Türkiye’ nin Elindeki En Büyük Güç: Halifelik

Elinizde bir buçuk milyarlık bir insan kaynağı olduğunu düşünün. Başka bir ifadeyle; bir buçuk milyarlık koca bir tesbihin imamesisiniz.

Yeryüzünün en kadîm coğrafyalarının, en büyük yer altı ve yerüstü zenginliklerinin üzerinde bulunan bu insan kaynağının oluşturduğu gücün üzerinde tek otorite sizsiniz.

Evet “ Halife-i Ruy-i Zemin ” siniz.

Size kayıtsız şartsız biât ederek otoritenizi kabul etmiş, askerî, siyasî ve ekonomik tüm kazanımlarıyla sizin bir sözünüzle ölümü bile göze alabilecek bir güç bu.

HAARP’ ların, atom bombalarının, nükleer güçlerin yanında kifayetsiz kaldığı muazzam bir güç…

Yeryüzünde böyle bir gücün karşısında durabilecek hiçbir güç, hiçbir otorite yoktur.

Peki böyle bir gücü yok etmek neyle izah edilebilir? Kimin işine gelir? Kimlerin çıkarınadır? Bu gücün bitirilmesiyle kim kazanmış, kim kaybetmiştir?

Ülkelerin, çıkarları doğrultusunda düşmanlarıyla bile işbirliği yaptığı bir dünyada, böyle bir gücü kullanmamak, bırakın kullanmayı bu gücü yok etmek için elinden geleni yapmak, bu gücün sahiplerini bir gecede yıllardır yaşadıkları topraklardan beşikteki bebelerine varıncaya dek sürgüne göndermek, bu gücün taraftarlarını sorgusuz sualsiz idam etmek, bu gücün yeniden dirilişini engellemek için her türlü tedbiri almak hangi devlet çıkarıyla, hangi devlet aklıyla izah edilebilir?

“Tüm iddialarından vazgeçerek irtidat et; meşruiyet beratını imzalayalım.”

Başta Britanya ve Fransa olmak üzere devrin tüm sömürgeci firavunlarının Osmanlı’ ya dayattığa şey buydu.

Asıl konumuza geçmeden ülkemizin fosilleşmiş bazı gerçeklerinden bahsetmek zorundayız.

Ne yazık ki, tarihimizin sadece %9’ u tasnif edilmiş, tasnif edilen kısım da yabancı sosyal mühendisler tarafından resmî ideolojiyi kutsamak üzere efsanelerle doldurulmuştur. Özellikle yakın tarihimiz üzerine kilitler vurulmuş; yapılan antlaşmaların maddelerinden tutun, tarihe tanıklık etmiş baş aktörlerin hatıralarına kadar tarihe ışık tutabilecek birçok belge yayınlanamaz durumdadır. Bu da yetmezmiş gibi, icat edilen koruma kanunlarıyla gölgesinden bile korkan sistemi bırakın eleştirmek, gık bile demek imkansız hale getirilmiştir.

Böyle bir ortamda Hilâfetin kaldırılması gibi çok kapsamlı bir konu üzerinde nasıl konuşabiliriz? Mevcut konjonktür çerçevesinde bu ne kadar mümkün olabilir, siz okurlarımıza takdirlerine bırakıyorum.

Konumuza geri dönelim.

Hilâfet’ in kaldırılması olayında baş aktörün Britanya olduğunu hepimiz biliyoruz.

Britanya, sömürgeleri vasıtasıyla dönemin en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip ülkesiydi. “Halife-i Ruy-i Zemin” Sultan II. Abdulhamid Han (ra), Britanya’ nın sömürgelerindeki müslüman toplulukları çok iyi yönetmiş ve bu Müslümanları Britanya’ yla karşı karşıya getirmişti. 

II. Abdulhamid Han' dan (ra) sonra hilâfet makamı iyice zayıfladı.

Her ne kadar İslâm’ ın Halifesi konumundaki devrin Osmanlı Padişahı bu işlevini yerine getiremese de böyle bir gücün varlığı bile Britanya ve Fransa başta olmak üzere diğer sömürgecilerin uykularını kaçırmaya yetiyordu.

Sadece bir ünvandan ibaret kalan Halife yani İslâm' ın Başı her ne kadar gücünü ve işlevini yitirmiş olsa da,  derhal kesilmeliydi. Tabi bu firavunlar için Hilâfetin kaldırılması elbet yetmeyecekti.

Bu mazlum millet, kendisini tarih sahnesinde var eden tüm değerlerinden vazgeçirilmeliydi.

Saltanat ve Hilafet’ i aynı anda kaldırmak mümkün görülmediğinden önce saltanat kaldırıldı. Bu durumu kimi tarihçiler, Lozan öncesi Britanya ve sömürgecilere yapılmış bir jest olarak değerlendirirler.  

Kuşkusuz, İngiliz ve Yahudi siyasetinin en büyük hedefi Osmanlı' dan çok Hilâfet Makâmı idi. Lozan’ da kapalı kapılar arkasında dayatılan en önemli konu Hilafetin kaldırılmasıydı.

Nitekim 24 Temmuz 1923 yılında imzalanan Lozan dayatması, Britanya parlamentosunda 6 Mart 1924 tarihinde onaylanacaktı. Yani Hilafetin kaldırılıp, halifenin beşikteki bebelerine varıncaya dek sürgün edilmesinden (4 Mart 1924) iki gün sonra. Britanya Parlamentosu,  Lozan’ ı onaylamak için 8 ay neyi beklemiş olabilir?

Köprünün geçildiği, takkenin düştüğü, baklaların çıkarıldığı günlerdi. Halifeyi kurtarmak adına hutbe okuyanlar, hatta halifelik makamına talip olanlar, birden bire halifeye düşman kesilmişti. Halife ve beraberindekiler aç-susuz, beş parasız, biçare şekilde sürgün edilecek ve gittikleri topraklarda sefalet içerisinde yaşamaya mahkum edilecekti.

Yüzyıllarca İslâm' ın sancaktarlığını yapmış bir nesle reva görülen bu yaklaşım hangi akılla, hangi vicdanla açıklanabilir?

Tek kurtuluşumuz Halifeliğin yeniden ilânıdır!

 Yeryüzünün etki sahası en büyük devleti Türkiye’ dir. Osmanlı coğrafyası, Türkî Devletler, İslâm Âlemi ve bu toprakların sahip çıktığı yeryüzünün mazlum coğrafyaları Türkiye’ nin uyanışı için dua etmektedir. Özellikle başsız ve yetim bırakılmış İslâm Dünyası Türkiye’ den gelecek mutlu haberleri beklemektedir.

İki dünya savaşında birbirinden 60 milyon insanı katleden Avrupalı vahşi sömürgeciler bile kendi aralarında birleşirken, anlı şanlı tarihi olan İslâm Dünyası’ nın birleşememesi, başsız kalması olacak şey değildir.  

Aslında söylenecek çok söz var. Ciğerimizdeki yangın, yüreğimizdeki sızı bitmez.

Bir duayla bitirelim:

Ey Rabbimiz! Bir tesbihin taneleri gibi ayrı düşürülen, birbirine düşman edilen ümmetin birleşmesini bu millet eliyle gerçekleştir. O Aziz İslâm Sancağı’ nı düştüğü yerden kaldır. Bu ümmete basiret, feraset, izzet ver. Bizi yolundan ayırma.  (amin)

Vesselâm...

kenanozmen@gmail.com

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.