Bir öğretmen hikâyesi

İlkokulu köyde okudum. Beşinci sınıf öğretmenimiz Yusuf Görgülü isimli genç bir muallimdi. 1974 yılında ben okulu bitirirken öğretmenimiz çok gençmiş, şimdi fark ediyorum.

Hafızamı yokladığımda çok olumlu notlar, intibalar, hatıralar çıkıyor o yıllara dair. Onun bizi yepyeni bilgilerle donatmak için çırpındığını şimdi daha iyi anlıyorum. Mesela okul içinde bilgi yarışmaları yapılmıştı. Komşu köylere okul olarak ziyaretlere gitmiştik. Onlar da bize ziyarete gelmişlerdi. Gittiğimiz köylerde bilgi yarışmaları yapılmıştı. Bizim köyün öndeydi, hep kazanırdı.

O köylerden birisi geldiğinde yine biz kazanmıştık. Diğer köyün öğretmeni hem çok üzüldü hem de çok sinirlendi. Yenildikleri için öğrencilerine kızıyordu. Kendisi siyah kıvırcık saçlıydı. Yarışma tutanağı olarak düzenlenmiş kâğıdı aldı, elinde adeta yoğurdu, sonra da sınıfın ortasındaki sobanın içine attı. Yusuf öğretmenimiz onu sakinleştirmeye çalıştı. Elini sobanın içine sokup kâğıdı geri çıkardı. Sobada ateş var mıydı bilemiyorum.

Köyümüzün İmam Hatibi Mehmet Hoca ile Öğretmenimizin iyi bir iletişimi varmış. Bugünden geriye baktığımda hem merhum Mehmet Hoca’nın hem de Yusuf Öğretmenimin bu başarılı iletişimde payları olduğunu düşünüyorum. Örnek bir ikili olmuşlardı.  Din dersine bir gün köyümüzün hocası ile öğretmenimiz birlikte girdiler. Öğretmenimiz Hocamızı takdim etti. Sonra kendisi sınıftan çıktı. Belki de diğer dersliğe geçmişti.

dsc-0016.jpg

O derste Mehmet Hocamız bize kabirde münker ve nekir meleklerinin hangi soruları soracağını ve vereceğimiz cevapların ne olması gerektiğini anlattı. Tahtaya yazarak o kadar tesirli ve tatlı anlattı ki, o derste öğretilenlerin çoğu hafızamda;

“Rabbin kim? Rabbim Allah celle celaluhu.

Peygamberin kim? Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s).

Dinin ne? Dinim İslam.

Kitabın ne? Kitabım Kur’an-ı Kerim.

Kıblen neresi? Kıblem Kâbe-i Müşerrefe…”

Mehmet Hocamız bir derste de taharet konusunu işlemişti ki, o dahi bütün detaylarıyla aklımdadır. Allah rahmet eylesin.

Yılsonunda tiyatro ekibi oluşturulmuştu. Her birimize rol verildi. Hazırlandık, köylülerimize oynadık.

23 Nisan şenlikleri ardından köy okulları kapanırdı o yıllarda. Son sınıfta dersler bitti, okul kapandı. Öğretmenimiz içimizden üç kişiyi köyüne götürdü. Üç kişi neye göre seçilmişti, orasını hatırlamıyorum. Ama onlardan birisi bendim. Babam 50 lira harçlık verdi. Üzerinde elinde tüfekli asker bulunan 50 lira. Harcamaya ihtiyaç olmadı. Öğretmenimiz bütün masraflarımızı karşılamıştı.

Önce şoseye kadar yürüdük. Oradan Alaca ilçesine giden bir kamyonet denk geldi. Onun arka kısmının üstü açıktı. Oraya binip gittik. Hava güzeldi. İlçede bir akrabasının evini ziyaret ettik. Sonra yürüdük Değirmendere Köyüne kadar. Yol üstünde bir köyden geçtik. Pınarı gürül gürül akan bir köyden. Elimizi yüzümüzü yıkadık, su içtik.

Akşam öğretmenimizin ailesiyle tanıştık. Sonra bir odaya yataklarımız hazırlandı. Öğretmenimiz sabah köyün çevresinde bir süre gezdirdi. Sonra bizi okulun yanına götürdü. Kendisi eve uğrayıp gelecekti. Orada köyden bizim yaşlarımızda 3-4 çocuk vardı. Öğretmenimizin gelmesini beklerken onlardan birisi, “Ben cennetin de cehennemin de dünyada olduğuna inanıyorum. Burada bulgur aşı yiyerek yaşayanlar cehennem hayatı yaşıyor, kebap yiyenler cennet hayatı yaşıyorlar” dedi. Biz ise, “Ölünce görürsünüz cennet cehennem var mı yok mu?” diye tehditli bir cevapla karşılık verdik.

Öğretmenimiz geldi. Köyden ayrıldık. Alaca’ya gittik. Domatesler yeni çıkmaya başlamıştı. Biraz ekmek ve domates aldı öğretmenimiz. Jandarma karakoluna kadar neyle gittiğimizi hatırlamıyorum. Oradan bizim köye beş kilometre yürüyerek gidiliyor. Biraz yürüyüp yokuşun ortalarında bir yerde mola verdik. Mola da turfanda çıkmış domates ve taze somunla karnımızı doyurduk.

dsc-0017.jpg

Ortaokul birinci sınıfta yatılıydım. Tatil için köye gittiğimde öğretmenimin hanımı Arzu yenge beni görünce, “Yüzün ne kadar beyazlaşmış” diye tepki verdi. Bu normaldi. Çünkü köydeyken keçilerimizi otlatırdım. Çoğunlukla güneşe maruz kalırdık ve yüzlerimiz koyu esmer renge dönüşürdü. Şehirde gün ışığına az çıktığımdan normal rengime kavuşmuştum.

Ben ortaokul ve liseyi Çorum’da okurken Öğretmenimiz bizim köyde bir süre daha görev yaptı. Sonra Ankara’ya göç etmiş.

Lise bitti. Üniversite öğrenimi için Ankara’ya gittim. Yaz döneminde Ankara’nın Siteler bölgesinde subay lojmanları inşaatında bizim köyden kalabalık bir grup çalışıyordu. Kimisi sıva ustası, kimisi amele. Ben de yaz tatilini fırsat bilip onların yanında çalışmaya başladım. İzinli olduğum bir gün Yusuf Öğretmenim ziyarete gelmiş. Çalışanların neredeyse yarısı onun öğrencileriydi. Benim de orada çalıştığımı ama o gün izinli olduğumu öğrenmiş, selam söylemiş.

1986 yılında üniversiteyi bitirdim, İslâm Mecmuası’nda çalışıyordum. Bir gün Kanada asıllı Müslüman Lokman Naci ile röportaja gitmek üzere işyerinden çıktım. Ziya Gökalp Caddesinde bir taksiyi çevirdim, bindim. Direksiyonda Yusuf Öğretmenim vardı. İkimiz de hem şaşırdık hem sevindik. O muhtemelen ek iş olarak taksi şoförlüğü yapıyordu. Belki de emekli olmuştu. Beştepe’ye merhum Remzi Matur Ağabeyin evine gidiyordum. Yol boyunca sohbet ettik. Sonrasında o para almamak için ben ise vermek için epey ısrarcı olduk. Sonunda ikimiz de memnunduk.

2011 yılında İstanbul’dan yönetim kurulumuzu temsilen Deniz Feneri Ankara şubemizin kermes açılışı için Ankara’ya gitmiştim. Kermes Kocatepe Kültür Merkezi’nde yapılıyordu. Açılış için beklerken Yusuf Öğretmenimi aradım. “Ankara’dayım. Müsait olursanız sizi ziyaret etmek istiyorum” dedim. Nerede olduğumu sordu. Sonra da 10 -15 dakika gibi kısa sürede geldi. Ankara Şube yöneticilerimiz, bağışçı ve gönüllülerimiz, Deniz Feneri’nin Ramazan Ağabeyi ve Yusuf Öğretmenimle birlikte açılış kurdelasını kestik.

Açılıştan sonra beni Arzu yengemle görüştürmek için evine götürdü. Yenge evde yoktu. Yakında oturmakta olan kayınpederinin evine gittik. Yenge, anne babasını ziyarete gitmişti. Eve gittik ama içeri girmedik. Zira benim acelem vardı. Öğretmenim Arzu yengeyi dışarı davet etti, “Seni birisiyle görüştüreceğim, bakalım tanıyabilecek misin?” diyordu. Köyden ayrıldıktan neredeyse 35 yıl sonra Arzu Yenge karşısında beni görüyordu. O hatırlamak için hafızasını zorluyor, Öğretmenim hatırlaması için ısrar ediyordu. İki tarafın çabası saniyeler sürdü. Sonunda Öğretmenim “Çakır Köyü” ipucunu verince Arzu Yengemin ağzından “Recep!” ismi çıktı. Hemen hatırlayamaması normaldi. Geçen yıllar içinde ben çok değişmiştim. Gördüm ki o daha az değişmiş.

Bana ilk sorusu, “Annen hayatta mı?” oldu. “Hayatta elhamdülillah” dedim. “Telefonunu bana ver, arayacağım” dedi. Sonra da şunları söyledi: “Sizin köyden dört hanımın çok iyiliğini gördüm. O iyilikleri ömrüm boyunca unutmayacağım. Birisi annen, birisi Yüksel Abla, birisi Muzaffer Abla, birisi de Şerife Abla” dedi. Yüksel Abla dediği kişi halamdı. Geçtiğimiz yıllarda vefat etti Allah rahmet eylesin. Muzaffer Abla dediği ise teyzemdi. Dördüncü hanım da evleri camiye ve okula yakın, anlayışlı, bilge bir hanımdı. O da rahmetli oldu.

Arzu Yengem annemi arayıp konuşmuş. Kısa bir süre sonra Yusuf Öğretmenim eşiyle birlikte bizim köyü gitmişler. Yüksel halamı da ziyaret edip yıllar öncesinin hatıralarını yâd etmişler.

İyilikler birer tohum gibidir. Yüreklerde her daim yeşermeye devam eder.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum