İki eksen, dört "sermaye" ve TRT-Türk devrimi - (4)

Tam da dünyaya esaslı şeyler söyleyebilecek bir "yer"deyiz: Ama ne söyleneceğini de, nasıl söyleneceğini de bilmiyoruz.

Temel varoluşsal sorunları halletmeden, televizyon da yapamayız, sinema da, müzik de, felsefe de...

İki Eksen

Makro düzlemde medeniyetler, mikro düzlemde ise insan, iki temel varoluşsal eksen üzerinde varolur, varlığı anlamlandırabilir, varlığı varoluşa getirilebilir: Yatay eksen'le dikey eksen.

Yatay eksen, kurucu irade'nin oluş ve varoluş mekânı; dikey eksen'se, yaratıcı ruh'un. Yatay eksen, söz'ün oluşum adresi; dikey eksense, öz'ün. Öz, vasat'a; söz'se vasıta'ya tekabül eder: Söz, özün oluşturduğu vasatın sunduğu ruhu / öz'ü / etika'yı/ dil'i / asıl'ı / norm'u hem ifade eden, hem de bu vasatın ifadesi olan vasıta'ya / estetika'ya / söz'e / üstdil'e / usûl'e / form'a yalnızca hayat değil, aynı zamanda hayatiyet kazandıracak bir kıvama ulaştığı zaman özlü söz'e ulaştırır bizi.

Her söz, bir özün ürünüdür. Her sözde, bir öz gizlidir. Özsüz söz olmaz. Ama aslolan özlü söz söyleyebilmektir.

Nietzsche'den Wagner'e, Şems'den Mevlânâ'ya...

Söylediklerimizi iki farklı örnekle sınamakta yarar var: Nietzsche ile Wagner arasındaki o derinlikli aşk ve nefret ilişkisi ve "kavga"sı, özün özlü söze nasıl dökülebileceği yakıcı sorunuydu. Fakat sonuçta, Nietzsche, başlangıçta aşkla bağlandığı Wagner'e ve müziğine savaş ilan etmişti. Peki, neydi bu trajik durumun nedeni? Şuydu: 19. yüzyılda, karşı-Aydınlanma çağı'nda, öz dekadans yemiş, söz deforme olmuştu. O yüzden Nietzsche, "Batı uygarlığının bize söyleyebileceği tek yeni şey, yeni bir şey söyleyemeyeceği gerçeğidir" diyerek açıklayacaktı bunu. Sonuç: Avrupa uygarlığı, iki dünya savaşıyla birlikte "tarihten çekildi".

Benzer bir ilişki 7 asır önce Şems'le Mevlânâ arasında yaşanmıştı: Şems'le Mevlânâ arasındaki ilişki Nietzsche'yle Wagner arasındaki aşk ve nefret ilişkisi gibi bir ilişki değil, aşk ve muhabbet ilişkisiydi: O yüzden Şems'le ruh üflenen, hayat bulan öz, Mevlânâ'yla hayat olmuş, söz olarak dilegelmişti: Ve öz'le söz bütünleşmiş; böylelikle özlü söz tahakkuk etmiş, hayat vermiş, hayat sunmuştu insana, tabiata ve bütün varlığa. Sonuç: Şems'le Mevlânâ'nın aşk ve muhabbet ilişkisinin inşa ettiği özlü söz, Osmanlı medeniyeti şeklinde yemiş vermişti.

Dört "Sermaye"...

Türkiye'de sinema yapan insanların da, televizyon yapan insanların da, müzik yapan insanların da, felsefe yapan insanların da ne esaslı özleri var, ne de -söyleyecek- özlü sözleri.

Başka her alanda olduğu gibi televizyonda da dikey eksenle / öz'le, yatay ekseni / söz'ü buluşturabilecek, dünyaya özlü söz söyleyebilecek bir atılım gerçekleştirebilmek için başlıca dört sermayenin aynı anda vücut bulması zorunludur: Entelektüel sermaye, estetik sermaye, "teknik" / televizüel sermaye ve ekonomik sermaye.

Temel varoluşsal sorunları anlamayı ve anlamlandırmayı mümkün kılan bu dört sermayeden biri veya birkaçı eksik olduğu zaman, yaptığınız televizyonu kalıcılaştırabilmeniz çok zordur. İşte TRT Türk, bu dört sermayenin de -şu ya da bu oranlarda da olsa- görülebildiği handiyse tek televizyonu olduğu için Türkiye'nin, sessiz, sakin ve derinden bazı kalıcı işlere imza atabiliyor.

...Ve TRT-Türk

Çeşitli, birbirinden farklı ve zengin haber programlarıyla TRT-Türk, Türkiye'de televizyon haberciliğinde devrim yapmayı başardı. Her bakımdan çığır açacak, önaçacak dört dörtlük bir televizyon yapabilmesi, habercilikteki atılımı başka haber programlarında ve diğer televizyon program türlerinde de gerçekleştirebilmesi için, iki ekseni pergel metaforu ile işletecek, hayata geçirecek şekilde dört sermaye'yle tam olarak donatabilme kaygısı ile hareket etmesi gerekiyor TRT-Türk'ün.

İşte o zaman TRT-Türk, hem öncü dünya televizyonlarının neden öncü, önaçıcı olduklarını, hem de yapacağı işlerin neler olduğunu daha iyi görebilecektir.

Sözgelişi, İngiliz televizyonculuğu, özellikle de haberciliği stilize'dir; Fransızlarınki, "factual"dir; Amerikalılarınki ise aktüel, dolayısıyla dinamiktir. Neden? Buraya kadar söylediklerimde gizli bunun nedenleri.

Peki, Türk televizyon/culuğ/unun kendine özgü bir tarzı / dili, televizyoncuların böyle bir kaygıları ve bu kaygıları hayata geçirebilecek ufukları ve birikimleri var mı?

TRT-Türk'ü burada kısmen de olsa ayırıyorum ama TRT-Türk'ün dünya çapında ses getirebilecek ve dünyaya yayın yapan bir televizyon olarak dünyanın entelektüel birikimini bize özgü bir ruhla ve dille dünyaya sunabilecek bir yayın politikası ve stratejisi yok. Eğer böyle bir yayın politikası olsaydı; habercilikteki atılımı, dünyanın entelektüel birikimini -tıpkı İngilizlerin Channel Four'unda, Fransızların TV-5'inde olduğu gibi- harekete geçirecek çapta tartışma programlarıyla ve bu ülkede bizim dünyaya söyleyebileceğimiz esaslı şeyler olduğunu gözler önüne serebilecek, gösterebilecek, kültür, sanat ve düşünce programlarıyla da -özgün formatlar üreterek- gerçekleştirmeyi başarabilirdi. "Gazeteci Gözüyle" gibi uyduruk, "Avrupalı" gibi kompleksli programlar, bu eksikliğin hangi boyutlarda seyrettiğini gösteriyor.

TRT-Türk'ün böylesi bir atılımı gerçekleştirebilmesi için, öncelikli olarak, temel yapısal, idarî, entelektüel problemlerini halletmesi ve ardından da dünyanın gündemini oluşturacak ya da mevcut gündemi en imajinatif ve özgün şekillerde yorumlayacak stratejiler geliştirmesi gerekiyor. Dünyada bu iki temel stratejik kararı alabilen televizyonlarda (İngiliz, Fransız ve Amerikan televizyonları burada yine öncüdür) yapılan programlara ve geliştirilen formatlara, iki eksen ve dört sermaye ilkeleri üzerinden bakıldığında söylemek istediklerim daha iyi anlaşılacaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar