Fatma Ç. KABADAYI

Fatma Ç. KABADAYI

TOPRAK (1.BÖLÜM)

Keziban Hatun, hışımla tahta kapının kolunu açıp içeri girdi. Sinirliydi. Elleriyle şalvarının eteklerinden tutmuş Seyit ağanın sedirde oturuşuna baktı, gür sesiyle çıkıştı:

“Siyda!” dedi, eşine kısaca böyle hitap ederdi.
Siyah şalvarıyla köyün koskoca ağası pala bıyıkla Seyit ağa, sedirin en köşesine kurulmuş, nargilesini tüttürerek yeşil çerçeveli pencereden ahırın önünü seyrediyordu:

“De hele gız, nedir bu sinirin? Dellenmiş misen?” diye sordu. Başını yine pencereye çevirdi yeniden.

“Siyda! Olmuyor bah böyle... Gara Şahin bile toprağının yarısından çoğunu hanımının üstüne geçirmiştir. Sen de benim babamdan galan torpağımı bile gendi üstüne almışsın. Duymuşum... Bilirem...”

“Ne dersin gız sen? Hele derdin bu mudur? Bunun için mi gelmişsen?”

“He ya... Daha ne olsun?”

Ellerini şalvarından çekip arka tarafa hafif kaymış olan kırmızılı yazmasını düzelterek devam etti:

“Sen bağa değer vermisen. Bilirim. Verseydin hele benim torpagıma da gözünü dikmezdin Siyda!Haggımı isterem, bilesen!”

Seyit ağa başını çevirdi hanımına. Bacağının birini öne uzattı. Nargilesinden bir nefeslik daha fokurtular geldi peşi sıra. Sonra tek eliyle bıyıklarını düzeltti:

“De get Kezban... Sinirimi bozmayasan benim... Yorgunum zati… Hade...”

“Ne dersin sen Siyda! Ben torpağımı isterem. Muhtar bana her bi şeyi anlatmıştır.”

“Ne anlatmış o çoh bilmiş topal herif... Hele o gendi işine bahsın! Emmiyin oğlu da senin gibi toprah derdine düştü, gördün ne haller gelmiştir başına!”

“Sen bilirsin ağa!Ben diyeceğimi demişem...Ötesini sen düşünesen gari..”

Arkasını yine hışımla döndü. Sertçe kapattığı kapıya uzattı elini. “La havle...” diyerek çıktı odadan. Doğruca kilere gitti. Kiler gündüz vakti olmasına rağmen biraz karanlıktı. Gaz lambasını geceleri yakıyordu gerektiğinde. Ama şu anda loş olduğu için her şeyi bulabiliyordu. Sepetlerinden buğdaya, bulgurundan tavuk yemine, elmasından tavasına hepsi bu kilerdeydi.

Tavanda asılı helkelerden birini alıp ahıra doğru yol aldı. Daha koyunları sağacak, sütü kaynatacak, yoğurt mayalayacaktı. Her işe kendisi koşturuyor, yine de beyine yaranamıyordu.Üstelik üzerine iki tane kuma getirmişti.

Bu adam aslında kendisini hak etmiyordu ama ne yapsın idi.Sonradan gelen kadınlara evini barkını bırakıp da gidecek değildi ya.Hem nereye gidecekti ki?Kocası kağıtlara parmak bastırıp babasından kalan o tarlaları bile kendi zimmetine geçirmişti.Ağa idi.Varlıklıydı ama yıllardır ne kadına, ne toprağa gözü doymuştu.Bunca yıldır hep Kezban Hatun ezilmiş, hep o didinmişti.Elinde avucunda ne varsa kocası sahiplenmişti.Şimdi kapıya atsa bir karış toprağı bile yoktu.

Söylene söylene ahıra girdi.Koyunun bacağından tutup yakaladı.Arka bacaklarının arasına helkeyi yerleştirip çömeldi.Sağmaya başladı:

“Ömrün gesilsin Siyda! Emeklerim gözüne dizine dursun! Sen hele beni gandırıp elimdeki üç beş darlaya bile gözünü dikip aldın ya, hele ben senin yanına mı bırahırım bunu! Gözünü toprah doyursun Siyda!”

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
4 Yorum