Cemil Meriç'in Endüstriyalizmi: Saint Simon

Cemil Meriç, Saint Simon’u benzersiz bir üslûpla kalemle alır. Kitap 1967’de yayınlanır. Kitabın neşredildiği tarihteki yaşı elli bir. Görmeyeli yedi yıl olmuştur. Kaderin başarma imkanı vermeyen adamıdır Meriç. Simon’da kendi kaderiyle bağdaştıracağı paralellikler bulmuş olmalı. Sefalet, işsizlik, ilim adamı yalnızlığı… Simon’u konuştururken kendisi konuşuyor hissine yakalanmak ihtimaldir: “Hiçbir eserim yankı uyandırmadı. Hayatım bir bozgunlar dizisi. Ama düşeceğime hep yükseldim. Başarısızlıklarım birer tecrübe oldu. Heine, ‘Büyük acılarımdan küçük şarkılar yaptım’ diyordu. Saint Simon zilletlerini düşünceye çeviren adam. Elli yaşındadır. Elli yaş emeklilik çağı. Ama o hayata yeni başlıyor. Kuvvetine inanıyor ve bahtiyardır” (MERİÇ, 1967: 11).

 

Bir benzerlik daha vardı. Saint Simon “1822’den sonra sıhhi ve maddi vasiyeti büsbütün fenalaşmıştır. 1823’deki intihar teşebbüsünü, yalnız tek gözünü kurban vererek atlattı.” (FINDIKOĞLU, 1965: 294). Simon’un bir gözü kördü.

 

Yeni bir toplum kurulmaktadır. Avrupa’da feodal toplum yıkılıyor, kilise topraklarına el koyuluyor. Türkiye’de ise DP iktidarı altında tarım endüstrileştirilmişti. Meriç için Simon’un kaderi ile kendi kaderi arasında benzerliğin temelleri çok yönlüdür. O dönemlerde tarımda sanayileşmenin sosyal patlamalara sebep olmaması Almanya ile imzalanan 1961 yılı “İş Gücü Alımı Anlaşması” ile açıklanabilir. İşçi göçü alımı 1973 yılında durdurulmuştu. İşçi sınıfı teorisi yapmak mümkün değildir bir süre.

 

Simon’un proleterya sosyalizmine gidemeyişi ile Meriç’in Marx’tan kopuşu arasında paralellik oluştu. Simon bir Kont eskisidir; Meriç de Hatay’ın Cumhuriyet’e geç bağlanmasıyla bir sınıfa dahil olma imkanını yitirmişti. Yeni bir toplum kurulurken ikisinin elinde de kalem ve tefekkürden başka alet yoktu. Üstelik endüstri hayranlık verici idi: “Teolojik inançlar yıkılalı beri Avrupa’nın nasıl bir anarşi içinde kıvrandığını anlatıyordu. Bu keşmekeşten kurtulmanın tek yolu vardı: Yeni bir felsefe kurmak. Yeni cismani kuvvetle (endüstri), yeni manevi kuvvet (ilim) elele vermeli; iktisat her türlü müspet politikanın temeli olmalıydı. Teolojik ahlâk iflas etmişti; oysa her toplum ahlâka dayanmak zorundaydı. Demek yeni bir ahlâka, gerçekçi ahlâka ihtiyaç vardı” (MERİÇ, 1967: 59). Tarım nüfusu çözülmekte o yıllar. Kentlere doğru bir işçi dalgası geliyor. Gecekondular yapılıyor. Köyün ahlâk değerleri kırılarak kentlere sirayet ediyor. Bu ahlâkın kentlere hayat vereceği düşünülemez. Meriç “köy”ü düşünemiyor. Yazılı metinlerle dokunuyor “düşünceye”. Oysa köyü yazmamıştır. Şehir merkezli düşünmek zorunda kalmıştır. Şehir demek; fabrikalar, apartmanlar, üretim, bunaltı, işçi kültürü, ihtiraslar, karşılıksız aşklar, melankolik adamlar demek. Türk toplumunun “cemaat” yapıları olduğunu fark edemedi. Karşısında politik güçler, ideoloji giyinmiş muhterisler, sokak savaşları gördü. Mahalle’ye gelemedi.

