerisinde, 1906-1988 yılları arasında yaşayan şair Muhammed Hüseyin Şehriyar’ın da mezarı bulunuyor. İranlılar mezarı başında Şehriyara ait şiirleri okuyorlar. Özellikle “Heyder Babaya Selam” adlı 76 kıtalık şiiri çok beğeniliyor.

Heyder Baba, ıldırımlar şakanda,

Seller, sular şakkıldayıb akanda,

Kızlar ona saf bağlayıb bakanda,

Selâm olsun şevkatize, elize,

Menim de bir adım gelsin dilize.

Söylendiğine göre Azeri Üstad Şehriyar’ın şiirleri 92 dile çevrilmiş. Kendi sesinden şiirlerinde içerisinde cd olarak yer aldığı Farsça ve Türkçe şiir kitabı da satılıyor burada. Şehriyar'ın ölüm tarihi olan 18 Eylül günü İran'da Milli Şiir Günü olarak her yıl kutlanıyormuş.

 

Şairler Mezarlığından ayrıldıktan sonra Shahgoli Park’a (Şah Gölü Park) gidip iki saate yakın vakit geçiriyoruz. Tebriz in dışında tarihi bir hayli eski olan suni bir göl ve ortasında kafeterya olarak kullanılan tarihi bir bina var. Tebrizliler parkta yürüyüş yapıyorlar.Güzel ağaçlar rengarenk çiçekler ve çimenlerin olduğu yerde bir masaya oturup çay içiyoruz. Çayı demlikle sunuyorlar ve şeker olarak da bir tahta çubukta yer alan kristalleşmiş renkli şekerler veriliyor.

 

Tebriz’deki son akşam yemeğimiz büyük bir bahçenin içerisinde yer alan Shpaazdeh Restaurantta ikram ediliyor. Yan yana dizilen masalarda Konya Etli Ekmeği’ne benzer ince ve uzun pideler iki garsonun birer ucundan tuttuğu uzun tahtalar üzerinde getiriliyor. Doğrusu kabul etmek gerekir ki İran’daki lokantalar bizdekilere göre hayli değişik ve görsellik barındıran mekanlar… Dışarıdan bakıldığında herhangi bir özelliği gözükmeyen genelde avlulu olan lokantaların içerisi bambaşka bir dünya…

 

Her seyahat gibi İran gezisinde de son gün gelip çatıyor. Akşam yemeğinden sonra yine Azade Otel’e geliyoruz. Bu kez sabahleyin erkenden yola çıkacak ve normalde Tebriz’e gelirken uğramamız gerekir iken ilk günkü aksamadan dolayı uğrayamdığımız Hoy şehrine, Şemsi Tebrizi’nin mezarını ziyaretten sonra Doğubayazıt’tan ülkemize dönmemiz gerekiyor. Otelde kaldığımız son gün, sabah erken saatlerde yola çıktığımız için, Hoy şehrine sabahın 08.00 sularında ulaşıyoruz. Burada Şemsi Tebrizi’nin mezarını ziyaret edip bolca fotoğraf çektirdikten sonra yeniden yola koyuluyoruz.

 

Türkiye sınırına yaklaştığımızda önce Ağrı Dağı’nı görüyoruz. Henüz İran’dan ayrılmamışken, 10 Kasım günü olduğu için otobüste bulunan gençler şoföre söyleyip aracı durduruyor ve saat 09.05’de bir iki dakika sessizce bekliyorlar. Otobüste kalan üç beş aileden birisi de biziz. Yanımızdaki arkadaş, aşağıya inenlerin bir kısımının da mahalle baskısından çekindikleri için diğerleriyle birlikte hareket etmek zorunda kaldıklarını söylüyor…

 

İran seyahatinin en renkli kişilerinden birisi de kendisinin yazdığı ve okuması esnasında herkesin hayran kaldığı kurbağa şiiriyle bizleri mest eden avukat Levent ağabeyimizdi. Levent beyi grubun şeyhi diye tanıtıyordum zaman zaman. Her ne kadar benden başka aşikar müride yok ise de İran’dan ülkemize geçerken önce İran tarafında pasaport kontrolü yapan İran Polisine sonra da bizim taraftaki polis memuru arkadaşa kendilerinin şeyhimiz olduğunu açıkladım. Türkiye tarafındaki polis arkadaş, “nasıl yani” der gibi bakınca, “Bizim grup avukatlardan oluşuyor. Levent üstadımız da bu grubun şeyhi” diye açıklamak durumunda kaldım.

 

Nihayet sınıra geldik ve otobüsümüzden indiğimizde etrafımızı saran birkaç kişi İran tarafındakiler İran Tümeni olanlara bu yarayı alıp Türk Lirası verebileceklerini söylüyorlardı. Harcamadıkları İran Riyali olanlar bu kişilerle para alış verişinde bulundular ve yeniden pasaport kontrol noktalarını geçerek bizi bekleyen otobüse binerek Ağrı’ya doğru yola koyulduk. Otobüsümüz çevre yolundan Ağrı’ya geldiğinde, şehrin girişinde biz iki kişi Afyonkarahisarlı arkadaşlardan ayrıldık. Zira onların uçağının kalkmasına bir saat gibi bir vakit vardı. Biz ise THY’nın 17.00 uçağı ile İstanbul’a döneceğimiz için birkaç saat daha bekleyecektik.

 

Eşyalarımızı turizm firmasının ofisine bıraktıktan sonra şehir merkezini gezmeye başladık. Çarşıda elektronik sazla meydan konseri verip, yere açtığı sazın kılıfına atılan paralardan yevmiyesini çıkarmaya çalışan gençleri dinlemeye başladım. İlk iki parçadan sonra, Mahzuni Şerif’in “Çeşmi Siyahım” türküsünü söylemesini istirham ettiğim delikanlının, bu genç yaşında türkünün tamamını bilmiş olmasına ayrıca seviniyorum. Ağrı’da hemşehrimizi Mahzuni’nin türküsünü dinleyip oradan ayrılıyoruz. Bizi Ağrı merkezinden Ahmed-i Hani Havalimanı’na götüren servisten inip, İstanbul’a döneceğimiz TK 2731 sefer sayılı uçağa bindiğimizde, en kısa zamanda ama bu kez havayoluyla Tebriz’e gidip en az birkaç gün gezmek gerektiği hususunda yol arkadaşımla sözleşiyoruz...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum