Satırdan Okuyarak Önce!...

Kitapla haşir neşir olmak, hemdem olmak kendini geliştirmeyi hedef olarak gören herkes için çok önemlidir.

Beşeriyet serüvenimizde insan olmak yolunda çıktığımız adımlarda kitabın, kalemin yeri elbette görmezden gelinemez.

Satırlardan okuyarak önce sadırdan okumayı öğreneceğiz.

Önce satırlarda kaybolmak gerek…

Sahifelerde gezinmek gerek…

Uykusuz gecelerimiz televizyon ya da sanal ağlarda olmamalı…

Kitap elimizde uyuyakaldığımız gecelerin çokluğu ile bilgimiz ters orantılıdır.

Kütüphanemiz bizi ele verir. Kimliğimizdir, kişiliğimizi inşa eden!..

Tekrar etmek gerekirse bir nevi “kültürel kimlik”tir evdeki kütüphane…

Bir misafirliğe gittiğimde ilk dikkatimi çeken yer kütüphanedir.

Oradaki kitapların çağrısına asla dayanamam…

Kütüphane müthiş bir dâvetkarlıkla göz kırpar gibidir…

Direnemem buna.

Kütüphane hiç direnemediğim ‘gönül çelen’dir…

Kalem ehli olan büyük düşünürlerin kütüphaneleri bir nevi halvet mekanıdır.

Özeldir onlar için.

Yâr ile olunan yerdir. Kitaplar o kadar güzel bir sevgilidir ki, her an bambaşka bir yüzünü gösterir size…

Kendinizi alamazsınız.

Ve usandırmaz. Her sahifede size yepyeni lezzetler sunar…

Tekrar okunan kitaplarda bile farklı tatlar alırsınız.

Mesnevi çevirileri ile tanınan Şefik Can hazretlerinin önemli bir hatırasını dinlemiştim kendisinden. Öğrencilik yıllarında Tahir-ül Mevlevi hazretlerinin Şeyh Şamil ile ilgili bir kitabını sahaflardaki tüm aramalarına rağmen bulamamış. Bu kitaba ulaşmaya gayretlenmiş. Sahaflarda bu kitabın baskısının kalmadığı, bulmanın mümkün olmadığı ancak bunu Tahir-ül Mevlevi’den temin edebileceği söylenmiş kendisine.

Şefik Can Efendi daha sonraları Kuleli Askeri Lisesi’nde birlikte çalışacağı Tahir-ül Mevlevi’nin evini bulmuş ve kendisinden bu kitabı okumak üzere rica etmiş.

Hazretin verdiği cevap şu olmuş: Evladım evde kütüphanemde okuyabilirsin.

Şefik Can önce şaşırdığını, anlayamadığını ama daha sonra bunun ne anlama geldiğini, kitapların insan için sevgili mesabesinde olduğunu aktarmıştı.

Kitabı değerli gören bir toplumun üyeleriyiz.

Kitabî olmayan konuşmaları çok dikkate almayız. Değer de vermeyiz…

İlk gençlik yıllarımdan itibaren tanıdığım, bana kitabı okumayı sevdiren kişi olarak gördüğüm  Ekrem Aktaş hocanın bu konuda 20 sene önceki sözü aklımda taptaze durur ve zaman zaman söylerim. O söz şu: Mutfaksız evden ziyade kütüphanesiz eve acımak gerek…

Ne kadar anlamlı değil mi?

Evlerimizde midemizi için güzel mekanlar yapmış, önemli harcamalarda bulunmuşken kütüphanemiz yoksa ya da zayıfsa bizde acınacak insanlar sınıfına girmişiz demektir.

İyi bir kütüphane önemli bir zenginliktir.

Tekrar tekrar okunmuş, altı çizilmiş, yıpranmış kapakların yer aldığı kütüphaneler her gün uğranılan sofralar olmuştur.

Kültürel sofralar.

Günde üç kez yemediğinde açlıktan öleceğini sanan bizler kitaptan uzak kaldığımızda bunu hissetmemiş olmamızın anlamı nedir?

