Bu fırsat kaçarsa Batı yeni Hitler doğuracak!

Yarın Londra'da başlayacak G-20 zirvesi bizi ne kadar ilgilendiriyor? Ya da, toplantıyı ne kadar yakından takip ediyoruz? Krizin Türkiye'de algılanma biçimine bakılırsa zirve; "hangi büyüklükte destek paketi çıkacağı"nın ötesinde kimse bu zirvenin içeriği, niteliği ve tarihi misyonuyla ilgilenmiyor. Bugüne kadar finans sistemine trilyon dolarlar aktaranların yeni sürprizleri ne olabilir?

Zirve öncesi Alman medyasına "sızdırılan" bilgilere bakılırsa 2 trilyonluk bir paket söz konusuymuş! İngiltere'nin önerdiği, zirveye katılacak liderlerin önceden onayladığı iddia edilen gizli paket dışında, yine İngiltere'nin katılımcı ülkeleri ikiye ayırdığı, merkez ülkeler dışındakileri görüntü olmanın dışında anlam yüklemediği gibi bir skandal da patlak vermişti.

Ama bu kadar mı? Türkiye bu zirveye neden dikkat etmeli? Çünkü; dev destek paketi dışında, Londra zirvesi küresel krize çözüm bulunup bulunulamayacağına ilişkin son fırsat. Dahası, bu zirve ekonomik anlamda bir nevi "Yalta Zirvesi" anlamı taşıyor. Daha yalın bir ifadeyle, dünyanın bundan sonraki haliyle ilgili ipuçlarını bu zirve sonuçlarıyla elde edeceğiz. Abartmıyoruz; bu zirve çok önemli. Neden mi?



Krizin gerekçelerine ilişkin esaslı bir tartışma yaşanacak. Yapısal bir çözüm üretilemezse ya da kabul edilmezse bu yıl sonuna doğru kriz bambaşka bir boyut alacak. Sadece destek paketiyle sınırlı kalınırsa, çözüme ilişkin küresel konsensus oluşturulamazsa şu an ekonomik olan kriz jeopolitik değişimi başlatmış olacak. Çok ciddi güç mücadeleleri başlayacak, bu mücadele giderek ekonomik boyuttan siyasi ve askeri boyuta yönelecek. ABD, Rusya, Çin ve AB ülkelerini içine alacak bu hareketlenme uluslararası siyasi sistemi sarsacak.


Londra'da toplanacak 20 ülke şu an dünya ekonomisinin yüzde seksenini temsil ediyor. Bu ülkeler şimdiden ikiye ayrılmış durumda. Anglo-Amerikan cephe ve diğerleri. Bu diğerlerinin içinde Rusya, Çin, Kıta Avrupası var. İki cephenin krize yaklaşımında ve çözüm önerilerinde belirgin farklılaşma söz konusu. Bu farklılık bir zirvede aşılabilecek türden değil.


Anglo-Amerikan cephe küresel ekonomik sistemin, finans sisteminin olduğu gibi muhafazasını isterken trilyon dolarlık destek paketleriyle çözüm üretilebileceğini düşünüyor. Bırakın sistemi kökten değiştirmeyi, bir reform bile öngörmüyor. Aynı zamanda finans sistemi üzerindeki "koruyucu", "dokunulmaz" rolünü devam ettirmek istiyor. Bu yönüyle Anglo-Amerikan cephe muhafazakar diğerleri ise reformcu oluyor. Çünkü diğerleri bu sistemde köklü değişimler istiyor.


Bazılarına göre Londra zirvesi'nde işte bu Anglo-Amerikan kapitalizm sorgulanacak, hatta yargılanacak. Tartışmalara bakılırsa dünyanın büyük bölümü bu yargılamayı çoktan yapmış. Bu cephenin küresel ekonomik sistem üzerindeki tek yanlı denetimini, kendilerinin denetimden muaf olmasını reddediyor. Mesela ABD, İngiltere ve İsviçre'nin IMF denetimine alınmasını istiyor. Aynı çevreler doların küresel hegemonik gücünü reddediyor ve küresel ortak kur öneriyor. Bu öneriyi seslendirenler Rusya ve Çin. Barack Obama ve ekonomik kurmayları öneriyi reddetti ve doları güçlü tutma politikasına vurgu yaptı.