 

Simon’u konuştururken Türkiye’yi konuşuyor gibidir. Politik yaşama kaos hakimdir. İhtilal yaşanmıştır. Menderes idam  edilmiştir: “Bugün toplum krallarla halk arasında çalkalanıp durmaktadır. Bu çalkantılar arkası gelmez devrimlere yol açıyor. Krallar teolojik ve feodal sistemin temsilcileri. Ama ilimle endüstri gelişti, kralların egemenliği sarsıldı. Toplum iki yoldan birini seçmek zorunda: Ya akıl almaz bir geriye dönüş, ya sonu gelmez bir düzensizlik. Onu bu çıkmazdan nasıl kurtaracağız (…) manevi düzeni kurmak lazımdır (…). Bu ilkeleri bulmak için kimleri görevlendireceğiz? Alimleri, uzmanları mı? Hayır. Hem umumi kültüre sahip hem pozitif metodu kullanmasını bilen fikir adamlarını” (MERİÇ, 1967: 64-65). “Her halde İhtilalden sonraki Fransa, Saint Simon’un isteklerine cevap vermiyor. Çünkü henüz endüstriyel olmayan tabaka ve meslekler vardır” (FINDIKOĞLU, Sosyalizm, 1965: 297). Bu noktada Simon’un parabolünden biraz bahsetmek gerekir. Simon, bir toplumda elli fizikçi, elli kimyager, elli fizyolojist, elli bankacı, iki yüz tüccarı, altı yüz ziraatçiyi, elli demir atölyesi şefini kaybettiğimi varsayarsam Fransa ruhsuz bir bedene döner, der. Sonra ikinci düşünceye geçer: Hakim, papaz, nazır, toprak sahibi, zabit, tüm artistokratça hayat sürenleri (otuz bin kadar) kaybedersek, devlet bunlardan dolayı zarar görmeyecektir, sonucuna varır (FINDIKOĞLU, 1965: 296). Böylece parabolün birinci kısmındaki tabaka ve zümrelerin tümünü tek kelime altında toplamıştır: İndustrie. Fındıkoğlu kelimeyi şöyle tanımlar: “Latince, zeka kabiliyet demektir (…) müellifimize göre bu kelime bizim bildiğimiz dar manaya, sanayi (…) manasına gelmiyor. Ona göre içinde her çeşit çalışma bulunan bütün meslekler ‘sına-i ındustriel’dir. Eski, boş tufeyli tabakaların yerine ındustriellerin geçmesi lüzumunu ileri sürdüğü zaman buna fabrikatör kadar mühendisi, amele kadar esnafı, köylü kadar alimi de ithal etmektedir (…). Bütün bu faaliyetler teknik tekemmülü, teknikte tefekkür faaliyetini önceden farzettirmektedir” (FINDIKOĞLU, 1965: 296-297).

 

Simon, içtimai inkişafı pozitivizm ile şakirdi Comte’un arasına girerek tanımladı. Geist olarak kabul ettiği “üç hal” kanununu ekonomik bir muhteva ile doldurmuştur. Comte’un teolojik-metafizik-pozitivist merhalelerini; feodalizm-ihtilal-sınai cemiyet merhaleleri halinde düşünmüştür. Köktenci liberalizmin ilkelerini ileri sürerek önceki toplumu tasfiye ediyor ve bilim sayesinde üretici güçlerin hızla gelişmesinin bu toplumsal dizge içersinde yükselen çelişkileri ve devrimci altüst oluşları kısa bir zamanda silip süpüreceğini varsayıyordu. “O (Simon) bununla üç hal kanununa bariz bir sosyolojik, hatta ekonomik veche vermektedir (…) sınai kateşizminde ‘cemiyetin bütün reel kuvvetleri, netice itibariyle endüstride temellenmektedir’ der (…); sistematik yürütümde bu, tarihi maddecilik düşüncesini ifade eder. Hakikatte (…) sonradan Marx tarafından kurulmuş olan (…) tarih nazariyesinin öncüleri zümresine mensuptur” (FREYER, 1977: 44). Meriç’te Comte’un pozitivizmine direnç görürüz. İnanmak ihtiyacı içinde Simon’a sarılmıştır. Ancak Simon’un ‘Yeni Hristiyanlık’la ilgili söyledikleri Müslüman topluma bir şey ifade etmez. Medeniyetin gidişatına karşı çaresiz kalmıştır. Endüstriyel toplumdan başka bir toplum varsayımı yapamaz. Köy çözülmese, fikrine varamaz bir türlü. Aslında Pozitivizme yenilir. Sanayi inkılâbının etkilerini aşamaz. “Bu Ülke”de Kemal Tahir’i konu alır. “Onun sosyalizmi alıştığımız sosyalizmlerden çok başka” cümlesinden öteye geçen bir fikir sahiline ulaşmaz.

 

Entellektüeli yeni toplumun temeline koyar Simon. Bu, Meriç için de kabul edilebilir bir sonuçtur. Marxizm’den ayrılış ama sosyalizme tutunuş için “orijinal bir fikir”dir. Şöyle yazar: “Marx’tan önceki bütün sosyalizmlere ütopyacı demek yanlış. Saint Simon ne kadar ütopyacı ise, Marx da o kadar ütopyacı” (MERİÇ, 1967: 53). Komünizmden  “ehliyet” kavramı ile kopar: “Sosyalizm mülkiyetin (…) bir anda yok edilmesini istemez (…) toplumu ehliyet yönetecek. Ama herkes yararına. Eğer ehliyet önce yoksulla ilgilenmiyorsa ödevine ihanet ediyor. Yoksul kalmamalıdır toplumda” (MERİÇ, 1967: 53-54). Meriç için, Marx’ın Simon’dan farkı derin bir radikalizmdir. O’nun, ”Devlet kendiliğinden kalkmaz onu yıkmak lazım” (MERİÇ, 1967: 107) sözüne katılmıyor gibidir. Kitabı boyunca bir kez Saint Simon’u eleştirir, o da panteizmi hakkında: “en büyük zaafı panteizm” (MERİÇ, 1967: 126). Ancak onu da fazla önemsemez: “Bütün zaafları aynı kaynaktan geliyor: Dogmatik bir tarih felsefesine kapılış, aşırı bir iyimserlik ve panteizm. Bu girift düşüncenin bütün zaaflarını (…) sayıp dökmeğe ne lüzum var? Saint Simon, bir çığır açıcı, bir müjdeci, hatta bir kurucu” (MERİÇ, 1967: 128).

 

Meriç, aristokratik ve feodal bir düzenin yıkıldığı toplumda fikir verdi. Marx’ın rasyonalizmi yerine Simon’a kaçışı biraz da bundan: “İnsanı egoizm zindanından ancak ahlâk kurtarabilir (…) ölüm döşeğindeki son sözleri seviniz (…) iradenin zembereği sevgi (…) sosyal bir ahlâka, bir mistiğe ihtiyaç var. Dinin yerine gelecek bir mistik” (MERİÇ, 1967: 84). Simon’un tekliflerini şakirdce anlatıyordu: “Miras kalkmalı servetler devletin eline geçmelidir (1967: 82), servetler arasındaki farklılaşma önlenemez, emekle elde edilmiş mülkiyet meşrudur (1967: 82), hem mühendis hem idareci hem maliyeci olarak önemli kişilerden oluşmuş kadrolar oluşmalıdır (1967: 92), devlet eninde sonunda bir bankalar hiyerarşisine dönüşecektir (1967: 91), eski feodal ve aristokrat sınıflar ürettikleri kadar kazanacaklardır (1967: 61).”

 

Meriç, Saint Simon kitabında Türkiye’deki ‘muhafazakar’lığın ipuçlarını verdi. Endüstriyi “asalak sınıfın” (köylülüğün) yerine koydu. O’na göre, sanayileşme, çalışanlar sınıfını tek hakim sınıf kılmaya araç olabilirdi. Belki endüstriyelleşmiş bir Osmanlı düşlemişti. “Devleti en kalabalık ve en yoksul sınıfların yararına yeni baştan düzenlemek” (1967: 93) fikrinin varacağı ufukları gösteremedi. Teknolojiyi reddetmeyen ama proleteryayı sefaletten kurtarmak için de üretimi arttırmaya (1967: 81) yönelen  imadadır. “Hepimiz bir parça Saint Simon’cu değil miyiz?”  (1967: 94) sorusunun altında biraz da gerçeklerden kopuş vardı. Simon’cular hakkında yazdıkları Meriç için de söylenebilir sözlerdi: “fazla entelektüeldiler (…) işçi değildiler, işçiyi anlayamıyorlardı (…) zirvelerde kaldılar ve (…) dış dünyaya ilgilerini kes(mişler)di” (1967: 93).

 

Meriç yaşasaydı, Simon’un fikirlerinin yeni bir toplum inşa ettiğini görebilecekti. Endüstriyel kapitalizm mistik müteşebbisleriyle harekette... Meriç fikrin analitik eleştirisinin peşinde değildi. Kalemini kamera vizörü gibi kullanıyordu. Montajlar ve geçişler yapıyordu. Marxizmin  “düşünenler” için ciddiye  alındığı bir dönemde yaşadı ve Türkiye’nin kaderi olmadığını hatırlattı. Kah Hind dedi, kah Osmanlı. Yazdıkları fikri manada yenilmiş bir kitleye Marx’ı eleştirebilme imtiyazı vermiştir. Türkiye’nin makûs talihini Marxist olmayan bir yolla aşma umudu verdi. Mağaranın içinde gün ışığı aradı. Dili büyük bir terkîb. Bir tek adamı çok  yazdı: Saint Simon. Fakat Simon O’nu yerliliğe taşımayacaktır. Avrupa’dan hiç dönemedi aslında. Değişen, “Asya” idi. Tagore’un ağzından şöyle konuşur: İnsan mahpustu, onu Batı’nın tekniği kurtaracaktı. Biri ruhtu, öteki madde. Paylaşmacı mistik ruh, zenginleri egoizmin zindanından kurtarıyor. Bir başka Avrupa daha vardır üstada göre. Bütün kitapları Saint Simon’un şerhi sayılabilir: Doğu’dan kopmayan Batı, yobazlaşmayan iman. Mabetler her çağda ziyaretçisiz. Kime yazıyorsun bu mektubu? Elinde hiçbir adres yok... Vüzûhsuz bir imanı va’zetti. Simon gibi.

 

Cemil Meriç’i Saint Simon’a götüren her halde Türkiye’nin kalkınma davasıyla ilgili bilinçaltıydı. Endüstriyel sosyalizmin “banka” kapitalizminden kurtulamaması manidar. Dolayısıyla Türk düşünce tarihinde Owen, Fourier, Rousseau, Campenella tarzı sol bir damarın oluşması daha muhtemeldi. Meriç’in asıl bunlardan bahsetmesi beklenmeliydi. Kapitalizmi (endüstriyelleşme üzerinden) yegane modern süreç gibi algılamaktan kurtulamadı. Türkiye’nin ekonomik ve kültürel özellikleri, köycü –kırcı sosyalizmleri öne çıkarabilirdi. Meriç Avrupa’nın maddesine meftundu belki. İbn Haldun’un dediği gibi “güçlüler, zayıflarca taklit edilir.” Göstergeler göreni büyülüyor. Meriç hikayesini yazdı. Şahsında, “Saint Simon aramızda yaşıyor” (MERİÇ, 1967: 94) .Bir mistik pozitivist, endüstriyalist.

 

  • MERİÇ Cemil, Saint Simon, Çan Yayınları, 1967
  • FINDIKOĞLU Z.F., Sosyalizm, İ.Ü. İktisat Fakültesi Yayınları., 1965
  • FREYER Hans, İçtimai Nazariyeler Tarihi, Çev.: Tahir Çağatay, AÜ. DTCF Yayınları., 1977 

Önceki ve Sonraki Yazılar