Acaba gerçekten ölmüş olabilir miyiz?

Ne dersiniz?

Kitap diriltir…

İnsanın aklını aydınlatır… Düşünme kapasitesini arttırıcı malzeme sunar. Farklı lezzetler tattırır. Dar bir çerçeveden bakmayı engeller. İnsana bir perspektif kazandırır. Ufuk verir. Ötelere bakma denemesi yaptırtır. Olayların görünenden ibaret olmadığını kavramasını sağlar.

Okuyan insan, bilen insandır.

Bilen insan, konuşmaya hak kazanan kişidir. Hangi seviyedeki insana nasıl konuşacağının maharetini verir okumak.

Kitaplar insanlık tarihinin birikmişlerini elde etmeni sağlar… Onlardan yararlanma fırsatını kitaplardan bulabilirsin ancak…

Her kitap karanlığa yakılan bir ışıktır… Kitabı ne kadar çoğaltırsak hayatımızda karanlıklarımızı azaltmış oluruz.

Zihnimizin dehlizleri bir bir aydınlanır...

Bakışımız berraklaşır… Fikrimiz netleşir.

Lisanımız güzelleşir. Güvenimiz gelişir.

Kitap okudukça bilmediklerimizin cahili olduğumuzu kavrarız. Cehlimizin hacmiyle yüzleşiriz. Meğer ne kadar da çok karanlığımız varmış deriz. Bu cümle zihnimizde yer buldukça bilgiye olan açlığımızı daha fazla hissederiz ve okumaya iştahımız artar. Büyük usta Nuri Pakdil; ''Okumadığın gün karanlıktasın.'' diyor.

Ne kadar önemli bir vurgu…

Hesaplamaya kalkarsak sanırım ciddi biçimde sarsılırız. Okumadığımız günlerin toplamı ne kadar karanlıkta kaldığımızın çetelesini verir bize…

Aynı şekilde Bediüzzaman insanlığın düşmanlarını sayarken “cehaleti” önceler ve bu düşmanı ilim silahı ile yenebileceğimizi söyler.

Gecenin karanlığını kitapla aydınlatamayanların gündüzleri genellikle aydınlık olmaz.

Hatta karanlık olabilir çoğunlukla… Gece okumaları çok bereketlidir. Adet haline getirilmesi büyük kazanç sağlar.

Bir zamanlar okumuştum. Şimdi isimlerini hatırlamıyorum. Bazı büyük düşünürler gece okumalarında kesintiye uğramamak için saçlarının örgü kısımlarından duvara çaktıkları bir çiviye takarlarmış. Uyku bastırıp başları öne düştüğünde uyanabilsinler ve tekrar okumayı sürdürebilsinler diye bu yöntemi uygularlarmış.

Birde irfan okumaları var elbette…

Bu da ariflerin okumalarıdır… Tefekkürleridir. Neş’eleridir.

Hadiselerdeki Murad-ı İlahiyi anlarlar ve buna uygun davranış gösterirler. Tabiri caiz ise fişi merkezi prize takar öyle konuşurlar.

Onlar gönül okurlar. Gönülden okurlar. Gönle okurlar. Bu okumalar insan yüreğinde öyle kalıcı etki bırakır ki, yıllar eskitemez bilakis billurlaştırır.

Kâmil insan diyebileceğimiz bu irfan ehli gönül sultanlarına kitap okudun mu denmez.

Bu hem cehalete batmış olmanın işareti olur. Hem de edebe uygun düşmez.

Satırdan okuyarak sadırdan okumaya geçebiliriz ancak.

Bunun için okumayı hayatımızın bir parçası haline getirmemiz gerekmektedir. Esaslı bir parçası hem de…

Okumadığımız günü aç kaldığımız gün saymalıyız.

Bunun telafi edilemeyeceğini de bilmeliyiz.

HABER NAME/ 18.02.2012 canbolatugur@gmail.com/ https://twitter.com/ugurcanbolat 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
5 Yorum