Zirvenin uzun vadede etkili olacak en önemli boyutu İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik sistemi sorgulaması, bu dönemde etkili olan kapitalizmi yargılaması. Bu tartışma, yukarıda da değindiğimiz gibi, jeopolitik eksen kaymalarına yol açabilecek ve bölgesel çatışmalara kadar uzanabilecek. Ama çatışma Batı'nın kendi içinde yaşanacak gibi. Yani zirve, küresel konsensus oluşturacakken bölünmeye yol açabilecek.


Sanayi üretimi 1930'lardaki Büyük depresyondan çok daha hızlı. Haziran 1933'da yine İngiltere'de "Londra Ekonomik Konferansı" düzenlenmişti. Tıpkı bugünkü gibi. Hitler bu dönemde ortaya çıkmaya başladı. Fransa altın rezervini bu dönemde New York'tan çekti. Ardından 2. Dünya Savaşı yaşandı ve sonrasında yeni bir ekonomik sistem kuruldu. İşte dünya şu an 2. Dünya Savaşı galiplerinin, yani İngiltere ve ABD'nin şekillendirdiği sistemi yargılıyor ve bu çok büyük bir dava. Benzer içimde Wall Street'te bulunan ve şu an 23 trilyon dolarlık mevduatı kontrol eden Menkul Kıymetler Depo Kurumu'nun (Depository Trust Company, DTC) ABD'de bulunmasına bile itiraz ediliyor artık.


O zaman Franklin Roosevelt ve Winston Churchill'in patronluğunda şekillenen sistem, 1990'larda Bill Clinton ve Tony Blair döneminde zirve yaptı. Şimdi Barack Obama ve Gordon Brown bu sistemi kurtarmaya çalışıyor.


Zaten son derece adaletsiz kurulan denklem Soğuk Savaş dönemi boyunca ABD ve İngiltere'ye küresel üstünlük sağlamış dünyayı memnun etmemişti. Şimdi aynı güçler aynı sistemi kendi kontrollerinde tutarak bu gücü 21. yüzyılda da sürdürmek istiyor. Diğerleri ise buna karşı. Ama ilk kez diğerlerinin eli bu kadar güçlü.


Kriz küresel bölünmeye neden olursa bu çatışma öncelikle ABD ve Avrupa'nın içinde olduğu bölgede ciddi bir ayrışmaya neden olabilecek. Sanıldığı gibi Rusya ve Çin'le Batı arasında değil. Çünkü şu anki tartışma Anglo-Amerikan cepheyle dünyanın geri kalanı arasında yaşanıyor.


Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın "daha sıkı mali denetim sağlama önerisi reddedilirsi zirveyi terk ederim" şantajı ile Almanya'nın krizin başlangıcından bu yana sergilediği tavır, Batı'nın kendi içinde ayrışması ihtimalinin ipuçlarını verir nitelikte. Çünkü iki çevre arasında krize yaklaşım konusunda başından beri anlaşmazlık yaşanıyor.


Kriz buradan görüldüğü gibi değil. Dünya sisteminin temellerini sarsıyor. Yeni ekonomik sistem tartışmaları başarıya ulaşsa da ulaşmasa da bir sistem şekillenecek. Ya uzlaşmayla ya da çatışmayla. Yeni bir ekonomik düzen şekillenecekse yeni bir siyasi düzen de şekillenecek. Buna bağlı olarak ne tür bölgesel krizlerin geleceğini tarihe bakarak öğrenebiliriz…

Önceki ve Sonraki Yazılar